Parşömen’in 7 yıldır sürdürdüğü soruşturmalara verilen yanıtların edebiyat tarihimiz açısından önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz.
Bu yıl da okurlara, yazarlara, yayın emekçilerine ve akademisyenlere yönelttik sorularımızı.
İyi kitaplar okuyacağımız bir yıl olsun 2026.

2025 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiğiniz beş tanesini, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
Bahçıvan ve Ölüm, Georgi Gospodinov
Ölümünden yola çıkarak babasının yaşamını usta bir dil işçiliğiyle, zengin metaforlarla, acı pornosuna dönüştürmeden, ölümün ve insanın haysiyetine saygıyla anlattığı için sevdim bu kitabı. Ölüyordu babammm, ağlıyordu annemmm, ağlarken sümüklerim çorbama damlıyorduu, tarzında duygulandırma numaralarına ihtiyacımız olmadığını ispatlıyor Gospodinov. Hafif buruk bir gülümsemeyle, damakta tutulan acıyla anlatılan hikayelerin yüreğe nasıl işlediğini gösteriyor. Sevginin gücünü düşündüm okurken. Yazarın babasına sevgisi, edebiyata sevgisiyle birleşince, alçakgönüllü, dürüst bir emekle, ne kadar etkili bir güce dönüşmüş. Ülkemizde büyük bir coşkuyla karşılanması, popüler olması kitabı değersiz kılmıyor. Daha da değerli kılıyor gözümde. Çünkü sevgiyle popüler olmuş bir eser, edebiyatın haysiyetine de iyi geliyor. (Hasine Şen Karadeniz’in çevirisinin de büyük katkısı var kitabın başarısında. Teklemeyen, yapaylaşmayan, akıcı tercihlerle yazarı bize getirmiş.)
Bazı Günlerin Sonu, Murat Çelik
Şiirselliği, uyuşturan, okura yaltaklanan bir uysallaşma afyonu değil, algılarını açan, tedirgin ederek onu uyandıran bir enstrüman gibi kullanmasıyla bu sene en beğendiğim Türkçe roman oldu. Sadece elli kuşağının bayrağını yerden alan diliyle değil, tam kıvamında karmaşık örgüsü, Düzce kayın ormanlarının tedirgin edici nemli havasını yüzümüze çarpan yerelliğiyle, sert bir çekirdek gibi parçalanamaz karakterleriyle dünya edebiyatına bir katkı diyebilirim bu roman için. Farsça çevirisi yayınlanmış yakınlarda. Dilerim diğer dillere de aktarılır.
Papağan-ı Şerif Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı, Hüseyin Safa Ak
İşte benzersiz, yetenek ve yaratıcılıkla parlayan bir öykü kitabı. Hüseyin Safa Ak’ın ilk kitabındaki üst kurmaca tematik bütünlük tekniği, bu kitabı da ikiyle çarpmış. Halkla mesafesini çok doğru kurmuş yazar. İçerideyken dışarıda, daima uzaklaşıp yakınlaşarak, kendini kandırmadan, yabancılığını muhafaza etmiş. Bu da müthiş bir gözlem gücü, bilgece mizah, yerel malzemeye hakimiyet getirmiş. Bu sene en çok güldüğüm ve ne demek istedi diye en çok düşündüğüm kitap bu oldu. Ufak bir editoryal katkım olduğu için de ayrıca mutluyum.
İntermezzo, Sally Rooney
Popüler olduğu için önyargıyla bakıp sonradan çok sevdiğim ikinci kitap da bu oldu. Geçmişin klişelerini yeniden üretmeden bugüne ciddiyetle bakabilen bir yazar Rooney. Çatışmayı harika kurmuş öncelikle. Gerçek kişiler, inandırıcı motivasyonlar, duygular var. Barınma krizi, cinsiyet rolleri, narsisizm epidemisi gibi pek çok meseleyi soğuk sosyal teoriler gibi kaskatı bırakmadan, etiyle, soluğuyla capcanlı karakterler üzerinden anlatması da başarısını arttırıyor. Hem heyecanlı hem de entelektüel malzemesi dolgun. (Çevirmen Begüm Kovulmaz’a da alkış ve teşekkür.)

Vatan Beldelerine Seyahatler, Nahid Sırrı Örik
Son kitap da kurmaca dışı olsun. Bahriye Çeri, büyük yazarımız Nahid Sırrı’nın gazetelerde, dergilerde kalmış, unutulmuş yazılarını kitaplaştırarak edebiyatımıza katkı sunmaya devam ediyor. Bu gezi yazılarında hem 1930’lardan 50’lere kadar olan dönemdeki Anadolu’ya dair manzaraları seyrediyor hem de Nahid Sırrı’yı biraz daha iyi tanıyoruz. Onun kıvrak, müstehzi zekasını, geniş kültürünü yansıtan yazılar bunlar. Beni özellikle çarpan, Yakup Kadri’yi Yaban romanında iğrendiren aynı Anadolu’ya, aynı yıllarda, Avrupa salonlarına ondan çok daha fazla aşina olduğu halde, Nahid Sırrı’nın büyük bir sevgiyle bakması oldu. Tarihe ve gezi yazılarına meraklı olanlara tavsiye ederim.
Size göre 2025 yılının önemli, dikkat çeken, üzerinde konuşmaya değer edebiyat olayları, konuları nelerdi?
Bence en ilginç ve harika olay, Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna kitabının İngiltere’de satış rekorları kırması. Tiktok’un viral rüzgarlarını da arkasına alan roman genç okurları büyülemiş ve bu sene otuz bin satmış. Bu, sosyal medyanın her zaman kötü olmadığını göstermiyor mu?
İkinci olay, Ayfer Tunç’un son romanı Annemin Uyurgezer Geceleri çevresinde dönen tartışmalar. Kitaptan paylaşılan alıntılar gevşek, tekrarlı, melodram ıslaklığında metinler olarak algılanarak okumayanlar tarafından bile tepkiyle karşılandı. X üzerinde alaycı paylaşımlar döndü. Bu bir karşıt dalga yarattı tabii. Onun her yeni kitapla birlikte gittikçe düşen edebi kalitesinden şikâyet eden eski sadık okurları dahi, sevgiyle kaplı sitemlerini ifade ettiklerinde ona halen sımsıkı bağlı savunucuları tarafından kınandı. Böyle curcunalar edebiyatta vakayı adiyedendir, heyecan ve eğlence kaynağıdır aslında. Yine de burada düşünmeye değer bir şey var. İlk baskısı yetmiş bin olan, hem popüler denizlerde hem de elit-edebi koylarda gemisini rahatça yüzdüren bir isim, bir anda neden böyle bir tepkiyle karşılandı? Neden bu eleştiriler “linç” olarak adlandırılıp peşinen reddedildi? Bunun sağlıklı bir değerlendirmesini yapmak mümkün müdür? Ayfer Tunç sonradan mı böyle oldu yoksa baştan beri biraz böyleydi de sonradan kıvamı mı kaçırdı? Ya da belki artık okurlar değişmiştir, kim bilir. Keşke gökten şöyle bir elinde altın klavyesi, bir elinde adalet terazisiyle bir kanatlı eleştirmen inse de bize bunları açıklayan bir metin yazsa.
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
Öncelikle eleştirmen yok azizim. Yani gerçek eleştirmen. Yani gerçek edebiyattan anlayan, gerçeğin tek hâkimi, yalnız bizim sevdiklerimizi meşrulaştıran, her konuda bizle aynı olan… şaka tabii ki. Eleştirmen fazlalığı var aksine. Herkes eleştirmen olmuş. Sayıları az mı? Olabilir. Bire kadar kırılmadıkça bize rahat nefes almak mümkün mü? Eleştirmen kellesi getirenlere bir ödül vaat edilmesi, evet, düşünülebilir. Bu konuda bir tivit atmıştım. Bu şablona benzemeyen, sası özetlemeler dışında bir şey söyleyen eleştiriler yasaklanmalı. Örnek şu:
Falan Filan’ın Fişmekan kitabı, kâğıda basılı olarak okura sunulmuş. Bu yönüyle organik ve sahici bir okuma deneyimi vaat ediyor. Ayrıca yazar, cümlelerini uç uca eklediği kelimelerle kurarak, edebi zincirin sağlam bir halkası olduğunu da ispatlıyor eserinde.
İkinci sorun, çeviri dilin arada kalması. “Lanet olası kıçını tekmelemeden çabuk şu domuz pastırmasını buraya getir,” gibi cümlelerle İstanbul buhranları yazan dostlarımız hâlâ kısmi Türkçe kullanıyor. Bundan sonra işi nihayete erdirip “Get that bacon over here right now before I kick your ass, god damn it,” gibi doğrudan İngilizce yazarlarsa daha iyi anlarız. Hem de daha güzel bir Türkçe olur.
Üçüncü sorun, gelenekçi, fantastik, mitolojik metinlerin Latin harfleriyle yazılıyor olması. Bu harfler bizim özzz kültürümüzü aktarmakta yetersiz oysa. Zarf mazrufa uygun olmayınca bir tutarsızlık, bir kekremsilik oluyor. Halbuki gönül dili ve edebiyatı sakızları çiğnenirken Arap alfabesi, höyt höyt şeklindeki mitolojik koçaklamalar için de Göktürk alfabesi kullanılırsa, daha pürüzsüz bir aktarım elde edilebilir.
Onun dışında her şey yolunda. Yayınevi emekçileri yeterince para kazanıyor, geçim zorluğu çekmiyorlar. Pek çok konuda sıkıntıları aştık. Herkese mutlu ve sağlıklı bir 2026 dilerim. Muhteşem bir yılın daha bizi beklediğinden en ufak şüphem yok.
