Ümit Yaşar Özkan

Yeşil

Ormana beş yüz metre kala, yükselen otların arasına gömülmüş levha karşılıyor beni. Levhada üstüne çapraz çizgiler atılmış bir insan figürü var. Buradan ötesi insanlar için yasak bölge. Levhadan ileri doğru bir iki adım atıyorum. Zihnim karıncalanmaya başlıyor. Kafamın içinde bilincimi huzursuz eden bir vızıltı peydahlanıyor. Biraz daha yaklaşırsam bu vızıltının uğursuz bir uğultuya dönüşeceğini, daha öteye ormanın içine doğru ilerlersem insana koşup geriye doğru kaçma isteği veren bir dehşete kapılacağımı da bunu deneyenlerin tanıklıklarından biliyorum. Israrla ormanın içlerine doğru ilerleyenlerin orada ne yaşadıklarını kimse bilmiyor çünkü hiçbiri geri dönmedi. Ne arıyorum burada? Neyin peşindeyim? Ufkumu kaplayan titrek kavaklar rüzgârda usul usul salınıp hışırdarken hiç de düşmanca görünmüyorlar. Orman neden insanları uzakta tutmaya çalışıyor? Bağrında hangi sırrı saklıyor? Orada her ne gizleniyorsa, ağaçlar hangi gizemin bekçiliğine durduysa ben onun peşindeyim, benden öncekiler gibi. Merakım, belki de dönüşü olmayan bir maceraya kışkırtıyor beni. Ama sadece merak değil beni yönlendiren. Ağaçlar… Bizden önce de buradaydılar. Biz sonra geldik. Bize karşı niye böyle yaman bir savunma sistemi geliştirmiş olduklarını anlayabiliyorum. Ben, “bu bizden” kopmaya karar verenlerden biriyim. Ormanları yurdum bildim. Ağaçların yurduna merakla, muhabbetle ve dostça girdim. Ormanın düşmanı değilim. Bunu anlamasını istiyorum. Ormana, onun düşmanı olmadığımı anlatabilsem… “Hey, dostum, ben dünyalıyım!” cümlesini ormancaya çevirip söyleyebilsem. Maalesef… Bunca yıllık orman keşif tecrübeme rağmen ağaçlarla doğrudan konuşabilme gibi bir yeti geliştiremedim.

Karanlık

Orman; seslerden, kokulardan ve kımıltılardan bir labirenttir. Onun sabit, kıpırtısız görüntüsü aldatıcıdır. Labirentin duvarları devinip durur. Yeşil, karanlık derinin altında hayat kaynamaktadır. Herhangi bir ormanda, yolumu rahatça bulabilirim. Ama burada kayboldum. Sürekli baş etmeye çalıştığım korku, dikkatimi dağıtıyor. Ormanın içlerine doğru ilerledikçe bilincimi sıkıştırıp ufalayan bu korkunun benzersizliğini iyice anlıyorum. Daha önceden de vahşi ormanlarda tehlikeli keşif serüvenlerine giriştim. Doğanın ortasında tek başına hayatta kalmaya çalışırken çeşit çeşit tehlike ve korku yaşadım. Fakat bu başka. Herhangi bir yırtıcıyla, zehirli bir böcek ya da dikenle açlıkla karşılaşma korkusu değil bu. Orman bilincimi yutmaya çalışıyor. Var oluşuma yönelen bu dehşetle aklım büzülüp kalıyor. İşte o bir parçacık aklıma tutunmaya, yönümü bulmaya çalışıyorum. Dikkat demiştim evet, doğada dikkatli olmalısınız. Hatta gözü açık ve kurnaz. Elbette bütün bu sıfatları yüklenmenin, doğayı hasım olarak görmeyi gerektirdiğini düşünmüyorum. Beni hayatta, aklımı başımda tutacak bu dikkati tamamen yitirmiş değilim. Etrafımda iki ayaklı tekinsiz gölgelerin gezindiğinin farkındayım. Yoruldum. Tükeniyorum. Uyumaktan da korkuyorum. Kabuslar dayanılır gibi değil. Gözümü kapatıp daldığım anda derin, yeşil karanlık anında yutuveriyor benliğimi. Dayanamıyorum. Şu yaşlı porsuğun girintisinde biraz kestirebilsem… Porsuğun gövdesine sokuluyorum. İçim geçer gibi oluyor. Birden ani ve acı bir uyarı! Sanki kafamın içinde bir çığlık. Gözlerimi açıyorum ve onları görüyorum: İnsanlıktan çıkmışlar. Kıyafetleri lime lime ve bakışları… Saldıracaklarını anlıyorum. Koşmaya başlıyorum. Peşimdeler. Kaç erkek ve kadın olduklarını bilmiyorum. Beni yakaladıklarında ne olacağını da… Ayağım takılıyor, kapaklanıyorum. Kalkıp koşabilecek gücüm yok. Doğrulmaya çalışırken karşımda başka gölgeler beliriyor. Kim bunlar? Belki de yüksek sesle soruyorum. Bitkinim, gözlerim kapanıyor.

Derin

Gözlerimi bir çadırın içinde açıyorum. İki kadın ve bir erkek bana bakıyorlar. Bakışları emniyet ve sükûnet telkin ediyor. Sakallı orta yaşlı adam, “Ben Doktor Saya,” diyor “Uyandınız ama henüz tam toparlanamadınız. Burada güvendesiniz. Dinlendikten sonra sorularınızın cevaplarını alabileceksiniz.” Yeniden gözlerimi kapatırken adam konuşurken ağzını açmadı mı yoksa bana mı öyle geldi diye düşünüyorum. Dinlenip kendimi toparlayınca kadınlardan biri bana kılavuzluk etmeye başlıyor. Bu insanlara yakınken ormanın verdiği o tuhaf korku azalıyor. Hatta duyulmaz oluyor. Konuşurlarken gerçekten de dudaklarını çok az hareket ettiriyorlar. Vena’yla nehrin kıyısında oturuyoruz. Bu insanların, ormanın bağrında sakladığı sırrı bildiklerini düşünüyorum. İlk sorumu soruyorum: “Orman neden ve nasıl böyle bir savunma sistemi geliştirdi?” Vena gülümsüyor. “O işe yarasa da bu bir savunma sistemi değil.” “Ne, peki öyleyse?” diyorum. Vena o kadar kendinden emin ki. “Ağaçlar bizimle iletişim kurmaya çalışıyor.” Bunu kabullenmem kolay değil. “Ormanın bizimle konuştuğunu mu söylüyorsun? Neden, ağaçlar neden bizimle konuşmak istesinler?” Vena’nın tebessümünde taze bir bilgelikle bir çocuğun afacanlığı harmanlanıyor. “Sen neden onlarla konuşmak istiyorsun?” Şaşırıyorum. “Ama ben sana bunu ne zaman…” Vena elindeki meşe yaprağını incelerken cevaplıyor beni: “Ağaçlara kulak vermek, onları anlamaya çalışmak bizi de dönüştürüyor. İnsanlar da böylece aralarında yeni bağlar kurabiliyorlar. Bunu hissetmiş olmalısın, yoksa burada olmazdın.” Meşe yaprağını şefkatle ışığa tutuyor. “Doktor Saya, uzman bir bitki bilimci. Mutant bir likenden kuşkulanıyor. Titrek kavaklarla ortakyaşar mutant bir liken bunu tetiklemiş olmalı. Büyük olasılıkla önce titrek kavaklarda başladı, sonra onlar bunu diğer ağaçlara öğrettiler.” Bütün bunlar bana hâlâ inanılmaz geliyor. Üstelik karanlık boşluklar var. “Peki, niye bu kadar korkuyoruz? O insanlar niye bana saldırmaya kalktı?” Vena bana dönüyor. “Evet, ağaçlar bizimle konuşmak istiyorlar ama biz bu dili duymaya hazır değiliz, yani en azından hepimiz. Ormanın dili; derin, yeşil, karanlık bir lisan. İnsanın bilinci, ormanın bilinci tarafından yutulabilir. Gördüklerin akılları orman tarafından yutulmuş insanlardı.” “Siz nasıl kendinizi kurtarabildiniz?” Vena bir an düşünüyor. “Bununla ilgili bir varsayımımız var. Biz korkularını denetim altına alabilenler, hiçbirimiz bir meydan okumayla gelmedik buraya. Sen de öyle.”

Yavaş yavaş bu topluluğun ve ormanın bir parçası haline geliyorum. Bana ağaçları dinlemeyi öğretiyorlar. Ormanın dilini öğrendikçe yanımda olmasalar dahi topluluğun diğer üyelerinin varlığını hissedebiliyorum. Tıpkı titrek kavaklar gibi bizim aramızda da görünmez bağlar kuruluyor. Topluluğun amacı, ağaçların söylediklerini bütün insanlığa tercüme etmek. Bunun için çok çalışmamız gerekiyor. Çünkü henüz işin başındayız, abecesindeyiz. Ağaçların dili elbette bizimkine hiç benzemiyor. Harfsiz, kelimesiz, cümlesiz bir dilbilgisini çözmeye çalışıyoruz. Her bir adımda açılıp genişlediğimizi, gizli köklerimizin havaya, suya, toprağa nüfuz ettiğini duyuyoruz. Peki, bir gün duymakla kalmayıp onların dilinde “cümleler” kurabilecek miyiz? Bu bir söyleşiye dönüşürse, ağaçlara ilk önce ne diyeceğimi biliyorum.

Ümit Yaşar Özkan