
Yazın yaklaştığını havanın ısınmaya başlamasından çok dedemin rutin telaşından anlardık. Önce, geçen yıldan kalan boş çuvallar kömürlüğün yanındaki malzeme odasından çıkarılır, içleri köye götürülecek gerekli gereksiz eşya ile doldurulurdu. Bakliyat da olurdu içlerinde, hırdavat da. Yumuşak bir yorgan, sert bir çanta da. Bunların çoğu orada bulunabilecek şeylerken her sene aynı inatla ne diye kendine yük ettiğini anlamak istercesine bakardık çuvalların içine. Nedense birimiz sormazdık bunu, bir bildiği vardı elbette.
Evin en büyüğü, en tecrübelisiydi o. Yıllar, tatlı bir meltem gibi değil hoyrat bir rüzgâr olup esmişti üzerinden. Düştüğü yerden her defasında daha dik, daha güçlü şekilde ayağa kalkmayı bilmişti.
Henüz on beş yaşında köyünden kalkıp İstanbul’a geldiğinde, geride bırakılan anne baba kadar üç erkek kardeşin yükü de omuzlarına binmişti. Galata yakınlarında, sekiz kişiyle birlikte kaldığı bekar odasında, o ilk gece gözlerini tavana dikip ne düşünmüştü acaba? İçindeki korkuyu dışına taşırmamak adına nasıl bir mücadele vermişti?
Sabah Karaköy’de hamal sırasına girdiğinde, omuzlarındaki yüke eklenecek ağırlık gözünde büyümüş müydü? Büyüyüp de ela gözlerinden akan iki damlaya dönüşmüştü belki. Sırtına yüklenen ilk yük neydi dedemin? Hangi yükün hamalı olmuştu genç yaşında?
Şimdi de çuvala bir ayna yerleştirmeye çalışıyordu işte. Ne annem ne de dayım durdurabildi onu. Tuzla buz olur yolda, dediler. Bunca yılın çerçeve ustasına ayna dersi veren evlatlarına sitemli bir bakış atıp işine kaldığı yerden devam etti. Böyle zamanlarda sıkıntısını neyin dağıtacağını bildiğimden, arkasından sarılıp yanağına bir öpücük kondurdum. Yüzünde beliren ve kanımca en çok ona yakışan gülümseyişle dönüp sarıldı. Torun olmanın hazzıyla dede olmanın keyfi nasıl güzel birleşir, bunu bir tek biz biliyorduk.
Köy, uzak ve gidilmesi güç bir yerdi. Kilometrelerle hesap edince böyle olduğunu söylüyordu büyükler. Oysa ben, kardeşim ve kuzenlerim kendi hayal dünyamızda çabucak varıyorduk oraya. O yaz günü de yol boyu uyuduğumuzdan nasıl vardığımızı anlamamıştık. Önden koşup dimdik merdivenleri bir solukta çıktık. Taşınmasına yardım ettiğimiz çuvalları, içinde ne olduğunu bilmiyormuşçasına heyecanla açmaya başladık. Açık kapıdan içeri birkaç sivrisinekle birlikte köylülerin şen sesleri doluştu sonra: Hele hoş geldin Mehmet Ağa!
Dedemin unvanı değişiyordu birden, ağa oluyordu. Ağa ne demekti? Küçük kuzenimin sorusuna cevabım hazırdı: Herkesten güçlü, herkesi yenen.
Kuzenim tatmin olmuş halde çuvalların içine dalıyordu tekrar. Çocukluk sanki meraktan ibaretti. Geleceğin merakıyla kıvrılan zihinlerimiz, içeride debelendikçe debeleniyordu. Sonraları hatırladıkça güleceğimiz durumlar içinde olduğumuzu o gün söyleseler inanmazdık elbette. Sonrası ya da öncesi değil şu an önemliydi bizim için. Şu an eğleniyorsak, gülüyorsak, karnımızı doyurup sokağa fırlıyorsak her şey yolunda demekti.
Çuvalların dibinde peçetelere sarılmış olan şeyler de neydi? Dedem etrafını özenle bantladığına göre önemli olmalıydılar. Para olabilir ya da altın, dedi kuzenim. Öyle olsa cebinde taşır dedem, buraya neden koysun? Abimin cümlesi mantıklı gelmiş olmalı ki hep birlikte sessizliğe gömüldük. Çuvalların dibinden alıp tahta masanın üzerine bıraktığımız bu gizemli küçük paketlerin merakıyla oturduk yer sofrasına.
Sofrada ne yoktu ki. Taze süt, süzme yoğurt, tandır ekmeği, çökelek, bal ve tereyağı. Kimler tarafından ne ara getirilmişti bunca şey? Köy demek yardımlaşma, paylaşma demekti. Bir anda kurulan sofranın lezzeti de bereketi de başkaydı.
Karnımızı doyurup Kanatlı’nın meydanına atardık kendimizi. Üç evden müteşekkil bu arsaya “Kanatlı” denilmesinin bir nedeni vardı. Yıllar önce dedelerimizin dedelerince yapılan ve arsayı köyden ayıran büyük bir kapıdan girilirdi buraya. İki büyük kanatla açılan ve geleni buyur eden, gideni hoşça yolcu eden bu iki kanattan sebep zamanla “Kanatlı” adını almıştı. Köyden biri buraya gelecekse geri dönüp evde kalanlara, ben Kanatlı’ya gidiyorum, derdi. Anneannem, annem, teyzem, yengeler ve kızları “Kanatlı’nın kadınları” olarak bilinirdi. Biz de çocuk aklımızla kendimize “Kanatlı’nın çocukları” lakabını takmıştık. Sonuna bir ekleme daha yapacaktık artık: Mehmet Ağa’nın torunları.
Şehirde daracık sokak aralarında oynadığımız oyunlar bu büyük meydanda şenliğe dönüşürdü adeta. Alan öylesine büyüktü ki attığımız topun Kanatlı’yı aşması demek, oyuna uzunca bir ara vermek demekti. Topu kaçıran, geri getirmek zorunda olsa da onca yolu göze alamayanlar birbirini şeker rüşvetiyle kandırırdı. Çocukluğun o kanmak için bahaneler arayan saflığında, dilimizde şeker tadıyla dönerdik geri.
Oyunun sonunda herkes yorgun düşmüş halde merdiven basamaklarına çökmüşken yukarıdan dedemin sesi duyulurdu: “Kim benimle Kavaklık’a geliyor bakalım?” Hep bir ağızdan verdiğimiz “Been,” cevabından memnun olan dedemin ardı sıra dizilirdik yol boyu. Kavaklık, köyün dışında, mezarlığın tam karşısındaydı. Kavak ağaçlarının hep bir uyumla dizildiği o yerde, huzurlu bir sessizlik karşılardı bizi. Ilık yaz rüzgârıyla salınan ağaçlardan göğe yükselen o tını, bugün bile kulaklarımda. Çocukluğumuzun büyülü müziğiydi bu, Tanrı’nın eliyle çalınan. Gözlerimizi yumup da o sese kulak kesildik mi bu dünyanın dışına çıkardık. Bambaşka bir alemde, bambaşka insanlara dönüşürdük birlikte. Güzel bir uykunun ninnisi gibi tatlıydı o ses. Özellikle ağaçlardan birinin gölgesine sırtüstü uzandınız mı, sesin güzelliğine görsel bir şölen de eklenmiş olurdu.
Kavak ağaçları hep birlikte ıslık çalıyor sanki. Kuzenim tezimi çürütmek istercesine atıldı: Daha sen ıslık çalamıyorsun, ağzı olmayan ağaç nasıl çalacak? Uzatabilirdim; laf ebesiydi ya lakabım oracıkta birkaç cümleyle inandırabilirdim onu bu ıslığa. Dedemin tok sesi, sohbetimizi bir bıçak gibi ortadan ikiye böldü: Ona “gazel” denir çocuklar. Bilir misiniz gazel nedir? Daha önce hiç duymamıştık bu kelimeyi. Daha önce duymadığımız pek çok şeyi dedemden öğrenmiştik. Yine aynı şekilde atıldık: Nedir?
Müziktir gazel. Siz deyin ıslık, ben diyeyim taksim. Taksim, dediğin bizim orası değil mi dede? Abimin tepkisiyle kocaman bir kahkaha, dedemin ağız boşluğundan çıkıp Kavaklık’ın en uç köşesine kadar ulaştı. Şaşkınlığımız bir kat daha artmıştı, aynı ağızdan çıkacak cümlelerin merakıyla olduğumuz yerde doğrulduk. Müzik taksimidir o, elbet bir fasılda kulağınıza değecek. Bir büyüyün hele.
Böyle deyip sustu. Sonra cebinden peçetelere sarılı o şeyleri çıkardı. Bantlarını özenle açıp, genişçe bir toprak parçasının üzerine serpmeye başladı. Önceden çapaladığı toprak kokusunu salmış, kendisine hediye edilen tohumlara teşekkür ediyordu sanki. Domates, salatalık, biberlerin biz şehre dönmeden yetişeceğini söylemişti dedem. En uslunuz ilk çıkanı alır. Buna sevinsek de aklımız çuvallar açılırkenki tahmin oyunumuza kaymıştı. Kıkırdayan kuzenim sırrımızı ele vermişti bile: Dede, biz o tohumları altın sandık. Öyledirler yavrum, öyledirler. Unutmayın bunu.
Dedemin sulama işi bittiğinde ve ayaklarına geçirdiği sarı lastik çizmeler de sudan nasibini alıp temizlendiğinde artık eve dönme vakti gelmiş demekti. Kavaklık’ın sürgülü demir kapısını kapatma görevi bende olduğundan, herkesin tek tek çıkmasını bekledim. Dedemin yorgun sesine eşlik eden, işini hakkıyla yerine getirmiş insanlara mahsus o huzurlu bakışını unutamam. Bir ağacı tohumdan yetiştirmeyi, evlat gibi sahiplenmeyi, toprağın o anaç yanını ve almadan vermeyi görev bilen bilgeliğini ondan öğrendik. O akşam üzeri Kavaklık’tan eve doğru yürürken zihnimi kurcalayan kelimenin merakıyla yanına yanaştım. Ela gözlerine, dokunduğu ağaçların gölgesi düşmüştü sanki. Cevap aramaktan vazgeçip koluna girdim. Kalan yolu dilimde bir ıslıkla tamamladım. Yıllar sonra dedemi köydeki en büyük çam ağacının gölgesine yatırırken, gözüm mezarlığın karşısındaki Kavaklık’ın açık kapısına ilişti. Defin işlemi sonrası dağılan kalabalıktan sıyrılıp sürgülü demir kapının yanında durdum. Değişmeyen tek şey onların sesiydi sanki. Haziran yağmurunun da eşlik etmesiyle çocukluğumun ıslığı büyüdükçe büyüdü. Bu kez kapıyı kapatmadan kalabalığın peşinden eve doğru süzülürken, yolun kalanını dedemsiz yürüyecek olmanın sancısıyla kavakların gazeline kulak kesildim.
Esra Özdemir Demirci
