11.Mart.25
Ustamız Cemil Kavukçu’nun yeni öykü kitabı geldi. Sağ olsun, her yıl bir öykü kitabı yayımlıyor, bizi öykülerinden mahrum bırakmıyor. Öykülerin anlatıcı kişisini çok yakın buluyorum kendime. Arkadaş olmak isterdim. Bir yerde şöyle diyor, bütün sıkılanlar adına konuşuyor sanki:
“Peki, köpeklerin canı sıkılır mı? Sıkılır tabii, bütün canlıların, bitkilerin, ağaçların da sıkılır; hatta denizlerin, göllerin, ırmakların, derelerin de canı sıkılır ve bunu ancak canı sıkılan biri görebilir.” (Karanlığın Rengi, s.70-71)
Hiç beklemezsiniz, inanmazsınız belki ama ben size söyleyeyim yine de: Dünya kurtarılacak bir yer olsaydı, bunu ancak canı sıkılanlar yapabilirdi.
12.Mart.25
Şubat sonunda Ayvalık’a uğradığımda, Çiçek Sahaf’ın sahibi Göksel, Soyut dergisinin Nisan 1976 tarihli 90. sayısını hediye etmişti. Derginin giriş kapısında Salâh Birsel’in günlüğü var. 12 Aralık 1972’de şöyle yazmış Salâh Bey:
“Ben palto tutan insanlardan çok korkarım. Paltocular, bir kez kızdılar mı –neden kızdıkları da belli olmaz– yıllarca palto tutmanın acısını başkalarından çıkarmaya kalkarlar.”

Palto mevsimi eskidi Ankara’da. Mevsim normallerinin üstünde bir sıcak var. Ne giyeceğimizi şaşırdığımız o uğursuz günler… Tek tesellim var: Gümbür gümbür geliyor yaz. Bu kışı da atlattık çok şükür.
13.Mart.25
Yine Soyut’u karıştırıyorum. Bir başlık: “Türkiye’de 1975 yılında 6.645 Kitap Basıldı”
Birkaç paragraflık haberde, bu kitapların 1.100 tanesinin edebiyat eseri olduğu belirtiliyor. Biner adet basılmış olsa bu kitaplar, toplamda 1 milyon 100 bin kitap eder. Baktım, 1975’te Türkiye’nin nüfusu 40 milyon civarında. Bugün? Kabaca iki katına çıkmış nüfus. Buna mim koyalım.
Ve 2024 verilerine göz atalım.
Yayımcı Meslek Birlikleri Federasyonu YAYFED’e göre, 2024 yılında 413 milyon 860 bin 263 kitap basılmış. Bunun yaklaşık 57 milyonu edebiyat eseri.
Edebiyat bağlamından kopmayalım. 1975’te 1 milyon 100 bin adet basılan edebiyat eserinin sayısı 50 yıl sonra 57 milyona varmış. Yani nüfus iki katına çıkarken basılan edebiyat eseri ise –kabaca– elli kat artmış.
Hey yavrum hey!
Peki, 1975’te ilk baskısı yapılan kitaplar nelerdi acaba?
Yakın zamanda kaybettiğimiz Selim İleri’nin Dostlukların Son Günü adlı hikâye kitabı, Yaşar Kemal’in Yusufçuk Yusuf’u 1975 kitaplarından.
Bitmedi…
İlhan Berk Taşbaskısı’nı, Salâh Birsel Şiir ve Cinayet ile Kahveler Kitabı’nı, Sevgi Soysal Şafak’ı, Tomris Uyar Dizboyu Papatyalar’ı, Tahsin Yücel Vatandaş’ı, Necatigil Kareler Aklar’ı, Fakir Baykurt Keklik’i 1975’te yayımlamış.
Bu kitaplar aradan elli yıl geçmiş olmasına rağmen halen okunuyor, yeni baskıları yapılıyor…
Bakalım 2025 yılında çıkacak kitaplardan kaçı elli yıl sonra okunuyor olacak?
Hamiş: “Bakalım” dediğime bakmayın siz, elli yıl sonrasını görecek değilim. Ama cılız bir umudum var: Belki elli yıl sonra, bizim gibi entipüften işlere merakı olan birisi çıkıp soruyu bizim yerimize yanıtlar.

Atıf Yılmaz’ın Değirmen filmini çok beğendim. Reşat Nuri Güntekin’in aynı adlı romanından Barış Pirhasan senaryolaştırmış. Oyuncu kadrosu müthiş. Keskin bir bürokrasi ve toplum eleştirisi. Roman da böyle mi acaba? Yani filmdeki muzip, alaycı ve eğlenceli ton, romanda da var mı acaba? Okumak gerek.
Fragmanı da ayrı güzel filmin. Şener Şen ne büyük oyuncu yahu, şanslıyız.
***
Nasreddin Hoca, canının sıkkın olduğu günlerden birinde meyhaneye gitmiş. İki kadeh atıp rahatlamakmış niyeti. Hoca’yı tanıyanlar bilir, müdavimliği sever Hoca. Her zaman gittiği meyhaneye gitmiş, selamlar alınmış verilmiş. Hâl hatır sorulmuş. Hoca fiyat listesine bakınca rakı içmekten vazgeçmiş. Bir fıçı bira söylemiş, gerisine lüzum kalmamış: Bir ince dilim Bergama tulumu ve soyulmuş, üzerine hafif limon gezdirilmiş iki salatalık hoop gelmiş önüne. İşte bu yüzden seviyormuş Hoca aynı yerlere gitmeyi. Az sözle, hatta konuşmadan halloluyormuş işler. Neyse, olaya gelelim. Can sıkıntısına Hoca’nın kendi kendine bulduğu bir çözüm varmış: Neşeliymiş gibi davranır, şakalar yapar, fıkralar anlatırmış. Bir süre sonra, gerçekten de keyfi yerine gelirmiş. O gün de aynı şeyi yapmış, çünkü müthiş sıkılıyormuş canı. Yan masada tek başına oturan bir genç adamı gözüne kestirip başlamış anlatmaya. Bilirsiniz siz de, hani Hoca evin etrafına ekmek fırdaları serpiyormuş da nedenini soranlara da kaplanları def etmek için yapıyorum diyormuş. Hah o işte.
Genç adam da yutmuş oltayı. “Abi, Ankara’nın ortasında ne kaplanı alla’sen,” deyince Hoca da muhabbet istediği kıvama geldiği için keyiflenerek, “Bak gördün mü, işe yarıyor işte benim yöntem,” diyerek gevşek gevşek gülmüş.
Buraya kadar her şey olması gerektiği gibi. Hoca’nın can sıkıntısı da geçmiş yavaştan. İyi, güzel…
Fakat muhabbete arka masadan kulak misafiri olan kerkenezin biri, destursuz atılmaz mı: “Ne demek istiyorsun sen amca bey, belediye çalışmıyor mu diyorsun yani?”
Haydaaa!
Hoca, içinden ya havle çekip sandalyesinde kıpırdanmış hafifçe. Mizahtan anlamayan adama hakikaten tahammülü yoktur Hoca’nın. İnadına köpürtmüş o da. “Jeliboncu Başkan gittiğinden beri ne düzeldi şehrimizde evladım? Hadi söyle de öğrenelim madem,” deyivermiş. Ve eklemiş: “Yahu sabahları otobüslerin halini görmüyor musun sen? Balık istifi resmen. Osuracak boşluk bile yok.”
Muhabbete musallat olan davetsiz kerkenez de durmamış, “Senin gibi ipsiz emekliler iş saatinde otobüslere üşüşüyorlar da ondan,” diyerek el yükseltmiş.
Hoca, bu yaşlı düşmanlığı saçmalıklarından çok sıkılmış zaten. Herifin yaşlılara, “üşüşüyorlar” filan diyerek kara sinek muamelesi yapması da bardağı taşırmış. Ününü sözcüklere borçlu olan Hoca’da bile bu herife söylenecek söz yokmuş. Kifayetsiz kalırmış kelimeler. Hoca da işte bu yüzden tespihini masaya bırakmış, yüzüğünü çıkarmış, kollarını sıvıyormuş ki… Hadsiz hergele, Hoca’mızın kafasına sandalyeyi geçirivermiş. Hoca’nın niyeti, hani çocukken yapardık, sol elini sağ eliyle temas ettirerek sesli bir nah çekmekmiş aslında ama yaşlı düşmanı deyyus, Hoca’nın hareketlerinden onun kavgaya hazırlandığını sanmış. Çok saçma geliyor kulağa, biliyorum ama olay tam olarak böyle yaşanmış. Garson Hasan anlattı bana, onun yalancısıyım. “Abi, bir anda oldu her şey, davrandım ama yetişemedim,” dedi. Kaşı açılmış Hoca’nın. Beyaz sakalına kan damlaları düşmüş, hatta peynire ve salatalığa bile… Hasan’ın demesine göre hemen acile yetiştirmişler Hoca’yı. Neyse ki ciddi bir şey yokmuş, kaşına dikiş atılmış, o kadar…
Siniri biraz yatışsın diye birkaç gün bekleyip öyle aradım Hoca’yı. “Hocam, meyhane pilavı yiyeceğine meyhane dayağı yemişsin duyduğuma göre…” diye esprili bir giriş yaptım ama Hoca’nın ne dediğini yazmayayım şimdi.
Ayıp olur.
14.Mart.25
Tuğba Alaybeyoğlu’nun (arkadaşımız artık bu soyadını tercih ediyor) Geçmiş Zaman Çileleri adlı öykü kitabını yeni okuyabildim. Tuğba sessizce üretenlerden. Çocuklar için de yazıyor. İki kitabı var küçük okurlar için. Geçmiş Zaman Çileleri ise yetişkinler için yazdığı üçüncü öykü kitabı.
Herkesin beğenisi ayrıdır. Ben kısa öykü dendiğinde, tam olarak Tuğba’nın yazdığı türde öyküyü anlıyorum. Yani gerçekten kısa olanları: Hacmen kısa olan ve geveze olmayan öyküleri.

Geçmiş Zaman Çileleri’ndeki öyküler de böyle. Bir istisna var, o da kitabın son öyküsü. Öykünün başlığı (Masal Dağının Eteğinde) ele veriyor zaten, masalsı bir ton var bu son öyküde. Kitaptaki diğer öykülerden ayrı bir yerde duruyor.
Eleştirilecek yanları yok mu Geçmiş Zaman Çileleri’ndeki öykülerin. Var elbette (Söz gelimi, karakterlerin italik verilen iç konuşmaları, zaman zaman yordu beni). Zaten kim kusursuz olabilir. Fakat demek istediğim, kısa öykü formuna cuk oturan öyküler bunlar.
***
14 Mart Metin Altıok’un doğum günü. Devletle kol kola girmiş yobazlar Madımak’ı yakmasalardı, bugün 84 yaşında olacaktı.
Dünlüğün başlığı onun “Muska” adlı şiirinden.
***
Rahat vermiyor insanlar kedilere.
Rahat vermiyor insanlar köpeklere.
Rahat vermiyor insanlar kendilerine.
Rahat vermiyor insanlar kuşlara bile.
Ömür sokağında hayat böyle.
Onur Çalı

Hay sen mizahınla çok yaşa Onur Hoca emi, asık yüzümüzü güldürdün, senin de güldürenlerin bol olsun!..
Aklıma neler getirdin neler.
Hani sessiz sedasız okuyup dururken insanı birden patlama halinde sesli kahkahalara boğan metinler vardır ya…
Hatırıma gelen birkaç tanesi:
Lise çağlarımdayken okuduğum Rifat Ilgaz’ın Hababam Sınıfı bunlardan biriydi.
Bir diğeri, Aziz Nesin’in “Sosyalizm Geliyor Savulun” isimli kitabı içindeki “Fi Tarihinde Bir Gazete Nasıl Kapatıldı” başlıklı hikayesi..
Şimdi de Onur Çalı’nın Dünlükler’i içine yerleştirdiği Nasreddin Hoca’lar.
Açık söyleyeyim, Akşehir’li Nasreddin Hoca nedense bugüne kadar beni hiç gülümsetemedi bile. Ama Kınık’lı Nasreddin Hoca ikidir beni yerlere yıkıyor…
Hele o her seferinde okuduğumuz muhteşem final: “Hoca’nın ne dediğini yazmayayım şimdi. Ayıp olur.”
Dünlükler’in tiryakisi olmuştuk zaten. Anlaşıldı, şimdi de modern Nasreddin Hoca’nın yeni maceralarını dört gözle bekliyor olacağız…
Abi teşekkür ederim. Devam edeyim o zaman Nasro’nun maceralarına : )