2018’de Yapı Kredi Yayınları etiketiyle yayımlanan Bir Dükkânı Beklemek, on dört öyküden oluşan bir ilk kitap, ancak bu “ilk” sözcüğünün okuru yanıltmasını istemem çünkü daha ilk sayfadan elimizde bir ustalık eseri tuttuğumuzun farkına varıyoruz. Biçimsel özellikleri ve kesiştikleri temalar açısından birbiriyle özdeş görünen bu on dört durum öyküsü, makro bir değerlendirmeye tabii tutulduğunda ortaya parçalarını birbirinin içinde eritmiş tek bir metin çıkıyor. Mikro değerlendirmedeyse her bir öykünün ayrı ayrı, ince bir ustalıkla, yeni baştan inşa edildiğini, bilinçli tekrarlar aracılığıyla yeniden kurgulanarak kendi zamanını/mekânını oluşturduğunu görüyoruz.

Kitap “Köpek ile Kar” öyküsüyle görkemli bir açılış yapıyor ve okuru bir anda içine alıyor. Karakterlerin birbirinin yerine geçtiğini, geçişlerdeki pürüzsüzlüğü, akıcılığı ve kıvraklığı gördüğümüzde bizi nasıl bir yolculuk beklediğini anlıyor, heyecana kapılıyoruz. Ayna metaforuna yer verdiği öykülerini birbirine dönük aynalarda oluşan görüntü derinliğine benzer şekilde derinleştiren yazar, kitapta döngüsel bir zaman kurmuş. Anlatımda spesifik zaman dilimleri ya da yer adları belirtmekten kaçınması, metinle okur arasındaki sınırları kaldırıp okuyucusuna sonsuz olasılıklı bir okuma biçimi sunuyor. Kişilerin, benliklerin ve olayların bu döngünün içine sıkışması (sıkıştırılması), öykülerin varoluşçu özelliğini öne çıkarırken, faydalanılan objeler, masallarda yer tutan imgesel figürler, mekânlar öykülere gerçeküstü bir üslup kazandırıyor.

Uğur Nazlıcan

Çağımız düşünürlerinden Jean Baudrillard, tuhaf denilebilecek şekilde orijinaline benzeyen bir dünyada yaşadığımızdan, şeylerin harıl harıl kendi ikizlerini üretmeye başladığından bahseder. Onun ortaya koyduğu modelde bildiğimiz, içinde yaşadığımız dünya, aslının yerini almış, aslını unutturmuş yeni bir dünyadır. Bir Dükkânı Beklemek de bir yönüyle, okuyucusuna bu yeni dünyada gerçeğini arayan insanı gösteriyor. Birbirinin yerine geçen, kendi içinden çıkıp kendilerine dışarıdan bakan, parçalanan, dönüp dolaşıp tekrar içine dönen, farklı zamanlardaki suretleriyle karşı karşıya gelen, onlarla konuşan karakterler… Bu karakterler bir yabancılaşmaya ve benlik arayışına da dikkat çekiyor. Öykülerdeki kendi kendini analiz etme olgusu, öze dönüş izleğiyle tamamlanmış bir şekilde duruyor. Kitap bir bakıma şunu söylüyor bize: “Bu kitapta tek bir kişi var, o da sensin.”

“Boşlukta yol alır gibiydik, ilerleyip ilerlemediğimizi bile bilmiyorduk.” (s.32)

Boşlukta yol almak… Bir Dükkânı Beklemek ile çıktığım yolculuğu birkaç kelimeyle ifade etmemi isteseler bunu söylerdim. Yukarıdaki alıntıdan hareketle, ister istemez kişisel bir değerlendirmeye savrulacağım: Kitap her devrin kitabı olsa da bir yönüyle çağın bireye yüklediği boşluğa ve anlamsızlığa da dokunuyor. Bazı yazar ve okurlar tarafından dışlanan bu meseleyi, bireyin edebiyat düzleminde kendi bulantısıyla yüzleşmesi açısından önemli buluyorum ki her yüzleşme bir savaşımın, her savaşım da bir değişimin başlangıcı. Eseri bu yönüyle de değerli bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim.

Değinmek istediğim bir diğer unsur da metnin en önemli yapıtaşı olan dil elbette. Yazarın dil hâkimiyetinde en üst seviyeye çıktığını rahatlıkla söyleyebilirim. Titiz, açık ve son derece akışkan biri dili var. Oluşturduğu özgün yapılarla anlatıma katman kazandırarak onu dinamikleştiriyor. Sıkmak şöyle dursun gereklilik arz ettiğini düşündüren tekrarlar anlatımı rahatlatıyor ve yazar adeta kalemini ortadan kaldırıp bir hikâye anlatıcısına dönüşüyor. Biz de “Bir Kahvehaneyi Bir Kayaya Oymuşlar” öyküsündeki gibi, ateşin etrafında toplanıp can kulağıyla onu dinliyoruz.

Gelelim “Buhar” öyküsüne. Ondan ayrıntılı biçimde bahsetmek isteyişimin ilk sebebi kuşkusuz kitapta en çok etkilendiğim öykü olması. Bu etkilenmenin en önemli sebeplerinden biri öykünün hamamda geçmesi. Değerlendirme öncesinde, hamam kültürüne çok kısa değinmek istiyorum. Hamam kendine has bir dünyadır. Bir mahremiyet ve arınma sembolüdür aynı zamanda. Hamamın büyülü bir atmosferi vardır ki yazar da öykü atmosferini bu büyüden faydalanarak oluşturmuş. Anonim edebiyatın birçok eserine konu olan hamam, suyla olan bitimsiz ilişki açısından da sembolizme hizmet etmekte. Yaratılışa dair metinlerde önemli yer tutan, hayatın başlangıcı olan su. Fakat bu öyküde suyun değil, başlıktan da anlaşılacağı üzere, buharın öne çıktığını görüyoruz. Fiziksel bir değişime uğrayıp buhar olan su, öyküde yine sonsuz bir döngü çağrışımı olarak karşımıza çıkmakta. Sona yolculuk ve tekrar başlamak. Yükselme ve kendine iniş.

“Düşüncelerinin bulanıklığına tuhaf bir şekilde benzeyen bu buhar bulutunun kubbeye yükseldikçe kendinden uzaklaşmasının, uzaklaştıkça bulanıklaşmasının, bulanıklaştıkça düşüncelerine daha çok, daha çok benzemesinin peşine gözlerinin ucuyla takılan Külhan Raşit…” (s.14)

“Kubbenin gökyüzüne doğru en derin noktasındaki küf lekesini kendi kesik kulağından artakalan yara izine benzeten büfeci Nimet…” (s.14)

“Otuz dört yıldır kesesinden dökülen kirleri bir araya getirsek bir şehir nüfusu edecek kadar insanı parça parça nah şu haram su giderinden lağımlara akıtmış Keseci Fahri…” (s.14)

Kahramanların buharla ve hamamla ilişkilendirildiği bu alıntılardan öyküye dair önemli çıkarımlar yapmaktayız. Kesik kulağıyla bize Van Gogh’u anımsatan Büfeci Nimet belki bir delirişin izini taşıyor ve şimdi buharın sakinliğine sığınmış, kendini o buharın içinde tartıyor. Külhan Raşit düşüncelerinde kayboluyor. Yıllarca aynı işi yapan, aynı havayı soluyan, bilhassa bulanık bırakılarak öyküdeki bulanık atmosfere hizmet eden öykü kişileri ve onların iç dünyaları. Yaşamın doğal döngüsünde tertemiz kalması imkânsız olan ruhlar, bozulma ve yozlaşmadan kaçma, arınma ihtiyacı… Tüm bunlar öykünün okuru içine çeken atmosferini, iç içe geçen katmanlarını tanımlıyor.

“Kirleri döküldükten sonra insanlar eksilirler, yeni kirlerle kendilerini tamamlasalar dahi eski kendileri olamazlar artık…” (s.17)

Öyküde dikkat çeken bir diğer unsur da sıradan olayların sıra dışı bir anlatımla sunulması. Bunu elbette dil oyunlarıyla başarıyor yazar. Anlatımı adeta bir şölene dönüştürüyor. Şu alıntıyı örnek olarak verebilirim:

“Şişenin içine hapsolmuş bir cini azat edercesine pat diye açtı kapağı. Cin şişenin içinden köpürerek taştı, taştı ama heyhat, şişenin bedeninden akıp tepsiye varıncaya kadar pıt pıt pıt pıt pıt patlayarak, Külhan Raşit’in bakışları arasında yok oldu. Bir cinden artakalan şekerli su çinko tepsiye yayıldı.”(s.17)

Yazar gazozun şişeden fışkırması gibi sıradan bir olayı nasıl da masalsı hale getirmiş. Kubbeye doğru havalanan kuşların anlatımı da benzer şekilde. Yazar yakaladığı anların fotoğraflarını çekmiş aslında. Ama bunlar donuk fotoğraflar değil. Bulundukları kareden çıkmadan hareket ediyorlar. Belki okurun dikkatini dağıtmayan, hikâyeden uzaklaştırmayan en önemli unsur da bu.

Öyküde hamam, arınma ve dönüşüm temsili olarak kullanılsa da zihin, geçmiş ve zaman kavramlarının da yerini alıyor. Dolayısıyla öykü çok anlamlılık kazanarak geniş bir alana yayılıyor. Bu tarz okumaları seven biri olarak kitaptan ve bilhassa “Buhar” öyküsünden büyük keyif aldım. İçimdeki tek olumsuz duygu, yazarla geç tanıştığım için duyduğum üzüntü. Kendisini tebrik ediyor, kitabın okurlarına iyi yolculuklar diliyorum.

Ayşegül Bayar