
Âlemde yaşanmış tüm acılara yalnızca deliler ve Huş’un gözleri tanıklık eder. Ölümün gözcüsüdür onlar.
Huşname / Farazi
Gelmek zorundaydım. Gerçeklerden uzun süre kaçmak mümkün ama insan kendi hikâyesinden kaçamıyor maalesef. Yazgı deyip yola devam etmek de bir seçenek. Oysa kendini tanıyan biri için yaşantı, tercihlerimizin doğurduğu olaylar silsilesinden başka bir şey değil. Yani istemeden de olsa yüzleşmek zorunda kaldığımız her şeyin bir nedeni var. Nedenlerini bilsem de sonucuyla baş etmekte güçlük çekiyorum. Bunun uzun bir süreç olduğunu söylemişlerdi. Ne isyan ettim ne de inkâr ama bu kabullendiğim anlamına da gelmiyor. Buradayım çünkü yaşadığım acının mesuliyetini omuzlarıma yükledim. Geldim ama umduğum gibi olmadı. Aynı parkta ve hatta aynı bankta oturuyorum. Kendimle yüzleşmeye hazırım. İç sesimle kavga etmeye. Kendimden nefret etmeye. Buhranların içinde kendime eziyet etmeye. Ama olmadı. Amaçsızca çevreme bakındım. Öyle ki uzun uzun bakma yaşlarına geldiğimin farkına yeniden vardım. Uzamımda bakmaya değer pek bir şey bulamadım. Salıncaklarda, kaydırakta eğlenen çocuklar, onlara eşlik eden ana, baba, dedeler… Bankları çekirdekle, sigarayla meşgul edenler, kuytu köşelerde bira içen ayyaşların ötesinde ağaca yüzünü dayayıp öylece duran adam haricinde görülecek pek bir şey yok. Adam, arada sırada ağaçtan uzaklaşıp belli belirsiz bir sesle bir şeyler söylüyor ve oldukça endişeli görünüyordu. Yine aynı hızla ağaca yekindi ve bir dürbüne bakar gibi gözünü Huş ağacının beyaz gövdesini yarıp kendini var eden göze, gözlerini dayadı. Göz gözeler.
Elleri arkadan bağlı adam öylece dikiliyor ve karşısındaki Huş ağacının gövdesindeki gözlerden birine gözlerini dikiyor. Uzun uzun bakıyor göze. Yüzüne alaycı bir gülümseme yayılıyor. Gülümseme dağılmadan yüzünü karşısında silahlarını ona doğrultmuş bir manga askere doğru çeviriyor. Başlarındaki komutan, gence öfkeyle bakıyor. Gencin alaycı gülümsemesi onu çileden çıkarsa da öfkesini kontrol etmeyi başarıyor. Asker iradesi buz gibi sert. Kontrol edemediği bir öfkenin esiri olmak istemiyor komutan. Sabrının en dingin anında verecek ölüm emrini. Alaycı gülümsemenin söndüğü anı kollayacak. Gencin yüzünde en ufak bir korku emaresi yok. Davasının haklılığına inanıyor. Karşısındaki bir avuç askerin, bir zalimin kirli elleri olduğunun farkında. Küçümsüyor onları, tiksiniyor onlardan. Haydi, diyor gülerek. Neyi bekliyorsunuz? Korkaklar!
Askerler öfkeden köpürüyor. Bıyıklarını kemirenler, burnundan soluyanlar, gözleri yaşaranlar, tekmili birden titriyor. Ardından bir el silah sesi duyuluyor mangadan. Genç yere devriliyor. Yüzündeki alaycı gülümseme silinmiyor. Komutan öfkeden kuduruyor. Kim ateş etti, diye bağırıyor. Kim?
Huşun gözleri soğuktur, zamana, mekâna ve ölüme gözünü kırpmadan ilanihaye bakar.
Huşname / Farazi
Adam hızla geri çekildi. Saçını başını yolmaya başladı. “Gurur!” diye bağırdı. Yere çöktü ve yüzünü avuçlarının arasına alıp boğulan sesiyle “Gurur!” diye diye inledi. İçli içli ağladı. Delinin biriydi belli ki. Görmeye değer bir şey bulmanın keyfini içimde hissettim ama söylediği içime çok dokundu. Bir sözcüğün her insanın hayatında bir kez olsun yer ettiğini ve bazılarının hayatını tümüyle değiştirebileceğini bir kez daha anladım. Keşke bu kadar gururlu olmasaydı, dedim içimden. Karım, elinde kalan son şeymişçesine sarılmıştı gururuna. Benimle arasındaki bir güvenlik şeridiydi. İkimiz de o sınırı aşamıyorduk. Korkuyorduk. En çok da ben. Yasak ama çekici bir yanı da vardı sınırları aşmanın. Pek çok kez denesem de bir adım daha atmaya cesaret edemedim. Deli’nin ağlaması kesilince bir mahkûm gibi parkta volta atmaya başladı. Yürüyerek sorularına cevap arar gibi bir hali vardı. Sonra başka bir Huş ağacına gidip irice bir göze gözünü dayadı. Göz gözeler.
Adam, ağaçtan iniyor ve buzlaşmış karların üzerine bağdaş kurup oturuyor. Soğuk hava parmaklarının eklemlerini sızlatıyor. Bunda defalarca sardığı urganın, sıkıca düğümlediği ilmeğin de payı var. Ellerini birleştirip küçük bir mağara yaratıp içine hohluyor uzun uzun. Parmaklarının titremesi biraz olsun azalıyor. Başını kaldırıp ilmeğe bakıyor. Ağacında dalında rüzgârın yönünü tayin ediyor gibi sallanıyor. Akıbetini bilse de sonunu getirecek eyleme kadar geçen şimdiki zamanın tadını çıkarmak istiyor. Şimdi, asla şimdiki zamanın içinde değil. Bir eliyle şimdiyi tutarken, zaman geleceğe doğru akıyor. Akış halinde bir şimdinin içinde eylemi utançla bekliyor. Utancı biraz daha taşıyabilseydi omuzlarında belki bu anı daha da uzatırdı. Huş ağaçlarına bakıyor. En büyük gözlerden biriyle göz göze geliyorlar. Gözün hazin görünüşüne dayanamıyor. Ağlıyor, biliyor ki güneş doğduğunda varlığı son bulmuş olacak. Geriye yüzyıllar boyunca anlatılacak bir utanç hikâyesi bırakacak. İsmi kara bir leke gibi ağızdan ağza dolaşıp duracak. Sürekli akan bir şimdiki zamanın içinde hapsolup kalacak.
Gören göz iflah olmaz. Bakmaya doyamaz, görmeye korkar.
Huşname / Farazi
Deli, ağaçtan yavaşça uzaklaştı. Dönüp birkaç adım attıktan sonra oracıkta öylece çakılıp kaldı. Alnını avuçlarının arasına alıp şaşkın bir ifadeyle boşluğa baktı. Gözleri sabit bir noktaya baksa da gözlerini zihninin köşelerinde gezdiriyor gibiydi. Birdenbire ulaşmak istediği yargıya yaklaştığını fark etmiş fakat benzer çıkarımlar içerisinde hangisinin gerçek olduğunu idrak edemiyormuş gibi bir o yana bir bu yana telaşlı adımlarla yürümeye başladı. Yargılar ve çıkarımlar arasında mekik dokudu ve nihayetinde gerçeğe ulaştı. Yerinde çakılıp kaldı. Utanç, diye bağırdı. Utanç! Boş bir banka iki büklüm sıkışarak uzandı. Sessiz sessiz ağladı. Acı çeken, üzgün birini görmek beni biraz olsun rahatlatmıştı. Bu tür acıklı manzaralar, bana yalnız olmadığımı hissettiriyordu. Acıyı tartmak kolay değil. Birinin trajedisi, diğerinin dramından öteye gitmeyebiliyordu. Kendi acımın başkasının basit bir dramı olmasına, hayatın acı tatlı yönleriyle kanıksanıyor olmasına katlanamıyordum. Deli’nin haykırdığı o utançla yaşıyorum ben. Dâhil olamadığım bir yaşantıdaki basiretsizliğimi düşündükçe utanıyorum kendimden. Utancın varlığı dar nefesler aldırıyordu. Sıkışıp kalıyordum kendi içimde. Şimdi, bu anın içinde deli adam gerçeklikten tek kaçış yolum. Yerinde doğruldu ve amaçsızca etrafına bakındı. Zamanı gözleriyle takip ediyor gibiydi. Rüzgârın estiği yöne, Huş’un yapraklarına doğru çoktan uzaklaşmıştı şimdiki zaman. Kalktı ve başka bir Huş’a yürüdü. Ağacın beyaz gövdesine yüzünü yaklaştırdı. Göz gözeler.
İki adam, ağaçların seyreldiği boşlukta yüz yüze durmuş konuşuyorlardı. Rüzgârın sesi sözleri bastırıyordu. Hal hareketlerinde ve yüzlerinde herhangi bir duygunun emaresi yoktu. Sohbet etmek için daha uygun bir yer mutlaka vardı bu dünyada ya da karşılaşmak için daha iyi bir yol. Ormanın içinde, böylesi bir havada yolunu kaybetmiş iki insanın talih denen akıl almaz tesadüfle yolları kesişmiş olabilirdi çok olsa. Sesleri duyulmuyordu fakat adamlardan biri başını onaylarcasına salladı ve belinden tabancasını çıkardı. Diğer adam da tabancasını çıkardı ve birbirlerine sırtını döndüler. Aynı anda bir adım attılar. Sonra bir adım daha. Ardından adımlar birbirini izledi. İki adamın arasındaki mesafe gitgide açıldı. Aralarında kaç adımda anlaştılar bilinmez ama onlar aynı adımda durdu ve hızla birbirlerine döndüler. İki el silah sesi duyuldu. Biri diğerinden hemen önce patladı. Bir süre öylece durup birbirlerini izlediler. Rüzgâr sesi de olmasa ıssız ormanda tek ses çıkmayacaktı. Neden sonra biri yere devrildi. Diğeri, rakibine sırtını döndü ve bir Huş’un gözüne baktı uzun uzun. Yüzünde müstehzi bir ifade vardı. Sararmış dişleri göründü kısa bir süre. Sonra ardına bile bakmadan ağaçların arasında kayboldu.
Huş’un gözü şimdiden geçmişe ve geleceğe bakar. Tüm zamanlarda her ölüm, gözün gördüğü anda gerçekleşir. Ölüm, görünce ve şimdi.
Huşname / Farazi
Deli, ağacın gövdesinden uzaklaştı. Orada ne gördüyse anlam veremediği her halinden belliydi. Başını hızla salladı. Hayır, beyhude, der gibi. Birden öfkelendi. Kibir, diye bağırdı. Başını sallıyor ve bağırmaya devam ediyordu. Yere oturdu ve anlamsızlığa anlam yüklemeye çalışır gibi kendi içinde bir yerde kaybolup gitti. İçimden tekrar ettim. Kibir. Kibir, acımasızdır. Kördür ve sakildir. Yıkıcı ve kahredicidir. Yok ettiğini görmeye engel olan yegane yıkımdır. Biliyorum. Gururun aşılamaz engellerini aşma gücünü kibirden almıştım. O güvenlik şeridini söküp attım. Yıktım. Gün geçtikçe eksilttim onu. İçinde büyüyen boşlukla var olmaya, yenilenmeye çabaladı durdu. Her gün yeni bir umut ekledi o boşluğa ve ben onu da çekip aldım her seferinde. Deli yerinden kalktı ve ağaçlara baktı. Kendine bakmaya değer bir göz aradı. Pek çok göz içinden birini seçti ve göze gözlerini yaklaştırdı. Göz gözeler.
Asker, ölü bedenlerin arasında yürüyor. Ayağını bastığı yere dikkat ediyor. Bir cesedin kafasına, karnına ya da bacaklarına basmak istemiyor. Ne zaman postalının tabanı bu uzuvlara bassa tökezliyor ve soğuk bedenlerin üzerine düşüyordu. Ölüler onu korkutmuyordu ama yine de bir ölünün dehşetli yüzüne uzun süre bakamıyordu. Ölülerin yüz ifadesi, muhayyilesini harekete geçiriyor, gaipten sesler duyuyordu. Anlamlı sözler değildi bunlar; bir fısıltı ya da inilti gibi anlamsız fakat insanı ürperten seslerdi. Bu seslerden kurtulmak için parkasına sakladığı konyağı zaman zaman yudumlardı. Yeni gelen ceset yığınına yürüdü ve en üstteki cesedin ceplerini karıştırdı. Yarım bir sigara paketi ve bir mektup buldu. Mektubu zarfı bile açmadan buruşturup fırlattı. Bunca zamanda pek çok mektup bulmuştu. Düşmanının dilini bilmiyordu, bilseydi yine de okumazdı. Özelini bildiği kişiyi düşman kabul edemeyeceğini sanırdı, oysa bu savaşta birini öldürmek için düşmanının farklı bir dile sahip olması yeterliydi. En üstteki ölüyü sürükleyip bir başka ölü öbeğinin üstüne çekti. Alttaki diğer ölülerin de ceplerini kurcaladı. Sigaralar, kibritler, konserveler, çakılar… Mektuplar hariç işine yarayacak her şeyi topluyordu. En alttaki ölünün parmağındaki altın yüzüğü çıkarmaya çalıştı, parmak şişmiş yüzük orada sıkışıp kalmıştı. Zorladı, iyice çekiştirdi. Bir inleme sesiyle donup kaldı. Ölü gözlerini zorla açıp askere baktı. Genç bir çocuktu, güzel yeşil gözleri vardı. Bilmediği bir dilde bir şey söyledi. Ne söylediğini bilmiyordu ama kötü bir şey olmadığını kalbinde hissetti. Ne yapacağını bilemedi. Bir sigara yaktı ve çömeldi, genç askeri seyrediyordu. Ölmemişti ama çok zamanının kalmadığını da biliyordu. Birbirlerinin yüzünde bir şeyler arıyor gibiydiler. Aynı dili konuşsalardı belki aradıklarını bulacaklardı sanki. Asker oflaya puflaya ayağa kalktı ve silahını çıkardı. Tereddütsüz vurdu genç askeri. Eğildi ve genç askerin yüzük parmağına tükürdü, yüzüğü evirip çevirip hareket ettirmeyi başardı ama yine de çıkmıyordu yüzük. Genç askerin bileğinden sıkıca tutup kendine çekti ve parmağı ağzına soktu. Dişleriyle sert bir şekilde yüzüğü parmağından sıyırıp aldı. Cesetlere basarak çukurdan çıktı. İşaretiyle bir dozer çukuru kumla doldurmaya başladı. Asker, tükürüklü yüzüğü parkasına sildi ve parmaklarının arasında tutup havaya kaldırdı. Nişan alırcasına kapadı tek gözünü. Diğeriyle yüzüğün içinden uzamına baktı. Huş’un gövdesindeki büyük bir gözle göz göze geldi.
Her göz bir ölümdür. Her ölüm bir sonuç. Sebep olanlar günü gelince görecek. Yeter ki aklından vazgeçsin.
Huşname / Farazi
Deli, gözlerini Huş’un gözlerinden korkuyla çekti. Bir süre öylece kalakaldı. Sonra sırtını ağaca dayayıp yavaşça bıraktı kendini. “Nefret” dedi. Söylediğini şüpheyle işitti, sonra “Kin?” dedi, sesi sual eder gibiydi. Cevapsız kalınca “İntikam?” diye yeni bir soru attı ortaya. Bilemedi. Her biri bir diğerinin sebebi ya da sonucuydu. Nedensellik içinde birbirine temas eden tüm duygular arasında kararsız kaldı. Gözlerini kapadı. Kim bilir Huş’un gözlerine bakıp neyi hayal etti de insanı felakete sürükleyebilecek duygular arasında ikircikli kaldı? Hangi hayali gerçeğe dönüştürdü? Neden sonra o sessiz eylemsizliğinden yavaşça sıyrıldı. Huş’un kucağından kalkıp ağır adımlarla parkın çıkışına doğru yürüdü. Bir anda durup bana çevirdi yüzünü.
Gören göz iflah olmaz, dedi. Ne hissettiğini ne sesinden çıkarabiliyordum ne de yüzündeki ifadeden. Bir Huş gibi soğuk ve donuk bakıyordu. Ne demek istiyordu bilmiyordum. Ben anlamsızlıktan anlam çıkarmaya çalışırken o çoktan sırtını dönüp parkın çıkışına doğru yürümüştü. Deli’ye bir an olsun imrendim. Bir insanın gerçekle bağını koparması ne büyük özgürlük. Tam da şimdi böylesi bir özgürlüğe ihtiyacım var. Gerçek, tüm zamanlar içinde en çok şimdiyi katlanılmaz kılıyor. Biliyorum, geçmiş şimdiyi nasıl zehrettiyse geleceği de aynı ölçüde zehirleyecekti. Şimdiden kaçmak için delirmek, kusursuz bir armağan olurdu benim için. Şimdiden ve de kati gerçeklikten kaçmak mümkün değil. Bir ağacın gözünde tüm bunları unutmak için canım dâhil her şeyimi gözümü kırpmadan feda edebilirdim. Huş ağaçları, gözlerini bana dikmişti. Yüzlerce gözün karşısında tedirgindim. Ürkek bir hayvan gibi kaçmalıydım, aksine korkunun çekiciliğine kapılıp yerimden kalktım. Bir Huş’un karşısında durdum. Tam karşımdaki kocaman göze, gözümü yaklaştırdım. Gözlerini-gözlerimizi-avuçlarımla siper edip baktım. Göz gözeyiz.
Genç kadın, bankta oturuyordu. İnkâr etmeyi bırakalı çok olmuştu ve nihayetinde isyan gömleğini çıkarıp atmış, çıplak ruhuna kabullenme kisvesini giyinmişti. Gözyaşları bu yüzden daha sakin akıyordu. Gururu kırılmıştı ama yine de kararlı bir duruşun ağırbaşlılığı vardı üzerinde. Kazağının yenini çekip kar gibi beyaz bileğine baktı. Damarlarında koyu bir nehir, dünyadan habersiz biteviye akıyordu. Bileğini avcunun içine alıp başparmağıyla uzun uzun ovaladı. İnce bir sızı ve sıcak bir akışı hissedecekti yakın bir geleceğin şimdisinde.
Bir daha görmeyi ummak, sonsuz bir şimdi içinde aklı yitirmekle mümkündür.
Huşname / Farazi
Dehşetle geri çekildim. Zihnim, muhayyilemin oyununa gelmiş olmalıydı. Başka türlü bir açıklaması olamazdı. Hafızam, kurguyu inşa etmiş ve bana bir fragman izletmişti. Bundan emindim ama yine de merakıma yenilip tekrar baktım göze. Ağacın beyaz gövdesinde kara bir leke gibi duran kocaman gözü daha yakından gördüm sadece. Biliyordum, bu kurguyu ben yarattım ve bir an olsun o korkunç an’a tanıklık ettiğimi sandım. Bu deliliğe alet olmak istemiyordum. Oradan uzaklaştım ve yüzlerce delinin gözlerinin önünden geçip parktan çıktım. Yeniden görene kadar iflah olmayacaktım.
Tunç Kurt
