Ezo Evrim Harsa

Mina kendini meşenin gölgesine bıraktığında, karanlık bir çukura yuvarlanıyormuş gibi hissetti. Düşüyordu, ne kadar süreceği belli olmayan ve gittikçe ivmelenen bir düşüşle kendi sonuna doğru hızla yaklaşıyordu. Ellerini tahta bankın soğuk ve pürüzlü yüzeyine bastırıp, içinde yükselen huzuru hissettiğinde gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Başı dönüyordu, hem de çok. Gece boyunca ayakta çalışmış, gece yarısından sabah sekize kadar sadece bir kez mola verebilmişti. Kahvaltıyla uzaktan yakından alakası olmayan iki lokma bayat simidi midesine gönderdikten sonra okula yetişebilirse şanslıydı. Yedi saat dersin ardından eve dönüp biraz uyuyacak, ödevlerini tamamlayacak, temizlenip yeniden işe gidecekti. Hafta sonları da ek mesai yaptığından kendine ayıracak, dinlenecek hiç zamanı yoktu. Altı aydır, tek bir gün bile aksatmadan böyle devam etmişti. Mecburdu. Gıcırdayan kara bir çarklı mekanizmayı andıran şehirde hayatta kalmanın tek yolu buydu. Dişlilerin arasından sıyrılmasını sağlayacak tek şey eğitimdi ama ona destek olacak bir ailesi, aslında kimsesi yoktu. Çölün ortasında tek başına direnen akasya gibiydi. Yapayalnız. Zavallı ağaca koskoca çölün ortasında, durup durduğu yerde bir kamyon çarpmış ve öldürmüştü. O uçsuz bucaksız çölü akasyaya dar etmişlerdi, tıpkı bu koca şehri Mina’ya dar ettikleri gibi.

Yorgundu. Uykusuzluktan, umutsuzluktan gözlerine dolan yaşlar sessizce yanaklarına akarken çantasındaki telefonun titrediğini hissetti. Elinin tersiyle gözyaşlarını silip, telefonu buldu. Mesaj iş yerindeki şefinden geliyordu, “Bu gece sekizde mesaiye gel. Adam eksiği var.” Mina cevap yazmayı düşündü, sonra vazgeçti. Ertesi güne teslim etmesi gereken, henüz tek bir satır dahi yazmaya fırsat bulamadığı bir ödevi vardı. Gece yapmayı planlamıştı ama artık mümkün değildi. Hocasından ek süre istemeyi düşündü, ama ondan da vazgeçti. Bir el boğazına, başka bir el kalbine yapıştı. Sıktı sıktı sıktı. “Daha fazla dayanamayacağım,” dedi Mina. “Ne anlamı var ki? Bugünü kurtarsam ne olacak? Ne elde etmeyi umuyorum? Daha çok eziyet çekmekten başka ne geçecek elime?”

Parkın girişinin açıldığı sokakta bir nalbur vardı. Mina bütün gücünü toplayıp hızlı adımlarla oraya doğru yürüdü. Kendine düşünme fırsatı vermeden bir paket çamaşır ipi aldı ve banka geri döndü. Binaların arasına sıkışmış parkta kimse yoktu. Meşenin sararmaya başlamış yapraklarına özlemle baktı. Biraz ölüm, biraz yaşam. Ağacın bile kökleriyle sarılabileceği bir toprağı var, diye düşündü genç kadın. İçini ısıtan güneşi, can veren suyu, dalına tüneyen hayvanları… Yüreğini dağlayan bir özlem duydu Mina. Sevmeye, sevilmeye, imkansıza dair bir özlem. Uzak bir memlekette yeşil, gümrah çayırların hayalini kurdu. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanmayı, yanında sevdiğini bulmayı, gece karanlığında ayı seyrederken umutla bir sonraki günü beklemeyi. Hayallerindeki Mina meşenin altına uzanmış berrak gökyüzünü seyrederken, gerçek Mina’nın narin bedeni kalınca bir dalın ucunda sallanıyordu.

Uzun bir sessizlik oldu. Önce karanlık çöktü, sonra da yavaş yavaş dağıldı. Mina gözlerini açtığında, hayalini kurduğu gibi yeşil otların kapladığı bir çayırda, meşe ağacının gölgesinde yatıyordu. Ürkek hareketlerle yavaşça doğruldu. Uyanmış mıydı? Yoksa hâlâ düşün içinde miydi? Otların kokusu, sabah çiyinin serinliği… Genç kadının kafası karıştı. Üzerinde oldukça sade, uzun beyaz bir entari vardı, ayakları çıplaktı. Saçları beline kadar uzanıyordu. En son ne zaman bu kadar uzun olduklarını hatırlayamadı. “Belki de hiçbir zaman,” dedi içinden. Annesiz kızların saçları uzun olmazdı.

Üstündeki sis yavaşça kalkarken tepenin yamacından birinin geldiğini fark etti. Saklanacak tek yer ağacın arkasıydı. Mina da öyle yaptı. Ayak sesleri yaklaştı ve yanı başında durdu. Genç bir erkek sesi, anlamadığı ama tehditkâr olmayan kelimelerle konuşuyordu. Sözlerin narin, davetkâr bir tınısı vardı. Genç adamın eli Mina’yı yakaladı ve yavaşça kendine doğru çekti.

Gözleri birleştiğinde, güçlü bir rüzgâr çayırı yaladı ve meşenin dalları uğuldayarak sallandı. Genç adam dizlerinin üstüne çöküp Mina’nın ellerine sarıldı. Af mı diliyordu yoksa dua mı ediyordu? Ellerini saran sıcaklık Mina’nın yüreğine yayılırken dayanamayarak genç adamın başını okşadı. Adam, doğrulmadan Mina’nın yüzüne baktı. “Alon,” dedi kendini göstererek. Sonra meşe ağacına dokundu. Mina, genç adamın isminin “meşe” anlamına geldiğini zamanla öğrenecekti.

Alon ile birlikte tepenin ardındaki köyüne doğru yola koyuldu Mina. Yolda karşılaştıkları köylüler onu büyük bir huşu ve merakla izliyor, yanına yaklaşmaya cesaret edebilenler elbisesine dokunuyor, çocuklar saçlarının ucunu okşuyordu. Alon, onu bir kulübeye sokup kendi dışarı çıktı. İçeride yaşlı bir kadın, çorap örüyordu. Başını kaldırıp Mina’ya bakmadı, tek kelime dahi etmedi. Mina sesini çıkarmadan köşedeki saman yığınının üstüne bağdaş kurup oturdu. Konuşsa bile ne söyleyeceğini, nasıl söyleyeceğini bilmiyordu. Sabırla kadını beklemeye başladı. Tek istediği, bu tuhaf rüyanın mümkün olduğunca uzun sürmesiydi. Kulübeyi kaplayan toprak ve ahşap kokusu başını döndürürken içi tarifsiz, saf bir huzurla dolmuştu.

Bir süre sonra yaşlı kadın çorapları örmeyi bitirdi. Güçlükle doğrulup Mina’nın yanına geldi ve tüm itirazlarına rağmen ayakkabıları kendi elleriyle çıplak ayaklarına giydirdi. Ancak o zaman Mina, bunun sıradan bir çorap olmadığını, tabanı hayvan derisiyle güçlendirilmiş bir çeşit ayakkabı olduğunu anladı. Tam olmuşlardı. Yaşlı kadınla göz göze geldiğinde Mina hayretle kör olduğunu fark etti. Yaşlı ve çatlak sesiyle Mina’ya çok tanıdık gelen ama anlayamadığı bir ezgi söylemeye başladığında genç kadın olduğu yerde uyuyakaldı.

Mina uyandığında, ne kadar zaman geçtiğini bilemiyordu. Belki bir saat, belki bir gün, belki de bir yüzyıl. Doğrulup oturduğunda içerideki loş karanlıktan güneşin battığını anladı. “Bu bir rüya değil,” diye düşündü. Karşı köşede bir buhurdanlık nefes kesici kokular yayıyor, içini daha önce hiç tatmadığı duygularla dolduruyordu. Hayalden hayale sürüklenirken Alon birdenbire yanında belirdi. Elindeki bir tas yemek ve bir parça ekmeği gülümseyerek uzattı. Mina, minnettarlıkla aldı ve ancak yemeğe başladığında ne kadar acıkmış olduğunu fark etti. Yemeğini bitirdiğinde, elini genç adama dokundurarak “Alon,” dedi, sonra kendine dokunarak “Mina,” dedi. Genç adam narin bir sesle tekrarladı, “Mina.” Genç kadın ismini Alon’un ağzından döküldüğü haliyle duyduğunda, yüreğinin içinde gizlenmiş minik bir meşe palamudunun filizlendiğini hissetti. Kökleriyle, dallarıyla bütün benliğini saran bu duygunun, genç adamın parlak yeşil gözlerinden kendi kahverengi gözlerine akan sıcaklığın aşktan başka bir adı olamazdı.

Bütün kışı köyde, yaşlı kadının evinde geçirdi Mina. Yavaş yavaş köylülerin dilini, adetlerini öğrendi. O yaşlı kadına göz oldu, yaşlı kadın da ona hiç bilmediği anne sevgisini tattırdı. Sık sık Alon ile köyün etrafında gezinip ağaçlarla, hayvanlarla, insanlarla tanıştı. Her sabah gözlerini bu rüyadan uyanacağı ürpertisiyle açsa da korktuğu hiç başına gelmedi. Bir evi, ninesi, sevdiği vardı. Köydeki herkes, onun dünyaya düşmüş bir ağaç perisi olduğuna inanıyor, el üstünde tutuyordu. Anlatılana göre Alon, meşenin dibine bir altın para gömmüş ve yüreğinin kadınını göndermesi için ağaç ruhlarına dilekte bulunmuştu. Böylece Mina, zamanı ve mekânı aşarak büyülü bir şekilde belirivermişti.

Bahar geldiğinde ninesi vaktin erdiğini söyledi. Mina’ya köydeki bütün genç kızların sırayla giydiği özel kıyafeti giydirdiler, uzun saçlarını özenle tarayıp ördüler. Küçük kızlar örgülerini taze bitmiş kır çiçekleriyle donattı. Alon gelip onu kulübenin önünden aldı ve beraberce kıra doğru yürümeye başladılar. Ufak oğlanlar ellerinde minik meşalelerle onlara eşlik etti. Bütün köy meşenin etrafında toplanmıştı. Alon, Mina’nın elini tuttu ve ağacın etrafında dans etmeye başladılar. Şarkılar hep bir ağızdan söyleniyor, çocuklar seke seke oynuyordu. Üç defa döndüklerinde Alon, “Mina,” dedi ve kızın ellerini elleriyle sardı. Ağacın gövdesine yanaştılar. Genç adam, keskin bir taşla meşenin gövdesine haç şeklinde iki çizgi attı ve hemen oracıkta Mina’yı öptü. Evlenmişlerdi. O gece, Mina ninesine uzun uzun sarılıp vedalaştı ve Alon’un ikisi için elleriyle inşa ettiği kulübeye gitti. Yüreğinde taşıdığı adamı bedeninde ağırladı.

Bahar ve yaz boyunca çok çalıştılar. Hayvanlar yavruladı, hasat yapıldı, kışlık hazırlandı. Bir gün kırdan dönerlerken, Alon bir ladinin gövdesinin dibine bir parça ekmek bıraktı ve karşılığında ufak bir dal kopardı. Bedelini ödemeden ya da izin almadan ağaçlardan dal koparmamak gerektiğini söyledi. Kopardığı dalın ucunu yaktı ve ikisinin etrafında gezdirdi. Evlerine dönünce de dalın kalan kısmını ocağa attı. Mina bunun ne anlama geldiğini sorduğunda, Alon kötü ruhlardan bahsetti, Mina’yı ne kadar sevdiğinden ve onu hep korumak istediğinden.

“Günün birinde çocuğumuz olursa onu da akçaağaç dallarının arasından geçireceğiz,” dedi utangaç bir gülümsemeyle. “Uzun yaşasın, sağlıklı olsun diye değil mi?” diye sordu Mina. Alon başını evet anlamında salladı. Sarıldılar uzun uzun, bedenleri birbirine dolandı, terleri birbirine karıştı.

Bir gece, kapı büyük bir gürültüyle kırıldığında, Mina daha ne olduğunu anlayamadan kendini saçlarından kulübenin dışına sürüklenirken buldu. Aysız gecenin karanlığına pusu kurmuş acımasız bir kavim köyün her yanına yayılmıştı. Biri ninesinin üstünden atla geçti. Bir diğeri Alon’un boğazını kesti. Sonuncusu Mina’yı altına aldı. Gece bin geceden daha uzun, bin geceden daha karanlıktı. Kadınların çığlıkları çocuklarınkine, erkeklerin kanı birbirine karıştı. Mina bu karanlığa gözlerini, ağzını, ruhunu kapadı. Rüya sona ermişti.

Kendine geldiğinde bir atın terkisinde elleri bağlı, karnının üstünde yatıyordu. Onu sıkı sıkıya tutan adam gitmesine izin vermeyecekti, artık onun malıydı. Alon’un yaşamadığı dünyada başına ne geldiğini umursamıyordu. Vücudundaki hiçbir yara, maruz kaldığı hiçbir acı sevdiği adamın yokluğuyla kıyaslanamazdı. Eti lime lime dağılıyor, beyni kafatasının içinde uyuşuyor, yanıyor, donuyordu. Uzun zamandır hissetmediği eller geri dönmüştü. Biri kalbine, diğeri boğazına yapıştı. Nefesi kesilene kadar sıktılar, sıktılar, sıktılar. Çektiği acıya dayanamayıp atın üstünde bayıldı Mina. Adam Mina’yı sarstı, anlamadığı bir dilde bağırdı. En sonunda artık işe yaramayacağını düşündüğü malı basit bir hareketle atın üstünden fırlatıverdi. Mina düştüğü yerden düşlerin içine daldı.

Ladin dallarından yapılmış bir yatağın içineydi sevdiği adam. Yanına uzanamayacağı bir yerdeydi. Dallar hem Alon’un ruhunu karanlıktan hem de yaşayanları Alon’un ruhundan korumak için konmuştu. “Onun ruhu bana zarar veremez ki,” diye düşündü Mina, “Ondan gelen her şeyi olduğu gibi kabul ettim ben.” Hiç ağlamadı genç kadın. Tek bir damla bile gözyaşı dökmedi. Ama bulutlar onun için ağladı. Yüzüne düşen yağmur damlalarıyla uyandı Mina. Sonbahar gelmişti. Islak yüzünü serin bir esinti yaladı. Keskin bir taş bulup ellerini saran bağı kesti. Gece boyunca yürüyüp sabaha doğru meşeye ulaştığında tepenin ardından yanan köyün dumanı gözüküyordu.

Yaşlı meşenin gövdesindeki haç işaretine dokundu Mina. Evlendikleri gün ne kadar mutlu olduğunu hatırladı. Ağaca Alon’u geri vermesi için yalvardı ama bu dileğin karşılığında verecek altın parası yoktu, artık hiçbir şeyi, hiç kimsesi yoktu. Ağacın gövdesinde kopan büyük bir dalın yarattığı bir kovuk vardı. Bir an kovuğun içinde bir şey gördüğünü sandı. Parlak yeşil gözler. Boşluktan genç kadının ruhuna bakan gözler. “Alon!” diye haykırdı Mina, “Alon!”

Çıldırmış gibi koşmaya başladığında aklında gidilecek, varılacak bir yer yoktu. Sadece koştu. Ne kadar süre koştu farkında değildi ama sonunda varması gereken yere vardı. Kar ve buzun erimesiyle coşmuş nehrin yamacında yere çöktü Mina. Ağladı, ağladı, ağladı. Sonunda da biriktirdiği tüm yaşlar gibi nehre karışmak için kendini suya bıraktı. Bütün bu haykırışları duyup dallarını sarkıtmış olan salkım söğüt, genç kadını yakalayıp nehirden çıkarttı. “Dayanamıyorum,” dedi Mina, “ya beni de onun yanına götür ya da bırak kendim gideyim.” Dallar genç kadını sarıp sarmaladı ve sakinleşip uyuyana kadar bırakmadı.

Mina gözlerini açtığında gördüğü hastane odasının soğuk beyazlığı oldu. Doktorlar ve hemşireler, aylar süren koma halinin ardından uyanmış olmasına hem şaşırıyor hem seviniyorlardı. İntihar denemesi, kopan dal, koma… kelimeler havada dolansa da ne Alon’dan ne de ninesinden tek bir iz bile yoktu. Takip eden hafta boyunca Mina, yaşadığını zannettiği her şeyin, koma süresince gördüğü bir rüya olduğuna ikna olmuştu.

Doktoruna ilaçlarına ve terapilere devam edeceği sözünü vererek taburcu oldu, hayatına kaldığı yerden devam etti. Okul, iş, yalnızlık. Parkı veya meşe ağacını görmeye cesareti yoktu. Terapisti, ailesini yeni kaybetmiş gibi yas tutan kadına yardım edemiyor, verilen hiçbir tedavi Mina’yı içine düştüğü derin depresyondan çıkaramıyordu. Elde ettiği ikinci şansa rağmen yaşamaya çalışmak yine zor ve anlamsız gelmeye başlamıştı. Tekrar aynı sorular kafasında dönüyordu. “Ne anlamı var ki? Bir gün daha yaşasam ne olacak? Ne elde etmeyi umuyorum? Daha çok eziyet çekmekten başka elime ne geçecek?” Uyanmamasını sağlayacak onlarca ilacı avucuna doldurduğu an rahminde bir kıpırtı hissetti. “Hayır,” diye haykırdı Mina, “Olamaz, hayır!”

Hastane bu sıra dışı gelişmenin yarattığı gerginlikle karıştı. Başhekim, aylarca komada kalan bir hastanın nasıl hamile kalmış olabileceğini sorguluyor, kamera kayıtları titizlikle inceleniyor, herkes birbirine şüpheyle yaklaşıyordu. Yaşadığı derin depresyon nedeniyle adetten kesildiğini sanan Mina, içinde büyüyen hayatla ilgili ne hissedeceğini bilmiyordu. “Bebeği almak için çok geç,” diyordu başhekim, “İstersen doğumdan hemen sonra evlatlık verebilirsin. Büyütmek zorunda değilsin ama korkarım ki doğurmaktan başka çaren yok.”

“Hayır!” diye haykırıyordu Mina, gerçeklik ve hayal arasında kapana kısılmış bir kuş gibi. Aklına köyün basıldığı gece olanlar geldikçe kendini kaybediyor, çığlık çığlığa bağırıyordu, “Hayır, doğuramam. Alın dedim size, doğuramam diyorum. Alın!”

Hastane hem kendine hem de bebeğe zarar vermemesi için Mina’yı sürekli gözlem altında tutuyordu. Olayın faili bulunamazken genç kadın her geçen gün eriyip tükeniyordu. Bir doktor diğerine, “Bu gidişle doğuma kadar dayanamayacak,” dedi. “Kalbi çok zayıf,” diye ekledi nabzını alan hemşire, “Doğumu atlatabilir mi emin değilim.”

Doğum sancıları, Mina’nın yaşayageldiği azaptan daha korkunç görünmüyordu. Bağırmadı, ağlamadı; her söyleneni sessizce yerine getirdi. Bebeğin ağlamasını duyduğundaysa derin bir nefes aldı, artık gitme vaktiydi. Ebe her zaman yaptığı gibi yenidoğanı annenin göğsüne bırakmadı. Hemşireler bebeği temizleyip sarmalarken biri diğerine, “Baksana gözlerini açtı bile,” dedi. Tam kapıdan çıkaracakları sırada Mina, bir an bebekle göz göze geldi. Etrafı merakla inceleyen parlak yeşil gözleri gördüğünde “Alon!” diye haykırdı Mina ve gücü tükendi. Doktorlar etrafını sardığında artık çok geçti.

Genç kadın yanı başında ninesini gördü. Kocaman kızıl bir akçaağaç yaprağını narince yüzüne kapattı ve köye ilk geldiğinde söylediği ezgiyi mırıldanmaya başladı. Mina artık her şeyi anlıyordu.

“Çocuğum, benim peri kızım,
Bir ağaç gövdesinde doğdun,
Rüzgâr saçlarını savursun,
Güneş yüzünü ısıtsın.

Çocuğum, benim peri kızım,
Şimdi sensiz ne yapacağım,
Geldiğin yere dönüyorsun,
Kırlarına hep yağmur yağsın.

Çocuğum, benim peri kızım,
Ruhlar emanetlerini istiyor,
Şimdi sensiz ne yapacağım,
Çocuğum, benim peri kızım.”

Ezo Evrim Harsa