12.Ocak.25

Haberi alınca otobüse binip sabah erkenden varmıştım sizin oraya. İkimiz, sevgili dostum, sen ve ben, bir yerlere gidip duruyorduk sabahtan beri. Halledilmesi gereken işler vardı. Mezarlık idaresine uğradık, dilekçe gibi bir şey verdin oraya. Bir karışıklık var gibiydi, halloldu, annenin yeri netleşmiş oldu. Birkaç yere daha uğradık sonra, birtakım resmi ve zorunlu işler… Elimden bir şey gelmiyordu. Sadece yanında duruyordum, her yere seninle geliyordum. Sen konuşunca konuşuyor, susunca susuyordum. Ben ne yapacağım şimdi, dedin bir ara. Bana mı sordun, kendine mi söyledin seçemedim. Bilmiyorum agam, diyebildim sadece, sigara uzattım.

Hava soğuktu tabii. Tam iki yıl önceydi.

Sonunda eve geldik. Kalabalıktı ev. Akrabalardan, kuzenlerden oluşan bir grup genç erkek mutfağa doluşmuştu. Sigara dumanından göz gözü görmüyordu. Bir nakarat gibi… Sigara ve çay. Sigara ve çay. Bir ara, gençlerden biri masaya bir tabak börek koydu. Az kalsın elimi uzatacaktım. Sen, sert bir sesle kaldır şunu, dedin çocuğa, şimdi sırası değil. O an boğazıma bir yumru oturdu. Senin başkalarının yanında hafif sert, her şeye hakim bir adam olman, öyle görünmen değil öyle olman, beni hep hüzünlendirmiştir zaten. Buyurgandın. Çocuk bir şeyler geveledi ama hemen kaldırdı tabağı.

Uzun bir gündü. Sana daha çok sarılmak isterdim. Bunu bil.

İnsanın sesini duyunca mutlu olduğu kaç kişi vardır ki şu dünyada.

30.Ocak.25

Kavak Yelleri’nden sonra Reşat Nuri’nin Anadolu Notları’na da el attım. Yıllar önce Tanıl Bora’nın bir yazısında görmüş, edinmiştim kitabı. Henüz bitirmedim ama yarıladım. Anadolu’ya yaptığı seyahatlerden edindiği izlenimleri yazmış bu notlarda. Kalemi öyle kuvvetli ki Reşat Nuri’nin, birkaç fırça darbesiyle muazzam bir resim koyuyor ortaya. Bir örnek: Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki balolar hakkında akademik çalışmalar var kuşkusuz. Fakat Reşat Nuri, küçük bir kasabadaki baloyu anlattığında pek çok şeyi anlamış oluyorsunuz. Sadece edebiyatın yapabileceği bir şey oluyor bu anlamak.

Ağzından cigara düşmeyenler kabilesinin bir üyesi de Reşat Nuri’dir. Anadolu Notları’nda sigara içmediği an yok gibidir.

Boşuna değil, ölümünün ardından şöyle yazması Refik Halid’in:

“Şüphesiz hepimiz taziyeye muhtacız; fakat asıl taziye edilecek olan bizim lisanımız, Türkçemizdir; büyük kayıba uğrayan evvelâ odur.”[1]

06.Şubat.25

Başlıktaki sloganı hepimiz biliriz: Savaş Barıştır. Orwell’ın otoriter rejimlerin bir özelliği olarak somutlaştırdığı şeydir bu. Kana ve paraya susamış yönetimler gerçeği çarpıtmanın ne kadar önemli ve etkili olduğunu bilirler. Bu yüzden halkın algısını manipüle etmek için basını, medyayı (günümüzde sosyal medyayı) kontrol etmek için var güçleriyle bastırırlar. Bu sadece bugün için mi böyle? Elbette hayır.

112 yıl önce, Bulgarların Edirne Kuşatması sırasında da durum aynıydı. Bulgar gazeteleri yalan oğlu yalan haberleri gerçek diye yazıyorlardı. Biz bunları, Angèle Guéron’un, nam-ı diğer Anjel Hala’nın tuttuğu günlüklerden ve mektuplarından öğreniyoruz.

İzel Rozental’ın Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan grafik romanı Talihsiz Anjel Hala ve Edirne Kuşatması Günleri Balkan Savaşı sırasındaki Edirne Kuşatması özelinde savaşın ne kadar boktan bir şey olduğunu bir kez daha hatırlatıyor bize.

Savaşta askerler ölür, kadınlar çocuklar ölür. Açlık ve kıtlık, savaşların olmazsa olmazıdır. Karaborsacılık ve vurgunculuk, savaşın kan ve gözyaşıyla suladığı topraklarda boy atar. Harp zenginleri ise savaşın en yakın dostlarıdır.

Ferhan Şensoy’un Kırkambar Gece Tiyatrosu’nda dediği gibi, “savaş yüksek oktanlı gayet boktan bir şeydir.”

Angèle Guéron, Edirne Kuşatması’nın başladığı günlerde Edirne’deki Alyans Okulu’nun müdiresidir. Kuşatma başladığında 26 yaşında gencecik bir kadındır. Bayan Guéron, kuşatmanın ilk günlerinden itibaren tuttuğu günlükle hem savaşın ne kadar korkunç bir şey olduğunu gösterir bize hem de adeta umut aşılar.

Söz gelimi, 3 Mart 1913 tarihli günlüğüne şöyle yazar Angèle Guéron: “Kendime saksı işlevi görebilecek iki şarapnel bulmayı başardım. Her biri için ilham perim, muhtemelen ölümsüzleşmeyecek birer dörtlük besteledi.”

Dörtlüklerden biri şöyledir:

“Homurdanan bir borudan fırladım,
Şan için ölüm saçmaktı amacım;
Ama vazoya dönüşünce
Çevreme hoş kokular saçtım.” (Talihsiz Anjel Hala, s.121)

Aradan yıllar yıllar geçer. Dünyanın savaşı, acısı mola vermez bu arada. Şarapneller ve şiirler, mermiler ve çiçekler… Alın size memleketin kısa tarihi.

Ne diyorduk, aradan bir asırdan fazla fazla zaman geçmiştir. Karikatürist ve yazar İzel Rozental, aile arasında “Zavallı Anjel” olarak anılan büyük halanın Angèle Guéron olduğunu keşfeder ve işe koyulur. İzel Rozental, bu kitapta bize hem Anjel Hala’nın günlüklerinden ve mektuplarından bir seçki sunar hem de bu kitabı nasıl kotardığının hikâyesini çok hoş bir biçimde aktarır.

Her savaşta olduğu gibi Edirne Kuşatması sırasında da açgözlüler ve fırsatçılar vardır. İnsanlar bir lokma ekmek bulamadıklarından “açlıklarını oyalamak” için ot yer. Etrafta toplu halde ölüme terk edilen hayvanlar görür Angèle Guéron. Ama bu sırada, birileri zenginleşmeye devam eder:

“Tuz kıtlığı hızla zengin olmak isteyenler için gerçek bir nimet. Bir tüccar, civardaki tabakhanelerden sızan suyla tuzlanan kuyu suyunun kabını 10 franktan satarak servet yaptı. Bir buhar değirmeninin sahibi olan İbrahim Bey ise farklı davranışıyla ün saldı. Ofisinde kendisiyle baş başa vakit geçiren 15-20 yaşlarındaki genç ve güzel kadınlara çuvalla un satıyor.” (Talihsiz Anjel Hala, s.125)

“Harp zenginleri savaşın en yakın dostlarıdır,” diye boşuna demedik sevgili okur.

Angèle Guéron’un aile arasında “Zavallı Anjel” olarak anılması sadece savaş ve kuşatma günlerinde yaşadığı zorluklardan kaynaklanmaz. İlk eşi intihar eder ve nedense Angèle Guéron’u sorumlu tutar bazıları. Cemaati arasında da kimseye eyvallahı yoktur onun, iltimasa ayrıcalığa pirim vermez. Cemaatin önde gelenlerinin sözlerine bile, eğer doğru bulmuyorsa boyun eğmez. Dik başlıdır, dürüsttür ve dirayetlidir Angèle Guéron. Bu özellikler, onu bazıları için düşman kılar. Hakkında asılsız iddialar uydurup Alyans Okulları’nın merkezine şikâyet ederler onu. Anlayacağınız hem savaş koşullarıyla hem de insan kötülüğüyle mücadele eder Angèle Guéron. Ama talihsizlik elbisesini giymiştir bir kere. Savaş bittikten sonra da işler pek yolunda gitmez. Çünkü çok değil, birkaç yıl sonra Büyük Savaş başlar ve bu sefer de kocasını askere alırlar. Ve sonunda, Kuzey Afrika’daki oğlunu görmeye giderken, bir gemi yolculuğu sırasında koleraya yakalanır. Cesedi denize atılır. Bu yüzden mezarı yoktur Anjel Hala’nın, o artık deniz kızlarının yoldaşıdır. Evet, mezarı yoktur. Tıpkı savaşlarda ölenler gibi, tıpkı büyük depremden sonra Hatay’da, Maraş’ta hâlâ bulunamayan pek çok insan gibi…

Sultaniye Askeri Hastanesinin idari ve sağlık hizmetleri personeli. Yıl 1912. Ortadaki iki kadından soldaki Angèle Guéron. Kaynak: Jewish Women’s Archive.

Şiirimizin en büyük dağlarından Dağlarca, “Yarım” adlı şiirinde şöyle der: “Ovalar / anımsar savaşı / toprağın altındaki / yarım gövdeden”

Oysa insan, savaşın ne kadar boktan bir şey olduğunu çabuk unutur. Yoksa bu kadar çok tekrarlanmazdı aynı vahşet. Bugün Filistin’de olanlar bunun kanıtı değil mi?

Savaşları unutmayanlar, onları birer kahramanlık ve şan şöhret masalı olarak anlatmaktan neden vazgeçmezler sahiden? Angèle Guéron’un şu satırları da aynı şeyi, başka bir açıdan söyler bize. Bulgar Kralı Ferdinand’dır burada kastedilen:

“Onca gözyaşı döktüren korkunç savaş, seni hangi adla analım? Fırsatçılar, yaşanan acıları unutan nesillere bu savaştaki Ferdinandların ihtişamını ve dehasını öğretecekler. Onları şimdiden suçlu ilan ediyorum! İnsan hırsı, en vahşi bencillik duygularını idealizmle besler. Aynı şekilde kendimizi aklamak için büyük sözlerle besleniriz. Vatan nedir? Doğduğumuz bir dünya köşesi, bizi koruyan bir çatı, gölgesiyle bizi ferahlatan bir ağaçtır. Sevgiye, mutluluğa ulaşan ise insandır. Bu duygunun neden önceki savaşlarımızın belirlediği sınırda durduğunu, neden her zaman komşunun tarlasını kıskanmamız gerektiğini bilmek istiyorum.” (Talihsiz Anjel Hala, s.105)

Onu biz de bilmek istiyoruz Anjel Hala. İnsan neden yüz yıllardır savaşıyor? Üstelik Tanrı, açık bir dille “öldürmeyeceksin” ve “komşunun tarlasına göz dikmeyeceksin” diye emrettiği halde.

***

İçinizi daha fazla karartmak istemem. Böyle bir niyetim olsa, üstat Refik Halid Karay’ın Gurbet Hikâyeleri kitabındaki “Gözyaşı” adlı öyküyü okuyun derdim. Balkan Harbi sırasında sınıra yakın köyünden, yani Rumeli’den Anadolu’ya kaçarken üç yavrusunu da kaybeden Dul Ayşe’nin hikâyesini yani, okuyun derdim. “İşte o günden beri ben ağlayamam, ağlamak istesem de bilmem ki neden, gözlerimden yaş gelmiyor!” diyen Ayşe’nin hikâyesini…

Savaşın kötülüklerini sayıp dökmeye ömrümüz yetmez.

Angèle Guéron’un hikâyesini bize aktaran İzel Rozental çok güzel bir iş yapmış. Ne güzel, ne yaratıcı bir emek ve ne hazin bir hikâye…

İzel Rozental’in hem yazıp çizdiği hem de çeviri emeği verdiği bu kitabı keşke herkes okusa. Çünkü bugün hâlâ, işte İzel Rozental’in yukarıdaki karikatüründe de gördüğümüz üzre, savaşın barış olduğuna inandırmaya çalışanlar var bizi. Ne ahmaklar, ama çok güçlüler.

Bizimse sözümüzden ve inadımızdan başka bir şeyimiz yok.

Ve çiçeklerimiz, dizelerimiz elbette…

Boş avuntudur belki, olsun. Adonis’in söylediğine inanırım ben yine de:

“Hah ha! Harflerin silah taşımadığını kim söyledi?”

Onur Çalı


[1] Refik Halid Karay’ın “Türkçemizi Ta’ziye” başlıklı yazısı ilk olarak Yeni İstanbul gazetesinde, 15 Aralık 1956’da yayımlanmış. Reşat Nuri Güntekin ve Ercüment Ekrem Talû’nun ölümlerinin ardından, ikisine bir saygı duruşu niteliği taşıyan, çok samimi ve kısacık bir yazıdır. Ben yazıyı Tuncay Birkan’ın derlediği Edebiyatı Öldüren Rejim’de okudum. Çok yönlü bir edebiyat emekçisi, çevirmen Tuncay Birkan. Başka hiçbir iş yapmamış olsaydı bile, sırf bu emeği için, Refik Halid’in yazılarını 18 ciltlik “Memleket Yazıları” dizisinde bir araya getirdiği için minnet duymamız gerekirdi ona.