Deniz Tarsus

Cümle azam isyanda;
Kuşlara, yapraklara dönmüşüm;
Kuşlara,
Yapraklara.

Orhan Veli Kanık

Çocukluk günlerimi hatırlamak istiyorum. İstiyorum olmuyor. Annemi çok özledim. Erkek kardeşimi de. Buraya yazarsam gülümsemeleri geri gelir mi, sesleri. Ben çocukken hep mırıl mırıldı ev. Pıtrayan yağmurun buzlu sabahı. Çiy yemiş enginarın toprak kokusu. Altı delik çaydanlığın közlenmiş oduna cız cız akıttığı demirli su. Badem kabuğuna kızgın kırık dişim. Ahmakıslatanda yumurtasını kıran titrek yavru. Soğuk geçecek kışın habercisi Öksüzoğlan’ın yaban kökü. Koca annenin kovalayıp durduğu Çinçilla’nın nar kabuğunda bıraktığı diş izi. Durdurulamaz bazısı. Durdurulmaz. Zeytin ağacıyla kalakaldım. Dünya ters döndü. Durdu da. Kaldı da. Gök yeşil. Yer mavi. Gitsek.

Bizim evde yaşamak çok güzeldi. Mutlu çocuklardık. Annemden korkardık aslında ama çok severdik de. Bize gülümsesin, güzel söz söylesin diye etrafında fır dönerdik. Babam yapısı gereği daha sakin, güler yüzlüydü. Bazen annemden kaçıp babama sığınırdık. Köydeki diğer evlerden uzakta, daha geniş bir tarlanın içindeydik ve büyükçe bir evimiz vardı. Dört kardeştik. İki iki bölüşmüştük odaları. Ben erkek kardeşimi seçmiştim. Ona pek güzel ablalık ederdim. Aramızda dokuz ay vardı, beni doğurduktan hemen sonra annem tekrar hamile kalmış. Aynı kundakta yatmışız. Aynı memeyi emmişiz. O da boğmaca olmuş benim gibi. Öleyazmışım, annem öyle derdi. Mosmor kesilmiş atmış suratım. Ebe bana bakıp bu çocuk yaşamaz, demiş. Köyün doktoru allem etmiş kallem etmiş nefesimi açmış. Bir sabah bir de bakmışlar ki mışıl mışıl uyuyorum, morluğum geçmiş. Pespembe oluvermişim. Süt koka koka uyumuşum günlerce. Annem beni ve kardeşimi çok emzirmiş. Sakat kalırız diye korkmuş fakir. On bir yaşına basmıştım ama evin enikleriydik hâlâ. Çelimsiziz diye en çok et bizim tabağa konur, en çok ceviz bal bizim önümüze sürülürdü. Ablalarımız da bizi hep kıskanırdı. Olsun. Böyle böyle yaşar giderdik.

İki büyük ablam evin diğer işlerini alırdı, biz de mutfağı öğrenmiştik erkek kardeşimle. Ablalarım odun kırar, sığırı eşeği sürer, dağda koyun gezdirir, bostanlığı sular, çapalardı. Onları güç kuvvet gerektiren işler yaparken görünce annemin omuzları dikleşir göğsü kabarırdı. “Benim kızlarım güçlü olacak, erkek eline bakmayacak,” der böbürlenirdi. Kendimi çolak görür gizli gizli ağlardım. Ablalarım gibi olmak isterdim. Olmazdı.

Mutfağın ön kapısı verandaya açılırdı. Geniş vadilik. Büyülü bahçemiz. Pek güzeldi. Hemen önde çiçekli bostanlığımız vardı. Toprağımızın yağmurla çıkan o yıldız kokusunu sebzenin içinde duyardım. Bostanlığın devamı servi, çınar, zeytin, kavak. Peş peşe ardınca. Köye giderdi o yol. Mutfak penceresi de vadiliğe bakardı. Ben mutfağın yarı aydınlık ışığında küçük penceremizin baktığı manzarayı pek sever, bulaşıkları yıkar yerleştirir ya da yemek yapardım. Yan kapıdan çöpleri çıkarırdım. Sebze sapı, yumurta kabuğu, meyve çekirdeği. Birinin midesinde son bulurdu yolculuk mutlaka. Ya sığırda ya koyunda, tavukta, kuşta, karıncada. Tavukları hiç sevmezdim. Kakaları ekşi ekşi kokardı. Koca anne döşekte iki büklüm yatarken aynı öyle çürük çürük kokmuştu. Burnundaki iri kırmızı siğil. Yağmurlu havalarda siğilinin sızım sızım sızladığından yakınır, anneme eziyet eder, merhem sürdürürdü. Çok eziyet ettiğinden olacak, öldü sonra.

Sabahları okula giderdik. Öğlene kadar. Tek göz odada bütün sınıflar hep birlikte okur öğrenirdik. Öğleden sonra okulumuz bitince evdeki işlerimiz başlardı. Akşamları kardeşimle ders çalışır oyunlar oynardık. Mum ışığında. Geceyi pek sevmezdim. Yaz geceleri başkaydı ama. Kolay kolay eve girmezdik. Yaz aylarını çok severdim. Günler daha uzun, geceler gündüz gibi. Hava kararınca evden çok uzaklaşmadan oyun oynamamıza müsaade edilirdi. Bazen verandada uyuyakaldığımda karanlık gölgeler bizi ele geçirirdi kabuslarımda. Nefes nefese uyanırdım. Annem ne zaman beni kan ter içinde nefes alırken görse boğmaca olduğum günler aklına gelir evhamlanırdı. Koşup oynamama izin vermezdi. Bu hayat böyle. Koca annenin dediği gibi, ne olacaktı başka, hayat işte kızancağızım.

Bir gün geldi, dirlik bozuldu. Köyde bir telaş tedirginlik aldı başını yürüdü. Taşlar, kuşlar, ağaçlar sessizleşti. Herkes ürkek. Öğretmenin aklı başka yerde, bize kitabı sesli okuturken pencereden dışarı dalıp gidiyor. Sanki birinin gelmesini bekliyorduk. Meydan insanla dolu ama köy terk edilmiş gibi. Kahvede büyükler fıs fıs konuşuyor. Tuzağa düşmüş hayvan korkusu. Babam köyle kasaba arasında git gel yapardı. Hem bizim toprağımızın hayvanımızın mahsulünü hem de köydeki akrabanın hasadını götürür satardı. Kasabadan döndüğü günün akşamı yemekte elleri tir tir titrediğinden çatalı düşürdü. Sonra da yemeği yarıda bırakıp bahçede tütün içti. O gece biz yattığımızda annemle babam bütün gece konuştu. Tam uykuya dalacakken annemin bağırışıyla uyandım. “Gidelim!” dedi. Öyle olunca erkek kardeşimle yataktan kalkıp aralığa çıktık. Sessizce. “Madem öyle gidelim!” dedi. Babam reddetti. “Bunca uğraş didinden sonra koca annenin toprağını bırakıp gidecek değiliz. Öyle kolay mı korkup kaçmak!” “Hadi ordan! Kolay tabii. Cesaretin varsa korkar kaçarsın.” Babamın sessizliğinde ocakta yanan odun çatırdadı, hepimiz irkildik. O gece karanlık gölgeler yine geldi. Kabus oldu. Erkek kardeşime sarıldım. O da bana. Uyumadık. Sebebini bilmesem de gitmek istiyordu içim. Denize. Ormana. Gitsek. Gitsek.

Birkaç gün sonra. Bahardan yaza geçilecek artık. Yeşilin payam kokusu havada. Çiçekli ağaçlar göğermiş. Otlar dağlardan göçüp gelmiş gibi. Hepsi tek tek müsamere dansı edecek bana. Ablalarımın, annemin, babamın gündelik işleri bitmiş. Yorgunlar ama olsun, o günlük bize kalanla mutluyuz. Mırıl mırıl konuşuyorlar verandada. Yemek pişmek üzere. Hayatımın son mutlu anı. Erkek kardeşim yanımda. “Hadi sen de çık bahçeye. Ben getiririm yemeği.” Orman, rüzgâr, su, kuşlar güneşi uğurlamayı unutmuş sanki hepsi saklambaç oynuyor. Ortada yoklar. Suspus. Havada sadece yeşilin büyülü kokusu. Güneşin akşam ışığı dağların ardında. Bulutlar yankı yankı üstümüzü kaplamış. Biraz sonra yağmur pıtradı. Gök kızardı. Vadiliğin sonundaki ağaçların arasında dolanan bir küçük gölgeye takıldım. Tilkiye benziyor. Burnu uzunca. Zaman durdu. Zaman durdu. Mutfaktaki saatimiz tik tak demeyi kesti. Ellerim hafifledi. Yüreğim feraha çıktı. Saçlarım havalandı. Ayaklarım havalandı. Adım attım, havada su gibi ağır ağır dalgalanıyorum. Canım yürümek istedi. O gölgeye uçmak koşmak. Dokunduğum anda büyüyüp kocaman olacakmış gibi duran tilkiye binmek. Annemin dediği gibi. Gitsek. Çok uzaklara gitsek. Denize. Tuz kokusuna. Erkek kardeşimle en sevdiğimiz oyun, “uyanıklık rüyası.” Onun gibi.

Her şeyi bırakıp dışarı çıktığımı hatırlıyorum. Verandada annem, babam ve üç kardeşim uyuyor. Mışıl mışıl. Neden uyuyorlar? Oturdukları yerde hem de. Uyuyakalmışlar. Çok güzeller. Onlardan gözümü alamadım. Yağmur bastırdı. Yeşilin kokusu arttı. Burnum sızlıyor. Koca annemiz yaşasaydı keşke. O uyumazdı. Uyuyormuş gibi yapardı. Zamanı yavaşlatmak için. Ölümü kandırmak için. Bahar yağmurunda tombul tombul havada süzülen damlaların arasında zıplayarak koştuğum anda ayaklarım yerden kesilirken topraktan kopmaktan korkarak ama bir yandan da uçmak isteğiyle yanıp tutuşarak ağaçlara gittim. Masaldaki iyi kalpli bahar cadısı gibi. Yağmur hızlandı. Sağanak vurdu tarlayı. Koca toprakta ıslanmadık yer bırakmadı. Öyle fena bastırdı ki toprağın suyu emecek vakti olmadı, su göllendi. Sonrası çok kötü. Bir anda gökyüzü fer attı. Bir anda. Yıldırım şimşek gibi bir şey patladı. Kılıç boynumdan girip belimden çıktı. Bedenim beyaz ışıkla kaplandı. Ağrıyla otların üstüne yığıldım. Yanıyorum sandım, duman çıkıyor üstümden. Kulaklarımın içinde zil çalıyor, çın çın. Anneme seslenmek istedim. Hiçbir şey duyamadım. Ağzımı açtım, bağırdım mı? Bilmem. Kalbim ağrıyor, elimi ayağımı sızı delip geçiyor. Öleceğimi düşünüp gökyüzüne baktım. Çok küçükken. Köyde Saki amcaya yıldırım düşmüştü. Bacakları tutmuyordu. Zor nefes alırdı. Derisine işlenmiş yıldırım çiçeği vardı. Duyunca çok merak etmiştim. Adamın yanına gidelim diye ağlayıp zırlamıştım. Gittik. Kolunu göstermesini istedim. Annem çok utandı, “Gerek yok, yorulma Saki amca,” dedi. Annemi umursamadı. Üstündeki kazağı çıkarıp sırtını döndü Saki amca. Boynundan başlayıp sırtına inen kocaman bir yıldırım işareti vardı. Yıldırım, gökyüzündeki resmini adamın üstüne çizmişti. Görünce büyülenmiştim. Ertesi gün bahçede oyun oynarken odunun külüyle erkek kardeşimin koluna sonra da kendi göbeğime yıldırım çiçeği çizmiştim. Annem kızmıştı, çok kızmıştı. Banyo yaptırmıştı. Ben çok ağlamıştım yıldırım çiçeğimi sildi diye. Adam kısa bir süre sonra öldü. Annem yıldırım çiçekli adamın arkasından, “Zaten çok yaşamazdı, yazık, şansı yokmuş. Ne yaparsın,” demişti. Yıldırım düştü diye ben de mi ölecektim?

Yağmur yağmaya devam ediyor. Kollarım avuçlarım açık öylece toprağın üstünde yatıyorum. Göğe bakıyorum. Yağmur damlalarından biri gelip avucumun içine damlasın. Elimi kaldırdım. Avucumun içinde bembeyaz bir ışık köpürüyordu. Bu da nesi? Koluma yol alan damlayı izlerken aniden kör kuyu bir düşün içinde kendimi buluverdim. Suyun tüm geçmişini baştan sona izledim. Avucuma düşene kadar geçen zamanı. Tüm zamanı. Tüm alemi. Ta en başından. Bu olanaklı mı, mümkün mü? Mümkündü.

Önce zifiri karanlık. Bu nasıl akıl. Hiçbir şey göremesem de karanlıkta olduğumu parçacık ışık belirene kadar anlamıyorum. Yok. Bir yerde ışık fişekleniveriyor. Karanlığı hüzme hüzme deliyor. Akmıyor, yayılıyor dört tarafa. Ne de güzel. Ne de berrak. Bir şey derinlikte kaynıyor. Kaynıyor dışarı taşmak istiyor. İçeride. İçerisi ne, dışarısı ne. Koca boşluk. Ey dolmak istiyor. Görmek yok, his var. Arzusu. Öyle bir istek ki içinde yaşamak tutkusu barındırsın. Sonra kaynayan şey kabına sığmıyor biriksin biriksin taşıyor onu çevreleyen şeyden daha büyük bir varlığa. Yok nerde, boşluk kabına sığmıyor o da git gide koyulaşıp kararıyor. Yaşam kabına sığmadıkça büyüyor. Altın yapraklı mübarek kayın. Ardından kopuyor. Parçalanma. Ufalananlar büyümeye başlıyor. Kaya taş bildiğin, ışık yayıldıkça büyüdükçe. Hey gidi. Taş dediğin nefes almaz sanırsın, yok, yalan. Biz bilememişiz. Göremezmişiz. Doğarmış, büyürmüş, nefes alırmış, ağlarmış, mutlu olurmuş, aile olurmuş, ölürmüş. Meğer. Ya. Kaya parçaları gözümün önünde büyüdü. Büyüdükçe güldü, ağladı, aile oldu, doğurdu, doğurduğunu öptü. Yaşadıkça içi kaynadı. Kaynadıkça köpürdü taştı. Öyle de çoğaldı. İçinde ateş olan her şey yaşarmış. Ağladığı zamanlar oldu. Toprak, içi soğuyup ağladıkça yağmur dağıtmış. Ağladıkça. Duman duman dağılmış. İçindeki ışık bazı bazı gözyaşı düşürmüş. Ta o zamanlardan bu fezaya mirasmış meğer yağmur.

Işığın mirası o an avucuma düştü. Bütün o geçmişi izledim rüya gibi. Gözlerim açık. Yine göğe bakıyorum. Hâlâ yerde yatıyorum evin önünde. Avuçlarıma baktım sonra. Ayalarım parlıyor. Yıldırım içime düştün de bana ne meleke aksettin? Ya bulut ya feza. Yıldırım şimşek ne yaptı bana. Dokunduğum şeyin geçmişini gördüm. Avuçlarımı sıktım. Sıktım. Sıktım. İçindeki ışık, azalmak ne mümkün, daha da çoğaldı.

Biraz sonra kulağımda çalan ziller durdu. Evimizden tarafa bakabildim. Tanımadığım adamlardan biri bahçedeydi. Tüfeği doğrultup erkek kardeşime ateş etti. Tüfek patladığı anda kardeşim yere yığıldı. Yıldırım vurduğunda çıkan ses aynı. Ve ışık ortalığı kapladı. Çok bağırdım. Yerden kalkabilsem. Doğrulmaya çalıştım, bacaklarım tutmuyor. Yeni doğan buzağılar gibi. Yavaş yağan yağmur altında silahtan çıkan pis mermi hepimizi hasta ediyordu. Hepimizi. Dağları, taşları, ağaçları, suyu. Kardeşimi vuran adam sesime döndü. Benim olduğum tarafa yöneldi. “Orada biri daha var.” “Çocuk mu, tam göremiyorum.” “Onu da alın gelin. Kaçmasın.” O sırada bacağımdan bir şey beni sarıp yakaladı. Toprağın altına çekti. Kara koyu karanlık. Aziz.

Öldüm mü? Ölmek kötü değildi. Annem öyle söylemişti. Koca anne ölürken çok korkmuştu. Koca anneyi gömerken, “Ama korkmaya gerek yok aslında,” demişti annem. Ölen insan göğe kalkarmış. Gök karanlıktan korkmazmış. Gece de olacak, paşa paşa güneş de doğacak. Tahtaya vurup, “Korkulacak bir şey varsa o da kanlı canlı gömülmek,” demişti. Ben diri diri mi gömülmüştüm? Toprağın soğuğunda kalbimin ağrısı çoğaldı. Etrafa dokundum, ıslak. Bizim toprağımız mı, tadı aynı. Koku da. Ardından erkek kardeşimi, annemi, babamı ve ablalarımı düşünüp ağlamaya başladım. Hepsini öldürmüşler midir? Kimdi o adamlar? Ne suçu vardı kardeşimin? Neden kan aktı öyle? Ben neden yürüdüm dışarı, kalsaydım. Kalsaydım. Neden gittim.

Şimdisi karanlık. Islak oyuğun içinde iki büklüm yatarken tir tir. Nerede olduğumu anlayınca bağırmaya ağlamaya başladım. Diri diri girmiştim karanlığa. Kim nasıl aşağı çekmişti beni, nasıl kara büyü bu? Gözyaşımı silerken her yerim toprak. Çıkış yolu için karanlıkta etrafı yokladım. Babamın ocağı yakmamız için emanet ettiği asker çakmağını hatırladım. Çıkarıp yaktım. Nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Sonra bileğimdeki izi gördüm. Yıldırım çiçeği bana da işlenmiş. Kazağımı çıkardım. Çakmağı tekrar yakınca derime çizilen resmi gördüm. Çok güzeldi. Çocukken kömürle yaptığım yıldırımın aynısı. Ancak göğsümde koca bir delik. Toprakta kımıltı oldu. Beni kurtarmaya koca annenin ruhu gelmiş olabilir mi? Ayaklarımın altında bir şey hareket etti. Kalın bir halat bacaklarımı yakaladı. Belime kadar sardı. Kollarımı da. Çakmağı düşürünce yine karanlık oldu. Çırpınırken incecik iğnelerin derime saplandığını hissettim. Beni emmeye başladı. “Yazık bir çocuk,” dedi içimde bir ses. Debelenmeyi bıraktım. Kulaklarımla duymuyordum sesi. Kanımda, etimde, kemiğimde yankılanıyor. Bu ses kibar konuşuyor ama kükrerken. Nehrin esintisi gibi içime soğuk üfürüyor ama alevle. “Kimsin, nesin!” diye bağırdım korkup. “Seni boğup öldürecek olan kollarımı mı soruyorsun?” Ağlamaktan yorgun düşmüştüm, başım zonkluyor. “Şansına küs. İnsanlara yem olacaktın. Seni ben avladım.” Bir daha sordum, “Nesin sen?” Kollarımı belimi bacaklarımı sıkıyor. Çok güçlü. Çok güçlü. Nefes alamıyorum. “İllaki isim mi zikredelim? Peki. O zaman ben dev bir yılanım.” Lafının ardından kahkaha attı. Mosmor olmuştum. Son bir gayretle, “Sen yılansan, ben gökyüzüyüm,” dedim. Göğsüm patlamak üzere. “Bu ne densiz hoyrat bir insan evladıymış. Bu ne kibirmiş. Suyun da berraktı halbusem. Sen kim oluyorsun da gökyüzüyle kendini bir tutuyorsun a bileksiz!” “Beni bırakırsan sana göklüğümü kanıtlarım.” Bu lafımdan sonra beni sıkan halatlar gevşedi. Gevşeyince öksürmeye başladım. Her yerim ağrıyor. Yavaş yavaş durdu öksürük. “Kimsin?” dedim tekrar. “Köklerinde gizlendiğin ağacım. Açım çok açım. Tohumlarım besin ister. Seni kendime ayırdım. Suyunu sıkıp emeyim. Çürütüp eriteyim. Suyun temiz hâlâ. Bir insana göre. Civara kötülüğün yokmuş. Hayret.” “Ailemi görebiliyor musun? Kaçabildiler mi?” “Bu bahçedeki bütün kardeşlerimi bir bir kesip öldürdünüz. Ben de sana ölümü göstereyim, gel,” dedi ağaç. Derimin içine soktuğu köklerde başka bir düşe saplandım. Ağacın kökleri gözlerim oldu.

Toprak sıkıştırır, boğar sanırdım, yok. Denize girmek gibiymiş. En yüksek dağa tırmanmak gibi. Fersah fersah aştık. Ağaç kökü beni belimden tutup uçurtma gibi uçurdu. Büyük ablamın kitabındaki koca dalgaların içinde yol alan küçük kayık resmi gözümde canlandı. Kök, toprakta hızla ilerledi. Hızla. Yılan, solucan, böcek, fare yuvası. Tavşan biz yanından geçerken korkup kaçtı. Evin önüne geldiğimizde kök topraktan sıyrıldı. Bütün ailemi öldürmüşler. Bedenlerini evin dışına yuvarlamışlar. Üst üste. Erkek kardeşimin korkuyla gerilmiş kanlı suratı. Soğuk toprak. Bembeyaz yüzü. Yanağı toprağa bulanmış. Hemen önümüzde duruyor. Çağla gibi yeşil gözleri açık. Açık. Minik dişleri. O sırada adamlardan biri ateşe verdi hepsini. Alev aniden harladı. Ailemi kucakladı. Cayır cayır yanıyorduk. Cayır cayır. Bir süre bakakaldım. Sonra. Kokularını aldım. İnsan yanarken nasıl kokar eti? Bilen var mı? Yangında yanan bilir. İzlemek istemedim. Devamını. Kolumu sarıp derimin içine giren ince kökleri koparmak için çırpındım çığlık çığlığa. Daha fazla. Yazık bir çocuk. Yazık bir çocuk. Ağacın dediği doğru. Kovuğun içinde bir yandan toprağı yumrukluyor bir yandan ağlıyordum. Erkek kardeşimin ne suçu olacaktı. Ya zavallı annem? Babam, ablalarım. Ailem.

“Beni hemen öldürme,” dedim ağaca. “Seni hemen şimdi burada öldürmemek için bana bir sebep ver. Açım. Tohumlarım aç. Ağlıyorlar. Bak. Dinle.” İçime yayılan geniş ailenin uğultusu. Belki binlerce tohum ağlıyor yan yana. Üzüldüm onlara. Çok üzüldüm.” Öldür beni, izin veriyorum, söz sana. Em bütün suyumu. Bu acıyla yaşanmaz zaten ağaç. Bütün ailem öldü. Ağzımın tadına kan dolandı. Ama hemen ölemem de. Birinin yas tutması gerek. Ben seçilmişim madem, feza beni seçmiş, sen de izin ver ağaç.” “Feza ne alakaymış, kendini ardıç mı sandın yazık çocuk. Hani neymiş göklük? Ne halt yedin, ebem kuşağının altından mı kaydın da dürüldün?” “Yıldırım indi üstüme, bak çiçek de şahidim,” deyip göğsümü açtım. Çiçek damar damar kolumda nakşediyor ne var ki göğsüm hâlâ delik. Parça parça dökülüyor içim. Acı, acı, sızı. “Mübareğin ya işi, göğermiş senden toprağa. Yazık çocuk, senin göğsünü seçmiş, vurgun vuruvermiş, acımamış. Ama ne de güzel şekille boyamış. Tıpkı ben, tıpkı su, tıpkı gök.” Sonra ağaç şenlendi. Bir bağırış bağırdı, titredi kemiklerim. “Ay, Güneş! Ay, Güneş! İştahım kabardı! Seni bir güzel sıkıp içeyim. Yetti yazık çocuk!” Ağacın kökleri bir anda şahlandı. Açlıkla bilendi. Gövdeme yeltendi. Belimi anında kavrayıp sıktı. Kökü tuttum panikle. Avuçlarım şavkıdı bir dolu ışıkla. Fezaya dolduk ağaçla. Avucuma dokunduğu an. Kök. Geçmişe koyulduk. Uzuun ipli bir salıncak gibi. Ta bir uçtan bizi salıverdiler. Öyle bir düşüş düştük ki içimiz eriyik eriyik. Çok eski zamanlara savrulduk. Ağacın koca annesinin devrine.

Topraklar toprak iken. Bir dünya var amma böylesi görülmemiş. Suyun altından baksan su, ta göğe çıksan da her yerleri uçsan dolansan yine su. Tek bir kuru yok ola. Kayalar çok ağlamış olacak, her yeri su basmış. Fırtınalar kopuyor. Dalgalar hele. Böylesi görülmemiş. Bir dalga başını çıkarıyor. Heybetine sürüne sürüne tüm diyarı dolaşıyor. Tüm tabiat suya yenik. Üstünde varsa yoksa gök. Gün ve gece, Güneş’le Ay. Sonra suyun altında çok derinlerde bir canlı türüyor. Küçücük mini minnacık. Renksiz şekilsiz. Suda öyle dolanıyor.

Sonra bir gün geliyor yeşil renge bürünüyor. Pislikleri içine çekiyor, suyu pek güzel derliyor. Ama gezmeyi de pek çok seviyor. Bir oraya bir buraya. Yorgun düşene kadar. Yorgunluktan ölesiye kadar. Ölene kadar. Sonra gün oluyor, gece geliyor ki sular yavaş yavaş çekilesiye. Bu küçücük etli diri gezenti mahlukat karaya kuruya tırmanıyor. Çok dolanmak bütün alemi görmek. Bu mahlukatın bilgeliği hiçbir canlıda yok oğlu yok. “Ben kurulayım kuruya. Vakit o vakit. Yetti suyu, yetti dalgası, yetti diyarı. Vakit o vakit,” diyor. Yeşil damarlarını seriyor pek güzel güneşe. Amma sudan vazgeçmek öyle kolay mı, denizin, suyun müptelası. Alemin tümü he deyince öyle bırakılır mı? Kurulduğu toprağın altında su sesi duyuyor. Suya denize hasretlik çok artınca tüm çıkıntılarını saplıyor bu sefer toprağa. Hani ya nerede bu su? Suda diyar diyar çok dolandık varsın bu sefer toprağın altında dolanalım. Öyle olunca bu yeşil mahlukat kökler uzatıyor, yuvası belliyor kuruyu ve içinde gizlenen denizi. Zaman içinde ağaç olayım diyor. Bu mahlukata özenen tüm yeşiller toprağa saplıyor kendini. Ahiri deniz sevdasının ardından güneşe toprağa seriliyor her biri. Ancak su, deniz açlığı hiç tükenmiyor. Hiç.

Ağaçla bir, aynı düşle uyuduk, aynı düşle uyandık. Ağacın ta koca annesini gördük. Sonra da has güne geri geldik. Avuçlarım alev alev zonkluyor. Kalbim içim kan dolu. Burnumun içine sinmiş insan etinin yanık isli kokusu. “Sen ne efsunlu bir veletmişsin. Ne biçim zatsın! Bana te geçmişi verdin, içime koydun. Hey gidinin alemi. Kim desin, köküne bir insan evladı gelip sığınacak, sana alemin alimini ataların atasını gösterecek.” Ağaca konuştum. “Sen beni yiyip bitirmeden evvel. Son kez evimi göstersen ya bana.” “Hay hay, emrin olur yazık çocuk. Sen iste alemi gezelim.” Ardından incecik kökler derimin içine nüksetti. Ağacın kökleri gözlerim oldu. Toprağı arşınladık, estik geçtik. Işık gibi kaydık karanlıkta. Sonra bir çatırtı koptu. Ezbere biliyor olacak, yarıktan sıyrıldık, evin temelini aştık. Zemindeki tahtayı oynatınca evimizin içini gördüm. Bir daha göremeyeceğim için doya doya baktım evimize. O sırada karanlık gölgelerden biri içeri girdi. Hava iyice kararmış olacak. Adam kibrit çaktı. Yere attığı alev harladı. Aman yarabbim. Yerden göğe. Odanın tavanı o harla tutuştu. Ağaç gürleyen ateşten korkmuş olacak. Toprağın içine geri kaçtık. Bahçeden çıkardı bu sefer kafasını. Evim yanarken. Kardeşlerim yanarken. İzledik bir süre. Sesimi çıkarmadım. Son kez bakayım. Her şeyim, çocukluğum, gelecek gün yüzüm küle bürünüp göğe savrulurken gecenin karanlığına vahşi ağacın kucağına sindim. 

Yazık bir çocuk kadardı altı kişilik ailemiz. Gözünü bile kırpmadan hepsini yaktı adamlar. Tanımıyordum hiçbirini. Tanımak da istemiyordum. Kimdi neyin nesiydi karanlık gölgeler? Köydeki herkesin evini yakmış olabilirler mi? Ağaçtan beni yapraklarına çıkarmasını istedim. Köklerini yine derimin altına batırdı. Bu sefer dallarında gözümü açtım. Tahmin ettiğim gibi her evin bir yangını vardı. İçim kanıyor. Komşularımızı, akrabalarımı herkesi kaybetmiştim. Hepsi ölmüş. Benim gibi kurtulan var mıdır? Önemi var mı? Bu ağacın içinde öleyim. Öldür beni ağaç. Öldür beni, vahşi olanların yanına koyma, senin vahşetin daha hoşça. Bu karanlıkta kör öleyim. Cennet gelir.

Beni pek güzel emdi ağaç. Son zerreme kadar emdi bitirdi. Çocuk olduğumdan toprağına yatırdı, salamura etti. Daha çok dayansın, ihtiyaçta yiyeyim, rahat öğüteyim diye bekletti gövdemi. Ruhumu, zaten ölmüş olan geçmişimi, gençliğimi, geleceğimi pek güzel zeytin tohumlarına yem etti. Bunu yazan da benim gerçi ya. Sorun bakalım, mezarlıkta gezinen hortlaktan farkım ne. Ağaç kovuğunda saklanıp bir şekilde denize varmışım. Bir kayığa atlayıp kurtuldum. Sorun bakalım, ölüm mü geçti karşı kıyıya gençliğim mi? Geçmişim. Et de kemik de toprak da koca anneden geldi, onunla gitti. Bize ölüm kaldı. Ailemle doğan tazeliğim yeşilliğim vakitsizce tükendi. Sular hep aktı, ağaçlar göğe erdi, biz toprağa kan karıştırdık. Göğsümdeki delik. Ve yıldırım çiçeği.

Onu bulduğumda sahipsizdi. Denize nasıl ulaştı bilmiyoruz. Bir şekilde toprağımızdan koptuk. Her şeyimizi bıraktık, kayıklara atlayıp kaçtık. O günler cehennemdi. Gözünün yaşına bakmadan herkesi öldürdüler. Biz nasıl kıyıya kaçtık, sorulsa hatırlayamam. Erkekler kürek çekti. Neyse ki aramızda balıkçılık yapan vardı, denizi biliyordu. Onlar sağ olsun, bir de havanın talihine batmadık. Karşı sahile bir şekilde ulaştık. Kız çocuğu sahipsizdi, yanıma sokuldu, ayrı tutmadım yanıma aldım. Konuşmaya çalıştığımda cevap vermedi. Ya sağır dilsizdi ya da konuşmak istemiyordu. Üstüne varmadım. Hiç konuşmadı. Biliyorum, burada yazanlar onun köydeki son günü. Kimdi, hangi köyden kaçtı, kimin evladı hiçbir zaman bilemeyeceğim. Olaydan sekiz sene sonra kalem kâğıt alıp oturup bunları yazmış. Sonra da öldürmüş kendini. Geçmişe, gençliğimize günlerce ağlasak neye yarar? Neye yarar?

Deniz Tarsus