Parşömen’in 7 yıldır sürdürdüğü soruşturmalara verilen yanıtların edebiyat tarihimiz açısından önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz.

Bu yıl da okurlara, yazarlara, yayın emekçilerine ve akademisyenlere yönelttik sorularımızı.

İyi kitaplar okuyacağımız bir yıl olsun 2026.

Hatice Günday Şahman

2025 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiğiniz beş tanesini, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?

Verimli bir okuma dönemi yaşadım, sayı sınırı da olunca haliyle seçim yapmak zor oldu.

Kırmızı Buğday – Ahmet Büke (Can Yayınları): Sayfa sayısına, içerik yoğunluğuna ve bazı bölümlerde oldukça ayrıntılı savaş anlatısına karşın kısa sürede okuduğum bir roman oldu. Ciddi bir ön çalışma sonucu yazıldığı belli olan kitap çok katmanlı, çok karakterli yapısıyla 1. Dünya savaşı, Ege bölgesinin işgali, Kuvayımilliye hareketi ekseninde kurgulanmasına rağmen sadece bir siyasi tarih, savaş anlatısı ya da kahramanlık destanı değil. Cephe gerisinde yaşananlar, mülkiyet ilişkileri, ticaret-siyaset kardeşliği, sınıf çatışmaları sağlam bir ekonomi-politik zemine oturtulmuş. Kırmızı Buğday bir süredir bulamadığım klasik roman deneyimi yaşattı.

Münzevi Sesler Korosu – Ayşe Nilay Özkan (Vacilando Kitap): Öykü kişilerinin ve konularının farklılığının yanı sıra bu kadar farklı sesi bir senfonide buluşturmasını, öykünün sınırlarını zorlayan, anlatımda kullandığı post-modern teknikleri, zeki oyun bazlığı, yenilikçi ve cesur yaklaşımıyla öne çıkan Münzevi Sesler Korosu’nu keyifle dinledim.

Edebiyatımızda Kadın Yaratıcılığı – Hülya Soyşekerci (Vapur Yayınları): Nesnel bakış açısı, derin bilgisi ve edebiyata adanmışlığı ile benim için “ne yazsa okurum” dediğim, yetkinliğine güvendiğim bir isimdir Hülya Soyşekerci. Suat Derviş’ten Ayfer Tunç’a uzanan yolda “Kadın” yazarlarımız odağında, erkek egemen dünyanın verili kodlarını ters yüz eden, kadının edebi metinlerde nesneden özneye evrilmesi sürecinin ve farklı temsiliyetlerinin yansıtıldığı inceleme / eleştiri yazıları derlemesini önemli bir başvuru kaynağı olarak görüyorum.

Var Olmak Mı Yok Olmak Mı? William Shakespeare Oyunlarında Kadın Karakterlerin Temsili – Sibel İzmir (İmge Kitabevi Yayınları): Kitap, dönemin siyasi, toplumsal, ekonomik, kültürel ve dinsel dinamikleriyle ilişkilendirerek Shakespeare’in kadınları sadece romantik figürler olarak değil toplumsal ve siyasi normlara boyun eğmeyen, duygularını sahiplenen, güçlü, zeki ve entrika da olsa çözüm üreten bireyler olarak kurguladığı üzerine farklı bir okuma olanağı sunuyor. Aynı zamanda günümüzde yaşanan kadın sorunlarıyla da paralellik taşıyan durumlar örneğin mülkiyet kavramının uzantısı olarak sahiplenme, kıskançlık ve cinayete uzanan Othello’daki Desdemona’nın trajik sonunun ülkemizdeki kadın cinayetleriyle taşıdığı benzerlikler aradan geçen yüzyıllara rağmen kadınlar açısından aynı soruyu tekrarlıyor: Boyun eğip var olmak mı? İsyan edip yok olmak mı? İşte bütün mesele bu…

Doğa Yürüyüşleri, Yazının Doğasına Dair Denemeler – Oylum Yılmaz (Doğan Kitap): Oylum Yılmaz’ın yazmaya, yaşama, okuduklarına dair düşüncelerini, duygularını, bir doğa yürüyüşü ile bütünleştirmesini, yaşattığı atmosferi çok sevdim. Okurken kendimi kimi zaman Uğultulu Tepeler’de, kimiz zaman Bodrum’da, kimi zaman Adalar’da sadece kitapların, yazarların ve kelimelerin olduğu bir dünyada, büyülü bir ormanda hissettim.

Bu samimi, sıcak ve okuru kendi evrenine çeken, metinde yazarla birlikte düşünmeyi, sorgulamayı yaşatan bir diğer kitap da bana deneme türünü sevdiren Onur Çalı’nın, Kırkikindi’si oldu. Ancak beş sayısına aşmamak için sevgili Çalı’ya sadece kaleminize sağlık diyebiliyorum.

Size göre 2025 yılının önemli, dikkat çeken, üzerinde konuşmaya değer edebiyat olayları, konuları nelerdi?

Elif Şafak’ın Mine Kırıkkanat’ın, romanından intihal yaptığına ilişkin mahkeme kararı ile Şafak’ın Kraliyet Edebiyat Derneği’ne başkan seçilmesinin aynı yıl içinde olması çok tuhaf geldi. İntihal bir yazarın suçlanabileceği en ağır durum, adı geçen dernek başkanlığı ise bir yazarın uluslararası alanda ulaşabileceği yüksek mertebelerden biri ve aynı yazar bu iki durumu da yaşıyor. Yılın en tuhaf, en dikkat çeken edebiyat olayı buydu benim için.

Şair ve yazar Murathan Mungan’ın 50. sanat yılı dolayısıyla sempozyum düzenlenmesi, kitap fuarlarında onur konuğu olması, ödül alması, pek çok dergide dosya konusu yapılması gibi bir dizi etkinliğin değerli sanatçımızın “hayattayken” gerçekleştirilmesi mutluluk verici. Malum bizim ülkemizde pek çok sanatçının, yazarın, şairin hak ettiği değer ancak öldükten sonra gösterilmiştir.

Ayfer Tunç’un Fernand Rouillon Edebiyat Ödülü’ne değer görülmesi de yılın sevindiren olayıydı.

Okuma kulüplerinin, gruplarının artması yüz yüze ya da çevrimiçi okur-yazar buluşmalarının yaygınlaşmasını olumlu buluyorum.

Kıymetli yazarlarımız Pınar Kür ve Selim İleri’nin vefatları ise yılın üzücü olayları olarak yer etti.

Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?

Soruşturmaya önceki yıllarda verdiğim cevaplara baktım tekrar. Sorun olarak gördüğüm bu kez yinelemeyeceğim konuların artık sorun olarak görülmeyip kanıksanması, sistematikleşmesi ve nihayetinde edebiyat ortamımızın doğalı haline geldiğini söylemekle yetineyim. Benden önce cevaplayanlar da farklı yönleriyle işaret ettiler bu sorunlara ki pek çoğuna katılıyorum.

İlave olarak şunu söylemek isterim ki, hoşgörüsüzlük arttı camiada. Sürekli bir ayrışma, acımasız eleştiri, tabiri caizse birilerinin birilerine had bildirmesi söz konusu. Edebiyat kuşkusuz göreceli, her eserin / yazarın eleştirilmesi, beğenilmemesi ya da çok beğenilmesi, övülmesi son derece doğal. Ama eleştirinin eleştirisi yapılıyor, eleştirilen bir eserle ilgili daha önce yazmış biri eleştiriliyor… Karşıt ataklar geliştiriliyor… Belki bu da doğaldır ama benim bünyem bu kadar çatışmayı kaldırmıyor. Zaten edebiyata gönül vermiş, yazmayı-okumayı her türlü zorluğa rağmen yaşamımızın bir parçası kılmış küçük bir azınlık iken neden birbirimize böyle davranıyoruz gerçekten anlayamıyorum. Bir fıkra geldi aklıma. Adı sürekli değişen bir partimizin bitmek bilmeyen kurultaylarının birinden sonra lokantaya gidilmiş, garsonun ne yiyeceksiniz sorusuna, Erdal İnönü (hafızam beni yanıltmıyorsa) bir şey istemiyoruz, biz birbirimizi yiyeceğiz, cevabı vermiş. Etimiz ne budumuz ne bizim? Çok doyurucu bir yemek olmaz ki. Bu birbirimiz yeme, dişlerimizi benzerlerimiz üzerinde bileme halinden kurtulmamız umuduyla ve sevgili Onur Çalı’ya bir kez daha düşüncelerimi dile getirme olanağı sağladığı için teşekkürlerimle… Yeni yıl beraberinde yeni güzellikler getirsin dileğiyle, kitaplarla ve sevgiyle kalınız.