
“Ayrıntı, Çehov’un eserinde sabit olmayan, suskun bir varlıktır. Dünyayı kendisi gibi kaçamaklı bulur, hayatı her dalından salkım salkım öykülerin, mahrem duyguların sallandığı bir ağaç olarak hayal ederdi. Öykü onun için muamma olarak başlar, muamma olarak biterdi.”
James Wood
prolog
İnsanın canı burnundayken, dünya o kadar umurunda olmuyor ki, dünyada umurunda hiç olmayacak her bir şey, umurunun dibinde bitiveriyor. Halbuki telaşlıyım. Şimdi, şu anda. (Ansızın geçen zaman.)
Fakat: Asıl konu şu: Ona, onu sevdiğimi söylediğim zaman bu kadar dik bir dağ yolunda ve bir bisikletin üzerinde değildim ama bacaklarım -yine- kopmuşmuştu. Yani, daha önce kopmuş da ben yeni farkına varmışım gibi. (Mışmış’lı şaşkın zaman.) Ona, ilk kez o zaman söylediğim o kelimenin maddi anlamda -gerçek, reel, düpedüz, birincil, ilk- bir gün karşılık bulabileceğini, elbette düşünmemiştim. Düşünürseniz, başınıza gelir. İhtimal. (Fransız İhtimali.) Şaka yapmanın hiç zamanı değilken hem de.
Bana İsmail dedi. Ben bir balık oldum. Kocaman bir balık. Yüzgeçlerim kopuk.
Kötü bir hikâye anlatıcısı olduğumu düşünsem, gelin size her şeyi en başından anlatayım, derdim. (İroni.) Fakat ben yine de size, her şeyi en başından anlatacak bir güce sahibim. “Güç sahibi olup da onu kullanmamak erdemdir.” Bunun daha edebiyatlı bir halini, çok sevdiğim bir yazar, İngilizce pek güzel yazmış zaten. Ben çeviri yapamıyorum.
Paramı saydım. Cep telefonumu çıkardım, banka hesabımı kontrol ettim, yani. O kadar param yok ki, dedim. On kadar param yok ki, de diyebilirdim ama bir gün bu yazdıklarım başka bir dile çevrilmek istenirse, çevirmen bu kelime şakasını kendi diline çevirmekte epeyce zorlanır diye (ihtimalli gelecek zaman) yapmadım. (bu kısmı atalım)
Sonra ona, rakamsız bir elin parmakları zaman, efendim, dedim. Demiştim. Güldüymüştü yine. Bana, İsmail, dedi. Ben bir can olmuştum. Ben bir balıktım, yüzdüm de geçemedim. Bisikletin pedalleri, yar yar yar yandım. Dağın başındaydım. Çıkabilir miyim ya da inebilecek miydim, bilememdi.
Canımı, zor, kurtarabilecek miyim? On param yok. (anladık, bu kısmı da atalım)
ben bir dağın ağacıyım / ne tatlıyım ne acıyım
Tekke ama başka yer, camii avlusu gibi. Tam duvar dibinde bir ağaç, herkes sırayla gelip ağacı suluyor. Ağaç önce çürümüş, ölmüş. Efendim geçen sene yeniden dikmiş, çıkmış. Herkes buna mutlu.
Uzaktan, onu belli belirsiz gördüğümde, bu kadar soğuğun üzerine bir de şimşekler çakmaya başlıyordu. Gürültücü. Bu kadar sesin arasında, zaten zar zor görebilen gözlerimi biraz daha kısmak zorunda kalıyordum. Zihnime, diyordum, zihnime kazımalıyım onun görüntüsünü: Boyu posu, endamı, hele ki ve en önemlisi yüzü. Çünkü en fazla bulanık kısım yüzü oluyordu, sonra. Yüz hatları, gözleri, burnu, çenesi, ağzı, gülünce görünen uykusuz dişleri… Tek tek sorsanız, size detay detay anlatır, üşenmez resmini bile çizerdim belki ama bir yüz olarak, toptan, yekpare, hiçbir şekilde zihnimde canlanmıyor.
Bakmalıydım, bakmalıydım, haritasını çıkarmalıydım bu yüzün. Ne zaman onu düşünsem, bu yüz canlanmalıydı önümde.
Meryem oğlu Îsâ da şöyle demişti: “Ey İsrâiloğulları! Bilin ki benden önceki Tevrat’ı doğrulamak ve benden sonra gelecek Ahmed isimli elçiyi müjdelemek üzere size Allah tarafından gönderilmiş elçiyim.” Ama o müjdelenen peygamber kendilerine apaçık kanıtlarla gelince, “Bu kanıtlar besbelli bir büyü!” dediler.
Büyülenmişim ama büyümemişim.
beni bir dağda buldular / kolum kanadım yoldular
Avludan dışarıya, sigara içmeye çıkıyorum. Bir bakıyorum, cenaze aracı. Hz. Pir’in tabutu. Abdestim yok diye tabutu taşımaya gitmeye çekiniyorum. Sanki mübarek naaşı bulunmuş? Aracın şoförü de merhum … Efendi, ama sanki bir tek ben anlıyorum, niyaz ediyorum. Bir ara bana bakıyor, ama bir şey demeden arabadan iniyor. Gidiyor. Yok oluyor sanki.
Karşı kıyıda “yok” dediğim her şeyi, koskoca bir aynayı, seyreden bendim. Ayna çatlakmış, sandım. Benler. Benlerler. Kendi kendimin boy boy, tür tür, biraz eğri biraz büğrü, irisiz ufaklı yansımalarının ormanı. Tabii, deniz de olabilirdi bu. Geometrik bir hata olmuş da olabilirdi, geoit bir sıkıntı. Ekvator zayıflamış, kutuplar özgürleşmiş, dünya sanki gençleşmiş, saçlarını da ortadan ayırmış. Sen de kendini mi seyretmişsin aslında? Kendilerini?
Gördüklerim ve göremediklerim arasında salınan o dikine tül çizgiler, senin kirpiklerin. Değirmi kirpiklerin, alttan ve üstten birer kapan, örtüyor üzerini üşümeyen ne kadar şeylerler varsa.
Andolsun içindekilerin gidip geldiği semaya ve tohumun filizlenmesiyle yarılan yere ki Kur’an hak ile bâtılı ayıran bir sözdür. O asla bir şaka değildir.
Böylesi kirpikler de başka kimde var ki?
dağdan kestiler hezenim / bozuldu türlü düzenim
Ben de gerisingeri, avluya dönüyorum. Bakıyorum. Sulanan ağacın altından, üstünden su çıkıyor. Hem içme suyu hem sulamak için. Herkes Efendi’nin himmetiyle ile yeşerdiğinin farkında bu ağacın. “Yezit suyu” gibi bir adı var bu suyun da.
Bugün üç kez ağlayamadım.
Gülerler diye güldüm, gördüler.
Gözlerimle gördüm. Bu bir haberdir.
Özleyenler bakmadı.
Sormadılar da hiç.
İkincisi çok yaktı sonra.
Azabımız kendilerine geldiğinde, “Biz bunu hak ettik. Gerçekten biz zalimler olmuştuk.” demekten başka söyleyecekleri kalmamıştı.
Üçüncüsünü, özenle not aldım bir kenara.
epilog
Bisiklet, ağacın dallarında kalakalmış. Öyle seyrettim, yeşil-mavi son manzaramda onu. Cesedimi de sonra, epeyce sonra bulmuşlar. Dağdan uçarken keşke, atlayıverseydim bisikletten de.
KAYITLI HEKİMİN ÖLÜM NEDENİ BİLDİRİMİ
Yukarıda belirtilen kişinin ölümünde/son hastalığının muayenesinde hazır bulunduğumu ve son olarak kendisini …/…/… tarihinde gördüğümü ve ölümü bildirime yetkili kişiye ölüm nedenlerini bildiren belge verdiğimi, en iyi bilgi ve inancıma göre ölüm nedeninin: … dağından bisikletiyle uçuruma düşmek ya da atlamak suretiyle iç kanama geçirerek olduğunu beyanla imza ederim.
dülgerler her yanım yoldu / her azam yerine kondu / bu iniltim hakk’dan geldi / anın için inilerim
Doğukan İşler
Dervişin Kulağı, İthaki Yayınları, 2024
