Parşömen’in 2019 yılından beri sürdürdüğü soruşturmalara verilen yanıtların önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. 2025’te hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?
Bu yıl da okurlara, yazarlara, şairlere, çevirmenlere yönelttik sorularımızı.
İyi kitaplar okuyacağımız bir yıl olsun 2026.

2025 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiğiniz beş tanesini, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
Çok Şeker Armud, Roni Margulies’in (İletişim, Mart 2025) veda kitabı. Zamansız fakat beklenen ölüm yaklaşırken on dokuz öykülük bir “cinai hiciv” dosyası tasarlamış yazar; on üç öyküyü tamamlayabilmiş olmasına rağmen sonda bağlayıcı bir öykü olması sayesinde yarım kalmış bir kitap olduğunu hissetmiyorsunuz. Şu veya bu nedenle “evi” olan kulvardan çıkıp polisiyeye el atan başka bir yazar olan Çetin Altan’ın Rıza Bey’in Polisiye Öyküleri kadar başarılı birer polisiye değil Çok Şeker Armud’daki öyküler, ama zaten amaç bu değil pek, hiciv ağır basıyor. Diğer tatlar bir yana, bir dizi Osmanlıca sözcük yaratıp tanımlarını uydurduğu “Fındık Feramuz Efendi’nin Kayıp Lûgatı” adlı öyküsü için okumaya değer Armud’u. Veya şu satırlar için: “Kadın önce Yıldıray’a, sonra Saldıray’a baktı, gözleri yavaşça kapandı ve yavaş yavaş sırtüstü düşmeye başladı. Komiser kadını tutmak için hamle etti, yaptığı hareketin sarılıp öpme hamlesinden farksız olduğunu, kadının beline sarılıp kendisine doğru çekmek zorunda kalacağını fark etti ve dondu. Kadın düşmeye devam etti. Komiserin beyni bir kadının düşmesine göz göre göre izin vermekle bir kapıcının karısına sarılmak arasındaki imkânsız çelişkiyi çözmeye çalışırken çelişkinin kaynağı olan kişi karısının arkasında belirdi, belinden tuttu ve sürükleyerek içeri götürdü.”
Annem, Miray Çakıroğlu (Metis, Nisan 2025), bir ölümün –intiharın– ardından geride kalanların hayatının parçalanmışlığını bölük pörçük metinleri yamayarak yansıtan bir yas anlatısı, şu cümlelerde ifade edildiği gibi: “Ev parçalı bir mekanizmaya dönüştü. / Annem kendini dünyadan sıyırarak bizi dünyanın alışık olmadığımız bir halinde yeniden hayata getirdi. Şimdi bu dünyayı baştan öğrenmemiz gerekiyor.”

Unufak, Rober Koptaş (İletişim, Eylül 2024). Unufak, bir Ermeni ailesinin Anadolu’dan İstanbul’a göçüşünün öncesinde ve sonrasında kuşaktan kuşağa katlanarak aktarılan travmayı anlatıyor. Toplumu kuşatan şiddetin bir nebze (mesela karakola davet edilip öldüresiye dövülmeyi bir kenara koyarsak) ıskaladığı aileyi, ev içi terör (koca dayağı, adını koyarsak) kıskacına almış, bırakmıyor. Yurttan göçmek de çözüm değil: “Zulümle yok edilmekten kaçtılar, özgürlüğün ve eşitliğin eleğinde elendiler.” Yukarıda andığım Annem gibi yama tekniğiyle yazılmış romanın kurgusu, tamamını okuduğunuzda şekillenip yerine oturuyor. Okurken zihnimde bir film karesi netliğinde canlanan sahnelerden iki örnek: Artun’un yapayalnız kaldığı koca binada bulduğu kitap torbasını “bir kedinin yiyeceğini güvenli bir yere götürmesi” gibi kapıp tadını çıkara çıkara okumak üzere saklaması; Kevork’un sekiz yaşına kadar annesiyle babası sandıklarının ninesiyle dedesi olduğunu anladığında bu dörtlünün aniden gözle görülür bir değişime uğraması, Kevork’un algısında. (Bazılarımıza tanıdık gelecek bir gelenek, konu edilen: Genç çiftin ilk çocuğu bir önceki kuşağa veriliyor, yaşları ilerledikçe yalnız kalmasınlar diye; çocuk, gerçek annesiyle babasını ablası ve ağabeyi zannederek büyüyor.)
Kırkikindi, Onur Çalı (Sia Kitap, Aralık 2024). Onur Çalı aynı zamanda bu dar zamanlarda bir nefes olan Parşömen’in kurucusu ve yayıncısı olduğu için kitap sayısı sınırlı listelerin dışında tutulması gerektiğini savunanlar olabilir, ama kitabı bahane ederek kitabın ötesinde söylemek istediğim bir şey var, o da yazarımızın okuyunca anlaşılır denemeler yazıyor olması – yıllardır ısrarla (!) ve de sebatla. Anlaşılır olmak, okuyup bitirince “Ben ne okudum,” dedirtmemek, bazılarımızın sandığının aksine metnin etkisini azaltmıyor, düzeyini düşürmüyor, çağın gerisinde bırakmıyor. Bazen bildiğimiz fakat yeterince deşmediğimiz, bazen bihaber olduğumuz dünyaların kapılarını aralıyor bu denemeler. Düzenli Parşömen okuruysanız bir noktada karşılaşmış ve okumuş olabilirsiniz çoğunu, fakat kitap için seçilmişleri birbiri ardına okumak ayrı bir zevk.

Piyano Akortçusu, Daniel Mason (Holden Kitap, Ağustos 2025, Türkçeye yeni çeviri). İngilizcesi 2002 yılında yayımlanan bu kitabı listeye alabilmek için bir nevi loophole (kural bozmaya olanak veren açık kapı) kullandığımın farkındayım, ama ne yapayım, genç yaşında üslubu oturmuş, tıpkı Abraham Verghese gibi doktorluk mesleğinden kopmadan “boş” zamanında oylumlu romanlar yazmak gibi bir deliliğe teşebbüs eden yazarın ilk romanının Türkçede korkunç bir çeviriyle paramparça edildiğinden beri yeni çevirisini bekliyordum. Bu çeviri daha mı iyi derseniz, henüz okumadım, ama eminim ki ilkinden daha kötü olması mümkün değil (meşhur fıkradaki gibi). Yine Holden’den çıkan Kış Askeri ve Kuzey Ormanları çevirileri olumlu not aldığına göre iyimser olmak için yeterince nedenim var. Roman, tıpkı o yıllarda yazarı için söyleyebileceğimiz gibi (“bildiğini yaz” tavsiyesine uygun olarak) Birmanya’da göreve yollanan bir Batılıyı anlatıyor. Ama paralellik bundan ibaret. Edgar Drake, bir piyano akortçusu, görevi de Britanya’nın çıkarları için vazgeçilmez bir kuvvete kumanda eden ve bu nedenle deliliği sineye çekilen egzantrik doktor binbaşı Carroll’ın hasar görmüş piyanosunu tamir etmek. Kolayca anlaşılacağı gibi Karanlığın Yüreği’ne nazire bu roman, ama Conrad’daki olumsuzlukları, Kiplingvari bakış açısını kırpıp onun yerine Orwell’in perspektifini koyuyor diyebilirim. Kusursuz mu, değil; kitabın başındaki italik bölüm ve hatta belki Drake’in rehberlik eden kadına ilgisi oryantalist okumalara çekilebileceği için kırpılabilirdi, ama romanı bütünüyle ele alırsak kesinlikle okumaya değer.
Size göre 2025 yılının önemli, dikkat çeken, üzerinde konuşmaya değer edebiyat olayları, konuları nelerdi?
İstanbul’la Ankara ne kadar benziyorsa birbirine o kadar benzeyen iki kitabın intihal davası bir tık daha ilerledi. Elif Şafak’ı seven sevmeyen bir öbek insanın Mine Kırıkkanat’ın iddiasını ve bilirkişinin tespitlerini çürüten analizleri saflarını belirlemiş birçok kişiyi ikna etmeye yetmedi.
Edebiyat / sanat / kültür çevrelerinde yeni bir ifşa dalgası yaşadık; bu son dalganın üzerine örgütlenen yazarların sektöre çağrısı Kasım ayı sonunda kamuya sunuldu (Link). İfşaların iki kişiyle (suçlayan ve suçlanan) sınırlı olduğu durumlarda şüphe duymak, bir tarafa veya diğerine inanmak, herkesin kendi eleğinden geçirerek yapması gereken bir seçim elbette, fakat bir erkek üzerinde yoğunlaşan yani farklı kadınlar tarafından dile getirilen iddialar olduğunda ve bu erkekler ardı ardına ortaya çıktığında ortada toplumun, insanlığın geneline ait bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu, sorunun kemikleştiğini, mücadelenin elzem olduğunu anlamamak ısrarlı bir körlük gerektiriyor.
Parlak bir listeyle ortaya çıkan SRC Kitap adlı yayınevi, kurucusuna yönelik dolandırıcılık, telif gaspı, diploma sahteciliği (ve yine) taciz iddialarıyla infilak etti, bir habere göre 95 bin kitap, depodan alınıp imha edildi. Onlarca yazar hüsrana uğradığı gibi çamur ister istemez onlara da sıçradı.
Yapay zekâ çeviri yaparken suçüstü yakalandı… Ama hiç olmazsa cezai ehliyeti yoktu yapay zekânın; ya çeviride sansür uygulayan ve gururla “ben yaptım” diyenlere ne demeli?
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
Edebiyatın edebiyatla çok fazla ilişkisi olmayan faktörler nedeniyle irtifa kaybetmesi diye özetleyebileceğim, diğer sorunları neredeyse önemsizleştiren bir olguyla karşı karşıyayız; her yerde yazıldı bu, özgünlüğü olan bir saptama değil, ama kanıksanacak gibi de değil. Bugün İngiliz edebiyatının, hatta daha geniş Britanya edebiyatının, hatta o zamanlar mevcut olmayan ABD, Kanada ve diğer “asi” ülkelerin yazarlarının, sömürenin dilini sömürgenden daha iyi öğrenip o dilde yazanların da katılımıyla oluşan İngilizce edebiyatın zirvesi kabul edilen Shakespeare, yaşadığı dönemde popüler eğlencenin üreticisi ve pazarlayıcısıydı. Ortaya koyduğu (sosyal medya çağında tiksinilesi bir kavrama dönüşmüş terimle) “içeriğin” aynı zamanda iyi edebiyat olması hem o devrin tiyatro izleyicilerinin hem de bugünün okurları için büyük şans. Aradaki yüzyılların gelişmelerini burada uzun uzun anlatmak gereksiz, sonuç olarak şunu söylemek kâfi: Vardığımız noktada en popüler eğlence, edebiyat değil, ilk beşe girebileceği de şüpheli, çoğunluk nezdinde.
Bunu hepimiz biliyoruz tabii de, insan yine de bazı gelişmelere hayret ediyor. Örneğin, ekranda rahatlıkla görebildiğiniz bir şeyi açıklayan karakterlerin yer aldığı dizilere rast gelmek talihsizliğini yaşadınız mı hiç? Bunun nedeni senaristin ya da yönetmenin beceriksizliği, sinema diline hâkim olmaması değil her zaman; “ikincil ekrana dikkatini veren seyirci”yi tatmin etmeye yönelik anlatım tekniklerinin önerildiği bir çağa girdik. Televizyon izlerken bir yandan telefonunda Instagram tarayan izleyici, oyuncunun yüzünden gelip geçiveren şaşkınlık ifadesini rahatlıkla kaçırabilir; “Şaşırdın sen,” gibi gereksiz bir replik eklenmesinin nedeni o.
İnternette emek verilmiş, düşüne taşına yazılıp kaynaklar ve alıntılarla beslenmiş bir yazıyı belki yüzler, binler okurken, aynı düşünceler bütününü çok daha bölük pörçük, tekrarlarla tökezleyerek ifade eden, gözünüzle tarayıp fikir edinme olanağı vermeyen bir videoya dönüştürürseniz yüzbinlerin ilgisini çekebiliyor.
Böyle bir yerdeyiz işte.
Yazarın, okurun, kitap yayıncılarının, dergilerin, görünürlük yaratan mekanizmalarının oluşturduğu ekosistemin sarsılarak küçülmesini ne zamandır izliyoruz. Dünyanın birçok ülkesinde birer birer baronların eline geçen gazetelerde ilk akla gelen kemer sıkmalardan biri kitap eklerinin sona erdirilmesi oluyor. Örneğin ABD’de sayıları azalan ve mesleklerini farklı günlerde farklı sayfalara sığınarak icra etmeye devam eden eleştirmenler, sıranın kendilerine geleceği günün korkusuyla yaşıyorlar. Dergiler, üniversitelerin edebiyat bölümleri, Rönesans Avrupa’sının hamilik sisteminin bir benzeriyle ayakta durmaya çalışıyorlar, ama bir delinin dünya lideri koltuğuna oturması hamilik yerine haramiliği öne çıkarınca, siz istediğiniz kadar edebiyata hayati önem atfedin, yalnızca edebiyat değil siz de artık önemsiz hale geliyorsunuz. Türkiye’ye dönersek: Küçük salonlara sıkışan edebiyat geceleri, kitapçıların canla başla müşteri çekmeye çalıştıkları imza etkinlikleri, rica minnet yazdırılan veya paslaşılan kitap tanıtım yazıları, videoları, kâr eden bir sektörün üvey evladı olan edebiyat ekosistemini yeni ve eskisine kıyasla çok daha küçük bir dünyada yeniden kurmaya çalışıyor. Hak etmediği derecede ilgi gören kitapların hak ettiği ilgiyi göremeyen kitapları kovduğu sık sık dile getiriliyor. Neyin “gerçek” edebiyat, neyin tribünlere oynayan mal olduğu tartışılıyor. Sinirlerin hep gerili olduğu bu ortamda bazen tek bir X “post”u, posta koyma fırtınasını tetikleyiveriyor.
Bütün bunları sorun eden de var, eğlenceli bulan da var elbette.
