
Masanın üzerindeki koli ile bakışıp duruyoruz bir süredir. Elim içindekileri çıkarmaya gitmiyor. Gürsel amcaya itiraz edebilseydim keşke. “Bir okulun kütüphanesine bağışlayın,” deseydim. “Melih, kitaplarını senin almanı isterdi,” deyince dondum kaldım. “Yarın sabah gel,” dedi. Gittim. Fatma teyze de Gürsel amca da iki göz iki çeşme karşıladı beni. Kitap kolisiyle evden çıkarken sanki oğullarının eşyalarına göz koymuş bir akbaba gibi hissettim kendimi. Üstelik Fatma teyze işleri benim için oldukça güçleştirdi. Elime iki poşet tutuşturdu tam kapının ağzında. Poşetlerin içinde Melih’in ayakkabıları. Çöpe attım biraz uzaklaşınca. Nedense kitaplara kıyamadım.
Volkan arıyor. Bir saat sonra buluşmak için sözleşiyoruz. Üniversitede Melih ve Volkan’la beraber aynı evde kalıyorduk. Dert ortağıydık, sırdaştık. Mezun olmamızın ardından uzaklaştık birbirimizden. Ayda yılda bir görüşüyorduk son zamanlarda. Şimdi Volkan’la daha sık haberleşiyoruz. İkimiz de Melih’in ailesine destek olmayı görev belledik. Ben günaşırı arayıp hâl hatır soruyorum, Volkan ise onların hukuki işlerini hallediyor.
Melih’in geçirdiği kazada karşı yönden gelen sürücüye dava açtılar. Gürsel amca, sürücünün oğlunun ölümüne sebebiyet verdiğini düşündüğünden işin peşini bırakmıyor. Volkan dava dosyasını oluşturuyor. Yakın zamanda mahkemeye çıkacaklar. Aslında sürücü Melih’e ilk müdahale eden kişi. Ambulansı o aramış. Polisler gelince şüphelenip alkol testi yapmışlar. Promili yasal sınırların üzerindeymiş. Kazaya sebebiyet verdiğini kabul etmemiş ama. Melih’in motoru doğrudan yolun dışına sürdüğünü, kendisinin şeridinde hız sınırına uygun gittiğini ifade etmiş.
Volkan’la buluşmaya gitmeden önce kitapları koliden çıkartıyorum. Er ya da geç yapmam gereken bir şeyi ertelemenin lüzumu yok. Dün ağlaya ağlaya boşalttığım raflara yerleştiriyorum kitapları. Melih’in bir kitabı peş peşe üç sefer okuduğu aklıma geliyor, tebessüm ediyorum. Az kitap okurdu ama okuduklarının hakkını verirdi. Şimdi onun severek okuduğu kitapları sahiplenmek garip bir duygu. Rafa dizmek yerine toplayıp hepsini yakmalı mı acaba? Bir kitaptan ikiye katlı bir kâğıt düşüyor yere. Kara kalem bir resim. Melih’in çizdiğini bildiğim için halının üzerinden bir Van Gogh tablosuymuş gibi nazikçe alıyorum. Sayfayı ortadan ikiye bölmüş bir çizgiyle. Sol tarafta sadece birkaç dalgalı çizgi var. Sağ tarafta ise top şeklinde bir ağaç. Yıllardır gittiğimiz kafede buluşuyoruz Volkan’la. Takım elbisesi gayet şık. Gelirken kot, tişört giydim diye hayıflanıyorum. En azından gömlek giysem fena olmazdı. Evrak çantasını masanın üzerine adeta fırlatıyor. Ne bu şiddet, celal dememe fırsat kalmıyor, “Sorma, hiç sorma.” Sormuyorum. Ama o sormuşum gibi anlatıyor. Adliyede ne olmuş, hangi hâkim neciymiş, kim rüşvet alıyormuş, kim mesleği ayaklarının altına almış, kim başında hayali taçlarla caka satıyormuş… Konuşmanın ortasında Melih’in çizdiği resmi cebimden çıkarıp önüne koyuyorum. Onu iyi hissettirir sanıyorum ama Volkan bugün öfke kusmaya ant içmiş. “Bir şey konuşuyoruz burada değil mi?”
Hayır, bir şey konuşmuyoruz. Sen konuşuyorsun ben dinliyorum. Kâğıdı yırtıyor hışımla. Nutkum tutuluyor. Yapma etme demeye kalmadan, kâğıt ikiye bölünüyor. Kalkıp gideceği sırada, “Melih çizmişti onu,” deyince sandalyeye oturuyor tekrar. Başını ellerinin arasına alıp duruyor öylece. Ağlıyor mu acaba diye düşünüyorum ama yüzünü göremediğim için emin değilim. “Ağaç mıydı o kağıttaki?” diye soruyor. Kafamı salladığımda ikiye ayırdığı kâğıdı birleştirip inceliyor. Alelacele kaldırıyor beni ayağa sonra. “Hava kararmadan gitmemiz lazım.” Melih’in kaza yaptığı yere gidiyoruz. Volkan incelemek için öncesinde defalarca gitmiş. “Ne işimiz var orda?” diye soruyorum. Yanıt vermiyor. Ne işimiz olduğunu kısa bir süre sonra anlıyorum zaten. Yol kenarındaki geniş düzlüğün orta yerinde bir ağaç var. Melih’in çizdiği resimdekiyle hemen hemen aynı. Arkadaki tepeler, ilerdeki bir elektrik trafosu bu benzerliği doğruluyor. “Adama dava açıyoruz, kaza diyoruz ama kaza maza değil. Kaskını elli metre ötede buldular. Gürsel amca, Melih savrulurken kafasından çıkmıştır diyor. Mümkün değil. Şu yola iyice bak, bir metre lastik izi bile yok. Karşıdan gelen araba, şeridinde değildi diyelim. Melih hiç mi fren yapmadı, bir düşün.”
Kafam allak bullak oluyor bir anda. Bugüne kadar Melih’in ölümünün kaza olduğunu düşünmüştüm hep. “Gürsel amcaya, Fatma teyzeye kim anlatacak olanı biteni? Bulduğun resmi gösterip, bakın, Melih burada intihar etmeyi çoktan kafaya koymuş mu diyeceğiz? Saatte 200 kilometre hızla taklalar atmış mı…” Volkan’ın yerinde olmak istemezdim. Gürsel amca, onunla dava hakkında konuşmak istiyor sürekli, karşı tarafı hapse tıkmayı hayal ediyor. Fatma teyzeyse sabah akşam beddua ediyor adama. Volkan kendini iki arada bir derede hissediyor anlaşılan. “Suçladığımız adam masum,” diyor, “en azından katil değil.”
Önümüzde iki seçenek var. Ya Melih’in ailesine gerçeği biz söyleriz ya da dava görülürken kendileri anlarlar olan biteni. “Ya davadan sonra da gerçeği anlamazlarsa? Karşıdaki adamı suçlayıp duracaklar, içleri içlerini yiyecek.” Volkan’la arazinin ortasındaki o ağaca doğru yürüyoruz. Daha doğrusu Volkan yürümeye başlayınca onu takip ediyorum. Melih’in kaderini tayin eden ağaç ilerde bizi selamlıyor. Göründüğünden çok daha uzaktaymış. Biz gidene kadar karanlık çöküyor. Telefonun flaşını açtığımda söndürmemi istiyor Volkan. “İşte karşımızda, görmüyor musun?” Görmüyorum. Ya da görüyorum. Karanlığın içinde bir ağaç. Heybetli. Dalları salkım saçak.
Nihayet ulaşıyoruz ağacın yanına. Birkaç dakikalık sessizlikten sonra Volkan çömelip yeri eşelemeye başlıyor. Ne yaptığını anlamıyorum önce. Jeton geç de olsa düşünce yardım ediyorum ona. Cebindeki iki parça kâğıdı kazdığımız küçük çukura bırakıyor. Üzerini kapatıyoruz usulca.
İkimizin de ağzını bıçak açmıyor. Geri dönüyoruz. Küçük, ürkek adımlar atıyoruz otoyola doğru. Arkadaşımızın can verdiği toprakların üzerindeyiz. Üstelik bir sırrı gömdük az önce. Çok değil birkaç ay sonra yok olacak bir kâğıt parçasının yükünü bir ömür boyu taşımaya mahkumuz. Bunun ağırlığıyla yürüyor, arabaya biniyoruz. İkimiz de dalgınız. Yol boyu suskun kalıyoruz. Volkan beni evin önünde bırakıyor. Vedalaşıyoruz. Eve girer girmez yatak odasına gidiyorum. Başımı yastığa koyuyorum alelacele. Uykunun dehlizlerinde kaybolmak istiyorum. Uyku tutmuyor. Volkan’ın da uyuyamadığına adım gibi eminim. Balkona çıkıyorum. Aşağıyı, sokağı inceliyorum. Evin önünde bir ıhlamur ağacı var. İçeri giriyorum heyecanla. Bir kâğıt bulup ağacı yukardan gördüğüm hâliyle çiziyorum. Üzerimden büyük bir yük kalkmış gibi hafifliyorum. Artık uyuyabilirim.
Atakan Boran
