Medeya ve Çocukları’nın üzerinden otuz yıl geçmiş. Lyudmila Ulitskaya’nın 1996 tarihli romanını, yayımlandıktan birkaç yıl sonra, Türkçeye çevrilir çevrilmez okumuş, gelgelelim toy gözlerimle eski moda saymakta gecikmemiştim. O günlerde görmezden geldiğim kitabın, dönemin yazınsal sorgulamalarının nitelikli bir örneği olduğunu zamanla çözecektim ya, baştaki o umursamazlığımın mahcubiyeti zihnimde tortusunu bırakmış. Mehmet Özgül’ün usta işi çevirisinin yeni baskısını görür görmez heyecanlandım çünkü.

1943 doğumlu yazar edebiyata, hiç değilse yazdıklarının onu edebiyatçı kimliğiyle buluşturacak kümesini yayımlamaya nispeten geç yaşta başlayanlardan. Gençlik yıllarından beri edebiyatı hayatından hiç uzak tutmamış ama. Moskova Devlet Üniversitesi’nde genetik eğitimi almış bir isimden söz ediyorum; mezuniyetin ardından o alanda çalışmaya başladıysa da Sovyet rejiminin yasadışı ilan ettiği yapıtların okurlar arasında yayılmasındaki rolü gerekçe gösterilerek işinden olmuş. Ta 1990’lara dek sürecek bir yazınsal kuluçka dönemi başlıyor böylece Ulitskaya’nın hayatında; aynı yıllarda, bir yandan özel hayatındaki gelgitleri düzene sokmaya çalışırken diğer cephede, özellikle tiyatro dünyasıyla sivrilttiği kalemi nihayet 1992’de, ilk novellası Soneçka’ya çıkardı onu. Sonrasında yayımlayacağı –şimdilik– on romanın çekirdeğinin o sayfalarda olduğunu söylemek mümkün: Bugüne dek onu bir kısmı kendi ülkesinde, bir kısmı edebiyatın uluslararası evreninde yirmiden fazla ödülle buluşturan toplumsal cinsiyet, kültürel hoşgörü, aile bağları temalarını didiklemeye orada başladı Ulitskaya.
Medeya ve Çocukları’nı, Ulitskaya’nın birkaç yıl önce Türkçeye de çevrilen Yeşil Otağ ya da Kukotski Enigması –bu önemli yapıtın da, bol ödüllü Tercüman Daniel Stein’ın da, ne yazık ki hâlâ çevrilmediğini belirtmeliyim– gibi romanlarını haber veren bir öncü yapıt olarak görmek mümkün. Dul ve çocuksuz Yunan göçmeni Medeya’nın dünyasındayız: Geniş mi geniş ailesinin üyeleri her yaz Kırım kıyısındaki evinde bir araya gelmektedir. Hayatı yavaşlatma, nefes alma fırsatı bu; onları birbirinden uzak tutan mesafeler kapanır kapanmaz sürtüşmelerin su yüzüne çıkması kaçınılmaz ama. Ulitskaya bu tekdüze görünen temel üzerine kurduğu romanında, kâh ailenin geçmişinin farklı dönemlerine dönerek kâh onları anlatının şimdiki zamanına iliştirerek, tarihin kişisel düzeyde de tekerrürden ibaret olup olmadığına bakacağı bir evren kuracak. Okurları çarpıcı bir son perdenin beklemediğini hemen belirtmeliyim burada. Rus edebiyatçının niyeti irkiltmek değil, arzuları, hayal kırıklıklarını, suçluluk duygularını yaz aydınlığını fırsat bilerek iyice su yüzüne çıkarmak.
Euripides’in Medea’sını, o büyük trajediyi okuyanları şaşırtacaktır bunlar. Medeya Sinopli Mendes, Antik Yunan’ın o oğul katili karakterin tastamam karşıt kutbunda yer alıyor. Aralarındaki benzerlik, Kırımlı Medeya’nın da mitolojideki adaşı gibi şifa dağıtıcı olarak tanınmasıyla, doğanın dilini bilmesiyle sınırlı:
Sağlık Ocağı’nda hasta kayıtlarını, harfleri dana dişi iriliğindeki yazısıyla tutardı. (…) Yörenin ayrılmaz bir parçası gibiydi. Hasta kayıt odasındaki taburesinde otururken başı beyaz çerçeveli pencereden gözükmezse onu karalar giymiş olarak doğudaki tepelerde ya da köyün batısına düşen kayalık yamaçlarda ararlardı.
(…)
Gezdiği yerlerde adaçayı, yabannanesi, yavşan, mantar, alıç, kuşburnu… Ne bulursa toplardı. Bunların dışında akik taşları, dağ billuru diyebileceğimiz göz alıcı, katmanlı kristaller, dünya uygarlıklarına sahne olmuş bu uçuk renkli topraklarda bolca çıkan, kararmış eski paralar bulurdu. (s.8)
Orta yaşı geride bırakmış, kim olduğunu anlamıştır Medeya. Kendini kandırma hakkını, akrabalarının artık çocuk olmadığını görmezlikten gelerek kullanıyor. Belki de bu zaafı neticesinde, hepsinin hayatını dilediği fırtınaya sürükleyebilmesini güvence altına alan bir çapaya dönüşmüş.
Romanı Ruhlar Evi (Allende), Adaş (Lahiri), Moskat Ailesi (Singer) gibi yapıtlarla aynı kümeye yerleştirmek zor değil. Ulitskaya’nın anlatıcısının bir hayli sakınımlı olması da bu hısımlığı kurmayı kolaylaştırıyor. O sakınımın esas itibarıyla bir kontrol gereci olduğunu düşünüyorum; farklı dönemlere sıçrayıp şimdiki zamana dönerken, kimlik, yaralı iletişim, yurtsuzluk dolaylarında çattığı çerçeveyi çatlaklardan mümkün olduğunca korumak istediğini tahmin ediyorum Rus yazarın. Bu ölçüdeki bir kontrol tercihinin bilhassa göze batacağını düşünenler kuşkusuz olacaktır, ben yine de bunun sırf Ulitskaya’nın anlatıcısının okurlara sunduğu rahatlık neticesinde hissedilebilir olduğunu düşünme taraftarıyım. Şikâyetlerimizin pek çoğunu mevcut koşulların bize sunduğu rahatlık sayesinde edebildiğimizi, ancak o koşullardan mahrum kaldığımızda görebildiğimizi Medeya’nın akrabaları da biliyor – her ne kadar böyle olduğunu itiraf etmeyi hiçbiri kendine yakıştıramasa da. Sevmeye, öfkelenmeye devam edebilmek için o muhterem kadının varlığını gereksiniyorlar.

Metnin başında yazınsal sorgulamalara değindim: Medeya ve Çocukları’nın Jonathan Franzen, Jeffrey Eugenides gibi güçlü yazarların postmodernizmi hemen hemen reddederek realizme döndüğü yılların ürünü olduğuna dikkat çekmek istiyorum. Aynı dönemde, farklı ülkelerden örneğin Fransız Houellebecq ile Japon Murakami gibi güçlü kalemler de onlarla benzer sorunlar üzerine kafa yoruyor olsalar gerekti ki, postmodernizmden adım adım uzaklaşmaya başladılar – üstkurmacanın dahi, yine aynı dönemde, eski üstkurmaca olmaktan çıktığını görmek isteyenler McEwan’ın Kefaret’ine, Coetzee’nin Elizabeth Costello’suna bakabilir. Bilhassa Franzen’ın, o süreçteki sivri sözleri hâlâ aklımda; Amerikalı romancı artık asıl zor olanın farklı disiplinlerden beslenen dev bir olay örgüsü kurmak değil, realist bir roman yazmak olduğunu öne sürüyordu. Ulitskaya’nın da benzer kaygılarla yazdığını düşünmek mümkün.
Medeya’nın göçmen olması, realizmden beslenen böyle bir romanda Sovyetler Birliği tarihinin, bilhassa da Stalin’in politikalarının varlığını zorunlu kılıyor. Kuşkusuz kendi geçmişinde, mezun olur olmaz uğradığı haksızlık bu yakasında, söz konusu ülke siyaseti olduğunda da sözünü hiç sakınmadı Ulitskaya – sadece Yazı’yla uğraşabileceği bir hayat isteyenin, o hayatı susmakla kuramayacağını öne sürüyor gibiydi. Bilhassa Putin’e karşı hiç geri adım atmadı Rus yazar; her ne kadar içinde milliyetçi bir nabız atsa da, ülkesinde onu vatan haini olarak görenler hiç eksik olmadı. Böyleyken, Sovyetler Birliği tarihini Medeya ve Çocukları’ndan elinden geldiğince uzak tutmasının okurları yadırgatması kaçınılmaz. İlkin akla bir erken dönem tedirginliği geliyor elbette; Ulitskaya’nın, yapıtını hepten zenginleştirecek bir ana damara sokulmaktan kaçındığı. Rus edebiyatçının sonraki yapıtlarını şekillendirecek ülke tarihini, ikinci romanında kurduğu cam fanusun dışında tutmasını, romanın atmosferini Tarih’in istismarından uzak tutmak istemesine bağlama taraftarıyım yine de. Hayatın bıktıracak denli gündelik olan katmanında büyük anlatılara yer yoktur.
Dikkat eksikliği, olumsuz haber bağımlılığı gibi kavramların artık görülmeyecek, duyulmayacak denli sıradanlaştığı devirde, kimilerinin Medeya ve Çocukları’nı bir davetsiz misafir olarak göreceğini tahmin edebiliyorum. Diyaloglardaki bilinçli sükûnetiyle, izlenimci betimlemeleriyle sadece okurların sabrını sınamakla kalmayan, yer yer metni de tıknefes kalma tehlikesiyle karşı karşıya bırakan kısık ateş kararlılığının payına, sosyal medyanın kavurduğu zihinler ile damıtılmış okuma zevki arasındaki bitmek bilmez didişmenin hangi yakasının düşeceğini merak etmiyor değilim. Elena Ferrante, özellikle de Magda Szabo gibi yazarların Ulitskaya’yla aynı dingin suları paylaşan yapıtlarının el üstünde tutulduğunu da biliyorum ama. Rus edebiyatçının ailenin soy ağacının iç içe geçmiş dallarını yansıtsın diye kurduğu yapıyı peşinen kabul edenleri, kendi varlığından bihaber bir tebessümün dahi yıllar öncesinde kalmış bir hayal kırıklığının eksik parçası olduğu bir yapıt bekliyor – her ne kadar, böyle bir tasarıda kimi karakterler sayfada belli belirsiz gölgeler olarak kalsa da.
Asıl ödül Medeya ve Çocukları’nın ne olmadığında değil, ne olduğunda saklı. Ailenin üyeleri Karadeniz kıyısındaki o eve dış dünyadan uzaklaşmaya geliyor. Böyleyken, Tarih işlemeye ancak romanın son sayfasından sonra başlayacaktır.
Emre Ağanoğlu
