Bizden önce ve bizden bağımsız belirlenen bağların ortasına doğuverdiğimiz aile, varoluşa dair pek çok şeyin ilkini plansız ve hesapsız deneyimlediğimiz en doğal alanımız. Aynı zamanda bir o kadar yapay çünkü birbirine yabancı insanların bir arada olmak zorunda kaldığı çoğu zaman kaotik bir ortam. Edebiyatta, özelikle de roman yazımında Jean-Baptiste Del Amo’nun deyimiyle bitmek bilmeyen bir tiyatro aile. Bir yandan bizi besleyip büyütürken, diğer yandan dört duvar arasında konuşulamayanlarla bizi çürüten bir kavram. Hepimiz, öyle ya da böyle değişik yaşlarda yaşamın acı gerçekliğiyle yüz yüze geliyoruz. Bu çatışmalar ve sancılar en çok aile ilişkilerinde gerçekleşiyor ve ancak yetişkin olduğumuzda samimi duygularla o dönemleri sorgulayabiliyoruz. Del Amo romanlarını benim için anlamlı kılan en temel nokta buydu sanırım; nesiller boyu her türlü duygunun ve yaşam deneyiminin aktarıldığı, toplumun kollektif yapısı açısından da ardı ardına aktarılan bu benzer hikayeler ve sembollerle toplumun kültürel yapısını ve bilincini oluşturan sıkıntılı aileler…

1981 doğumlu Fransız yazar Del Amo çağdaş roman yazarları arasında önemli bir yere sahip. Bunda, kurgularında yarattığı huzursuz atmosferi, anti kahramanları, ayrıntılı betimlemeleriyle okurken nefesimizi tutmamıza sebep olan edebi dili ve insanlığa ve edebiyata bakış açısı son derece etkili. Kendisiyle yapılan bir röportajda, edebiyatın insanlığı anlamamıza yardımcı olan bir araç olduğunu, insanlığın evrimiyle ilgili karamsar bir bakış açısına sahip olduğu için bu sürecin zaman içinde tekrar tekrar ortaya çıkan, çoğu zaman da bireyi yok ederek sonuçlanan şiddetle karakterize edildiğini belirtiyor. Okur olarak da bunu sorgulayan, ışık tutan ve olduğu gibi yansıtan, okurken kendisini rahatsız eden kitapları tercih ettiğini belirtiyor ve Seneca’dan, Joyce’dan, Faulkner’dan etkilendiğini vurguluyor. Bu açıdan bakıldığında yazarın kitaplarında mizaha, mucizelere ya da tesadüflere yer olmadığını fark edebiliriz. Bireyin gölgede kalan benliğinin en karanlık noktalarını, şiddetin en sert halini okurun iştahını kesebilecek yoğunlukta aktarıyor.
Yazarın, 2021’de yayımlanan Adamın Oğlu ve 2016’da yayımlanan Hayvan Hükümranlığı romanları nesilden nesile aktarılan toksik aile ilişkileri üzerine kurgulanmış. Sevgi ve nefret çatışmasıyla birbirine bağlanmış girift aile ilişkilerinde kadının ve erkeğin rolü; şiddetin, hayal kırıklıklarının, öfkenin, sevgisizliğin ve bunlardan kaynaklanan komplekslerin aile üyeleri üzerindeki yaralayıcı etkisi başlıca konuları oluşturuyor. Aynı zamanda her iki kitapta da doğa başlı başına bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. İnsanın bencil müdahaleleriyle tükettiği, kendi içinde sessiz bir döngüsü olan doğa, ayrıntılı betimlemelerle ete kemiğe bürünmüş.
Yalın bir kurgu üzerine bu derece çeşitli ve ağır duygu durumlarını yerleştiren Del Amo’nun bu iki kitabını; Almancada Buildungsroman, İngilizcede Coming-of-Age diye adlandırılan bir alt roman türü olan Büyüme Kurgusu yani reşit olma yolunda yaşanılanların öyküsü açısından değerlendirmek istiyorum.

Adamın Oğlu, Seneca’dan alıntılanan babalar, oğullar ve birbirlerine aktardıkları öfke üzerine bir epigrafla başlıyor. Ardından çok eski zamanlarda geçen bir av sahnesiyle devam ediyor. Yazar; yarattığı atmosfer, kurguladığı hikâye ve bunu aktarırken özellikle ele alacağı insana dair duygular ve dürtüler üzerine bizi hazırlıyor.
Oğlu bebekken giden ve çocuk dokuz yaşına gelince anne oğulun hayatına tekrar giren bir adam, ondan korktuğu için adamla birlikte yaşamak zorunda kalan, adamın istediği yere giden bir kadın ve babasını birkaç fotoğraftaki yüz ifadesine; annesini gözlerine bakarak anlamaya çalışan ve üçünün bir arada olmak zorunda kaldığı ortamda konuşulmayan ama sessizlik içerisinde yankılanan öfkeyi, pişmanlığı, korkuyu, sevgi ihtiyacını derinden hisseden bir çocuk var hikâyede. Hepsi isimsiz. Del Amo aidiyeti kuvvetlendiren determinist bir yapıdansa sosyokültürel kimliklerden bağımsız, her okuyanın bu aile atmosferine adapte olabileceği karakterler yaratmış.
Adam çocuğu ve kadını alıp büyüdüğü, çocukluğunun geçtiği vahşi doğanın ortasında olan eski bir eve götürür. Baba, yokluğunda kadının yaptıklarını düşünür, düşündükçe kıskançlığın pençesinde izole bir yaşama mahkûm eder onları. Tıpkı kendi babası gibi karısının ve oğlunun elinden alınmasından, kendi yalnızlığından, kendi şeytanlarının eşliğinde, müttefiksiz, bir başına kalmaktan korkar. Bir nevi babadan oğula geçen, nesilden nesile aktarılan trajedi ve şiddet sarmalında bulur kendini. Kadının oğlunu ve doğacak olan diğer çocuğunu bu ortamdan kurtarmak için kaçma teşebbüsüyle gerilim ortamı daha da artar. Bu noktadan sonra bir yandan çocuğun böyle bir gerilim ortamında çaresiz kalmasına dayanamayıp kitabı kapatıp bir yere kaldırma isteği, diğer yandan bu soğuk atmosferde bir kıvılcımın bile ayrıntılı bir şekilde betimlenip okuyucuyu her cümlede doyuma ulaştıran akışa kendimizi bırakma isteği duyuyoruz.
Babanın gelişiyle ve oğlanın duygusal durumundaki değişimle başlıyor roman. Yazar kendisiyle yapılan röportajda belirttiği gibi çocuğun sesine kulak vermemiz, onun gözünden, onunla aynı noktadan hikâyeye başlamamız için trajedinin başlangıcından öncesini bize vermiyor. Çoğu zaman oğlanın iç sesinden anne ve babanın ruhsal değişimine, kendisinin olaylar ve duygular karşısındaki mücadelesine tanık oluyoruz.
“Geçen yıl futbol sahasının yakınındaki sürülmemiş toprakta, dikenli çalıların çıplak sarmaşıklarında kozasından çıkmak için mücadele eden bir kelebek görmüştü. Henüz güçlenmemiş kanatlarının altında, yapış yapış karnı spazmlarla kasılırken böcek kırılgan kabuğundan çıkmaya çalışıyordu. Kalbi şimdi göğsünü yarıp mutfağın aydınlık sükûnetine fırlayarak, geride işe yaramaz, terk edilmiş bedenini bırakamaz mıydı?”[1]
Henüz dokuz yaşında, yıllar sonra ortaya çıkan babayla bir ilişki kurabilmek ve anneyle olan bağını korumaya çalışmak gibi ağır sorumlulukların altında kalan, içinde bulunduğu şiddet çemberinde korunmaya, güvene ve masumiyete dair bütün referans noktalarını kaybeden bir çocuğun yetişkinliğe geçişinin sancılarını bir ressamın titizliğiyle aktarmış Del Amo.
Aynı şekilde, oğlanın dağ başında kaldıkları evden ormana doğru yaptığı gezilerde, etrafını saran ormanın sessizliğinde hem yalnızlığını hem de dünyadaki varlığını, içinde bulunduğu sonsuzluğu ve kalabalığı duyumsuyor ve zayıflık hissinden kurtulamıyor. Çocukluğun fantastik dünyasından yetişkinliğin sert, keskin, mutsuz ve zorluklarla dolu dünyasına geçişte bireyin çaresizlik ve zayıflık hissiyle karşı karşıya kalması kaçınılmazdır.
Sessizlik hayatın birçok acısıyla öğrenilen bir derstir, diyor Seneca. Gerçeklikle bağın koptuğu noktada hakim dil sessizlik oluyor çünkü baba, oğul ve annenin içinde bulunduğu durumu aktaracak kelimeler, cümleler tükenmiş durumda.
“İlkin kendilerini tamamen yürüyüşe veriyorlar ama babanın sessizliği aslında sözcüklerle dolu, derinliklerden gelen, bütün dağın yankılayabileceği ya da dışından gelen bir ses var onda; çok eski, tek düze, bedensiz, havaya yayılan, orada var olmayı sürdürecek bir ses. Baba çocuğun arkasında gerçekten konuşmaya başladığında oğlan hiç şaşırmıyor; ses kendine öncülük etmiş, uzun bir süre üzerlerinde dolanmış, belki onlar daha Roches’deki evden çıkmadan, dağa gelmek üzere şehri terk etmeden havada süzülmüş gibi duruyordu; öyle ki o sözleri onun yerine söyleyebilirdi.”[2]
Yazar, oğulun annesi ve babasıyla ilgili tespitlerinde ergenliğin melankolik dünyasını yansıtabilecek bir dil kurgulamış. Oğul, annesinin yüzünü incelerken de sözle ifade edilemez sonsuz bir hüznün, bir boyun eğişin ya da suçluluk duygusunun gözlerine yansımasını görüyor.

Del Amo’nun diğer kitabı Hayvan Hükümranlığı, Fransız çiftçi bir ailenin 20. yüzyıl boyunca bir domuz çiftliğinde verdikleri yaşam mücadelesini anlatıyor. Yoksulluk ve yoksunluk içinde başlayan kurguda, birinci ve ikinci bölüm 1898-1917 yılları arasında geçiyor. Kadınlığını ve cinselliğini tamamen unutmuş ana, hastalıklı baba, kızları Eleonoré ve onlara yardıma gelen ve Eleonore’la evlenen Marcel ile tanışıyoruz. Son iki bölüm 1981’den sonra küçük köhne ağılın devasa bir domuz çiftliğine dönüştüğü dönemleri aktarıyor. Modern sistemin bir kıyım haneye dönüştürdüğü bu çiftlikte Eleonoré, oğlu Henri, Henri’nin oğulları, gelini ve büyük torunlar Julie-Marie ve Jerome yaşıyor. Karamsar bir varoluşçu olan Cioran’a göre toplum, insanları din, ahlak, kanun gibi kurallarla sınırlandırır ve onlara ne yapacaklarını ve ne düşüneceklerini dikte eder. Toplumun en küçük birimini yansıtan bu aile içerisinde de bireyler acımasızca manipüle edilmiş ve bastırılmış. Bu travmalarla kendileri de çocuk sahibi olan oğullar, böyle bir ortamda var olmayı bir kurt sürüsüne düşmek gibi algılıyorlar.
Yazarın bu kitabında da dili sert, yalın ve rahatsız edici çünkü insan doğasının zarafetine ve estetiğine dair hiçbir betimleme yok. Tam tersine duygulardan yoksun, soğuk ve acımasız tarafına ışık tutulmuş.
Birey sağlıklı ilişkiler ve bağlar kurabildiğinde acıyla, öfkeyle ve korkularla yüzleşmesi, bu duyguları sevdikleriyle paylaşarak baş etmesi ve kendini güvende hissetmesi daha kolay oluyor. Çocukların bu duygularla acımasızca ve çaresizce karşı karşıya kaldığı patolojik durumların en yalın haliyle tasvir edildiği satırları okurken ağzımızda acı bir tat bırakan rahatsızlığı ve bastırdığımız ya da dönüştürdüğümüz bu duygularımızdan bu kadar cesurca bahsedilebilmesinden duyduğumuz rahatlamayı aynı anda yaşıyoruz.
Hayvan Hükümranlığı’nın çocukları maruz kaldıkları acıya, acımasızlığa bir şekilde isyan ederek veya bu durumu reddederek çıkıyorlar çocukluktan. Julie-Marie sevgisizlik ortamında hiçbir bağ kuramadığı ailesine olan isyanını arkadaşlarının hakaretlerinden, cinsel istismarlarından ve aşağılamalarından duyduğu acıyı ve öfkeyi kendi bedenini yok sayarak, onu erkeklere cinsel bir obje gibi sunarak yatıştırmaya, bir şekilde kendisini ve ailesinin ahlaki kabullerini cezalandırarak rahatlamaya çalışıyor. Çocukluğunu yaşayamadan bir ergen, ergenliğin özenle korunması gereken o hassas sürecini algılayamadan bir yetişkin oluveriyor.
“Catherine uyuyakalıyor, Julie-Marie yatağın kenarına, onun yanına oturuyor, dirsekleri kalçalarında, elleri kenetlenmiş, yüzü pencereye dönük. Gözlerini gri göğe dikmiş, on dört yaşın çocuğu değil, çocukluktan sürgün edilenlerin, daha doğmadan aforoz edilenlerin yaşında, yaşı ve tarihi olmayan bir yaş.”[3]
Diğer çocuk karakter Jerome ise hiç konuşmuyor. Ailesinde nesiller boyu var olan ve kendisine miras kalan şiddeti dillendirmeyi, aktarmayı reddediyor. Sevgisizliğin dışa vuruşu çocukta öfke krizleriyle kendini gösteriyor. Ablasını ve kendisini aşağılayan çocukların fiziksel şiddetine kayıtsız kalan Jerome onların elinden kurtulduktan sonra bir tavşanı yakalıyor ve onu biçimsiz kanlı bir tükürük yığınına dönüştürene kadar taşla eziyor. Sakinleştikten sonra bir ağacın dibine çukur kazıp hayvandan geriye kalanları gömüyor.
İdealize edilen, dış dünyanın acımasız gerçekliğine karşı güvende hissettiren sevginin aile içinde parçalanması, kişiliğin oluşumunda en büyük sektedir. Birey, iyi olanı hayal etmeyi tercih eder. Del Amo’nun belleği kâbuslarla örülü karakterleri hayal edilenin ötesine geçmemizi sağlıyor ve yüzleşme cesareti veriyor. Bir edebi eser her zaman bize iyi hissettirmek zorunda değildir. Var olan çarpıklıkları, rahatsızlıkları ve kötülüğü günlerce gözümüzün önünden gitmeyen ayrıntılı betimlemelerle veren eserler de yaşamı her yönüyle fark etmemize yardımcı olurlar. Adamın Oğlu ve Hayvan Hükümranlığı romanları masumiyetin, şiddet ve acımasızlık karşısında yok oluşunu, çocukların bu sancılı büyüme sürecinde hayata ne kadar eksik devam ettiğini sert bir dille ifade etmiş. Kitapları bitirdiğimde günlerce bu konuda yapılmış filmleri düşündüm. Andrey Zvyagintsev’in Dönüş, Dardenne kardeşlerin Rosetta ve Richard Linklater’ın Boyhood filmleri aklıma ilk gelen başarılı örnekler oldu.
Züleyha Çelik
[1] Jean-Baptiste Del Amo, Adamın Oğlu, s.40-41.
[2] Jean-Baptiste Del Amo, Adamın Oğlu, s.122.
[3] Jean-Baptiste Del Amo, Hayvan Hükümranlığı, s.229.
