Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla 4 milyar 540 milyon 874 bin 675. Yıl, 262. Gün: 

BOŞLUKTA SALLANAN ADAM

“Sorumlu olduğumuz insanlığımızdır, onurumuz, saygınlığımız, özgürlüğümüzdür.” (Saul Bellow)

Başlığı okuduğum kitabın adından aldım: Elimde 90’larda Cem Yayınlarından Neşe Olcaytu’nun çevirisiyle çıkan Saul Bellow’un (1915-2005) Boşlukta Sallanan Adam romanı var. Günlük türünde yazılmış. Başlığın çevirisini çok motamot buldum. Yaşamının bir döneminde boş(luk)ta kalan veya boşluğa düşen insanlardan söz ederken İngilizler gibi “boşlukta sallanan” demeyiz. Romandaki karakterin durumuna aylaklık da uymuyor. Aylaklık bir seçim de olabilir pekâlâ, Sait Faik’te olduğu gibi. Oysa bu roman kendi durumundan hoşnut olmayan bir adamı anlatıyor: Sıkıntıdan bunalan bir adamın, hayatı ve içindeki aktörleri gözlemleyerek değerlendirmesine dayalı bir metin. Amerikan vatandaşı olan Joseph, 2. Dünya savaşı çıktıktan bir süre sonra askere yazılmıştır ve bu yüzden de işinden çıkarılmıştır. Askere çağrılmayı bekler… Ve bekler.

Saul Bellow

Bellow’un St. Petersburg’daki uşaklı hizmetçili zengin yaşamlarını bırakmak zorunda kalarak Kanada’nın Quebec eyaletine göç eden ve dara düşen ailesi, aslen Litvanya’lı bir Yahudi ailesidir. Kanada’da doğan yazar daha sonra Amerikan vatandaşlığına geçer. İlk kitabı Boşlukta Sallanan Adam edebiyat çevrelerinin dikkatini çekmesine karşın fazla bir ses getirmez. Yazarın adından söz ettirmesi Herzog (1964) romanıyla olacaktır; Saul Bellow, 1976 yılında Nobel ödülünü kazanmakla kalmayacak, ilerde ABD’nin en çok edebiyat ödülü alan yazarlarından biri olarak anılacaktır.

Kitaba gelince; günlüğün sahibi Joseph, İva’yla evlidir. Önce aile çevresini, anlatmak istediği kadar kendisini ve sonra da arkadaşlarını ve komşularını tanırız. Roman belirgin şekilde yazarın özyaşamından izler taşımaktadır. Kitapta, metnin günlere bölünmesi yazara, farklı günlerdeki anlatı türlerini de farklılaştırma olanağı verir. Felsefi bir denemeye göz kırpan veya olaysız geçen bir günü, neşeli bir monolog veya oyun senaryosuna benzer diyaloglarla dolu bir ev partisi sahnesinin anlatıldığı başka bir günün takip ettiği görülür; konuşmalar, sözlerin ardındaki duygular, duyguların ardındaki düşünceler ve düşünceleri oluşturan okumuşluk ve yaşanmışlıklar… Bir başka gün, içine düştüğü ya da kendisini düşürdüğü yalnızlık bataklığından bilincinin çabasıyla kurtulmaya çalışan, karşısındakine politik davranamayacak kadar açık sözlü ve nobran Joseph’i görürüz. — Bekleyiş döneminde bir işe yarayamamaktan sıkıntı duyan ve çevresiyle olduğu kadar karısıyla da arasına duvar ören Joseph’i. Onun kişisel ilişkilerinde göze çarpıcı bir farkındalığı, duyarlı bir bilinci vardır. Çok az erkekte gözlemlenebilecek bu kadınsı duyarlık, Joseph’in kendini ve diğer insanları değerlendirmesinde belirleyici bir rol oynar. Doğrusu, yazarı insan sarraflığı konusunda Sabahattin Ali ile karşılaştıracak kadar ileri gidebilirim.

Bir yerde yazar, “Fiziksel acı duymak yaşadığımızı anlamamıza yardım eder,” diyor. Bu söze kuramsal bakacağım. Neden? Çünkü yazar bu cümlesiyle beni düşün-dürtüyor. Hintlilerin yemeklerini acılı yemelerinin sebebinin fakirlik olduğunu duymuştum. Doğru dürüst beslenemedikleri için yemeklerine acı baharatlar katarak adamakıllı doyurucu bir şey yedikleri hissine kapılırlarmış. Yazar da insan hayatı için benzer bir sav ileri sürerek, “yaşama sarılmak ve yaşamı sürdürmek için bizi yeterince kışkırtacak olaylar yoksa bu tür (bize acı veren) olayları arar, ortamı hazırlar ve tekdüze, kaygısız, önemsiz yaşamaktansa, utanç ya da acı duymayı yeğ tutarız,” diyor. Kısaca, doyduğumuzu anlamak için acı yemek gibi, yaşadığımızı anlamak için de acı çekmek gerektiğini söylüyor. Edebiyatın da acıdan doğduğu bazı yazarlarca açıkça dile getirilmiyor mu? Acaba diyorum, doğanın diğer türleri için de durum aynı mıdır? Örneğin, tropik ortamına olanca çabasıyla uyum sağlamış bir palmiye ağacı, yıkıcı bir fırtınanın ardından toprağına tutunmanın sevincini yaşıyor mudur? Alıç ağacıyla sohbetler’i örnek alarak palmiye ağacıyla da sohbet edecek bir botanik bilimcimiz çıkar mı bilmem?

Kitaba döneyim: Saul Bellow, geçen yüzyıldan 2025 Türkiye’sine kolayca bağ kurabileceğimiz paragrafında bir bilici bilgeliğiyle şöyle diyor:

“Goethe’nin haklı olduğu anlamda; sürekli yaşam umut demektir. Ölüm, seçme şansının yok olmasıdır. Seçme hakkının kısıtlandığı oranda ölüme yaklaşırız. En korkutucu olan da yaşam tümüyle bizden alınmaksızın umutların kesilmesidir. Hapiste geçen bir yaşam bunun aynısıdır. Aynı şekilde bazı ülkelerde vatandaşlık da buna benzer.”

Düşündürücü değil mi?

İngilizcede “Her kara bulutun gümüş parlaklığında bir sınır çizgisi vardır,” diye iyimser bir söz var. Saul Bellow’un romanı, savaşın Amerikan toplumu ve bireyi üzerine düşen karanlık gölgesine odaklansa da, yazarın Goethe’nin doğaya ve yasalarına yaslanan umutlu bakışını zaman zaman metnine aktarması ve sembolik olarak günlüğünü 15 Aralık’ta başlatıp baharın ve umutların simge ayı olan Nisan’ın başında bitirmesi dikkate değer bir kurgu zekasının ürünü sayılmalıdır.

268. Gün: BEKLEMEK

Dün, televizyonda konuşan aklı başında birinden duydum. Bir doğu düşünürünün şu sözünü dış ilişkiler bağlamında anımsattı: “Olmuş, oldu. Olacak olan da oldu.” Bu derin felsefi sözün doğruluğunu sınamak çok kolay. Ülkemizde 2017 Nisan’ında olmuş olan önemli politik olayı düşünelim. O oldu ve bitti. Son zamanlarda ve bugün olanlar işte sözün ikinci kısmına giriyor: Demek ki, o tarihte “Olacak olan da” olmuş. Yani, bugün olanlar (yaşananlar), o zaman olanın beklenebilir bir sonucu. Aynı şekilde, dün olan nasıl bugün olanı belirliyorsa, bir beş ya da on yıl sonra olacak olanı da bugün olanın belirlediğini varsayabiliriz. 

Saul Bellow, yukarıda ayrıntılı verdiğim romanının bir yerinde, “Ayrı ayrı dağıtılmış insanlar mı? Toplum dışı edilenler mi? (Onlar için özgürlüklerden) Geriye kalan, sadece bundan sonra ne olacağını düşünüp merak etme özgürlüğüdür,” diyor. Olanla birlikte, olacak olanın da olduğunu ifade eden anlamlı sözü veri alırsak, yazarı bu noktada iyimser bulabiliriz. Gerçek ise, merak etme özgürlüğüne bile sahip olmadığımızı anlayacak kadar perşembenin gelişinin çarşambadan belli oluşudur.

275. Gün: NADİR NESNELER

“Normal bir hayat… Kim bu kadar küçük bir şeyi ister ki.” (Nadir Nesneler)

Nadir Nesneler filmi 2023 yılında çevrilmiş. Amerikalı yazar Kathleen Tessaro’nun aynı adlı (Rare Objects) romanından Katie Holmes tarafından uyarlanmış, yönetilmiş ve kendisi de zehirli bir annenin sorunlu kızı Diana’ı oynamış.

Nadir Nesneler son zamanlarda seyrettiğim en insan odaklı film. Hispanik kökenli bir genç kadının kendini bulma serüveni filmin bel kemiğini oluşturmakla birlikte film, benlik kazanma sürecinin gençlikte ve ancak insan ilişkileriyle yürüyebileceğini bize bir kez daha anımsatıyor.

Annesine borçlu olduğu sağlam duygusal geçmişine karşın, başından geçen travmatik bir olayla üniversiteyi bırakmak zorunda kalan zeki ve donanımlı Benita’nın (Julia Mayorga) bir antikacıda iş bulmasıyla filmin çarkları dönmeye başlar. Film boyunca, birbirine benzemez insanların insan olmak paydasında buluştukları görülür. 

Nadir Nesneler gerçekten de “nadir” bir film. Adını nadir bulunan antika parçalarından alsa da, film özünde bu metaforu kullanarak bize asıl, her insanın nadir bir nesne olduğunu duyumsatır. Daha da önemlisi, aralarında hasarlı olanlar olsa da, Japonların kırılmış vazoları tamir ederken altını kullanmalarında olduğu gibi, bu hasarlı nesnelerin (travmalı bireyler) değerlerinden bir şey kaybetmek şöyle dursun, değerleri daha da artmaktadır. Bir Japon tamir sanatçısının elinden çıkmış böyle bir fincanın, filmin son sahnelerinden birinde Benita’nın elinde görülmesi bu yönden anlamlı bir mesajdır.

Kısa kısa değineyim: Nadir Nesneler, biri de Oscar Wilde’ın olmak üzere (“Tarih kendini tekrarlamaz, kafiye yapar.”) bir filmde zor rastlanabilecek kadar çok özlü söze sahip. Bu konuda Dorian Grey’in Portresi’yle yarıştığını söyleyebilirim. Ayrıca izleyici, iki saat boyunca, filmde New York’un Caz dönemini yaşayan gece kulüplerini ve diskolarını ziyaret etme fırsatını buluyor. Filmin gece çekimli karanlık atmosferi ise karakterlerin hayatın gölgeli alanlarında geçen kişisel hikayelerinin anlatımını güçlendiriyor.

Nadir Nesneler, aşkın yeşermesi dahil, hiçbir şeyi abartmayan gerçekçi bir film; hikayesiyle değil ama, insana bakışıyla iç ısıtıyor ve sonunu iyimserlikle ve umutla bağlamasını da biliyor. IMDb, beni 5.3’lük puanıyla hayli hayal kırıklığına uğratsa da, çok az filmi bu denli hevesle önerebilirim.

282. Gün:

Gerçeği taklit etmeden onu kendi gerçekliğinden soyutlayarak yeni bir kurmaca gerçeklik yaratmak: İşte edebiyatın asıl başarısı. 

Nazmi Özüçelik