
I.
Gökte hilal.
Sıcak soğuğa bıraktı yerini. Ayakları çıplak, adımları çöle yabancı Leyla geçip gitti bir devenin önünden. Deve ayağa kalkıp hırıltıyla bağırdı, peşine düştü onun. Leyla’nın kalp atışları hızlandı, bir fırtına çöldeki kumları havalandırdı, deve kumların arasında kayboldu. Çölün kucağında beyaz kireçtaşından kayalar belirdi. Gözleri çıkarılmış bir kafa, ellerini göğe açmış bir kadın, hilkat garibesi bedenler oldular kayalar, öbek öbek biriktiler kum tepeleri boyunca. Can bulan suretler gibi solumaya başladılar sonra, kımıldamaya. Uzakta, kumların rüzgârında kaybolan devenin önce hırıltıları geldi, sonra karanlıkta gövdesi belirdi.
Leyla’nın siyah tülleri rüzgâra dolandı uçuştu durdu, Leyla ile deve bir girdaba kapılıp dönmeye başladı. Kumların üzerinden akan rüzgâra devenin asabi köpükleri karıştı. Hırıltılar sardı her yanı. Leyla birden bir doğumhanede buldu kendini, rüzgârın kolundan çekip kurtardı kendini. Hastanenin merdivenlerini tırmandı, bir sancının içine yürüdü ve sonra sapsarı bir sancının ta kendisi oldu, annesinin rahmine doldu. Derken bir çığlıkla boşaldı annesinin rahminden, kan fışkırdı, duvarlar buhar buhar terledi. Doğumunu kendi gözleriyle gördü Leyla, kulağına adının üflendiğini, çölün genişliği boyunca çınladığını o adın, duydu. Çöl gecesinde doğdu Leyla, gökte kalbi delen bir hilalken ay.
II.
Gitti geldi o hilalden kaydı düştü bir geceye, bir çöle. Zaman kindar bir deveydi, Leyla’dan kendi payını almaya koşan.
III.
Sıcak kumlara yalın ayak basarak yürüdü bir uzun zaman. Tepesinde güneşin yakıcılığını hissetti, bütün yüzü ter ve tuzla yıkandı. Kara kaşlarının arasına çölün kaderi yazıldı. Leyla’nın gözlerinin karasından doğmuştu aşk, doğduğu yere kök saldı. Aşk bir ömür boyu Leyla’nın yoldaşı oldu. Yoldaşından öğrendi en çok, ona güvendi. En çok yoldaşı yolda bıraktı onu. Aşkın terk ettiği Leyla, kızgın kumların kavrulduğu, sıcağın varlıkla yokluğu birbirine karıştırarak dalgalandığı çölde ne kadar yürüse yol alamadı.
Geceleri, günün açtığı yaralar biraz soğudu, gökyüzünü çekti üstüne Leyla, yıldızlara dolandı. Bir devenin hırıltılarıyla kan ter içinde kaldı rüyalarında. Hep kalın hırıltılı kindar bir deve peşindeydi. Gün, Leyla’yı düşlerin yorgunluğundan kurtarmak için serin bir sabah rüzgârı kaldırdı yerden, beyaz tüller çölün göğünü kapladı. Issızlığın üzerine basarak yürüdü Leyla, bitimsizdi çöl, sessizlik sonsuz.
IV.
Güneş tepedeyken, kum tepelerinin ardında bir mesnevinin bütün beyitleri yana yana göğe yükseldi, yoğun bir duman kapladı her yanı. Kanatları, kırmızı güllere sarılmış bülbüllerin inleyişleri asılı kaldı havada, serviler çıtır çıtır tutuştu, yaş ağaçların kokusu bülbül inleyişlerine karıştı. Bütün beyitlerin yanıp kül olduğu yerde bir kaktüs yeşerdi sert dikenleriyle, Mecnun suretinde. Dikenleri sıcağı delerek büyüdükçe o kaktüs, kendi özsuyunda hayat buldu. Diğerlerinden uzakta kendini tanıdı, kendini tanıdıkça Leyla’nın adını anmaz oldu, hafızası çölün sıcağıyla kendine, kendi suretinden bir hayat oydu. Her gün çoğalan dikenlerine kuru otların kokusu sarıldı, çölde yolunu kaybetmişlerin feryatları. Günün, geceye varmaya çalışan nefesleriyle büyüdü kaktüs. Büyüdükçe eski zamanlardan soyundu, çölün nakışladığı yeni elbiseler giydi.
V.
Leyla geride bıraktı Mecnun’u, yol boyu kalbinden kan damladı kumların üstüne, kurudu kaldı. Bir nice ağrılı günden, azaplı geceden sonra bulutlar arasından bir el uzandı, Leyla o eli sımsıkı tuttu. Çölün ortasına kurulmuş bir koca ateşin etrafında buldu kendini, eli bir başka elin sıcağında. Oturup bir çöl dolusu yıldızın altında birbirlerine baktılar, ateşin yalazları yanıp yanıp söndü. Issızlık geceyle el ele verip zamanı mekanla birleştirdi. Leyla bir kalp atışına döndü, yutkundu, nefesi aşkın kızılıyla doldu yine. Uzandı, başını kumların üstüne koydu, uzaklarda belli belirsiz bir kuşun ıslığı. Ateşin çıtırtıları iki bedene aynı anda doldu, yalazlar iki bedeni aynı anda kavradı, bir sıcak rüzgâr sesle arzuyu birleştirdi. Sıcak ter damlaları kumların üzerine tıp tıp damladı, kumların tarihine eklendi. Devenin hırıltılarını duymaz oldu Leyla, gönlüne bir ferahlık yayıldı.
Günler ve geceler boyunca eyersiz bir atın sırtında birliğin serabının peşi sıra dört nala koştular. Terin buğusu arzu çölünde gerçeğin gözlerini bağladı. Gerçek, kumun hararetine düşen ter damlalarıyla buharlaştı. Atın parlak nalları kuma hızla vurdukça kum savruldu, at hızlandı. Kayıp düşmemek için atın yelesine sıkıca tutunmaya çabaladılar. At, hızlandıkça gerçek buğulandı. Kayan, kasılan, sımsıkı sarılan bedenlerden savrulan ter damlaları çölün rüzgârıyla ürperdi. Yaklaştıkça uzaklaştı serap, terleri birbirine karıştı, tuzun tadı rüzgârın ağzında keskinleşti. Atın bütün kasları serabın arzusuyla titreşti. Tekliğe varma umudu çölün bitimsizliğine doğru doruğa tırmandı, serabın serinliği rüzgârın alevini yendi.
Kaç gece geçti ateşin etrafında saymadı Leyla. Bir nice zaman sonra at şaha kalktı, kumların döne döne açtığı boşluğa tepetaklak düştü. Seraba aldanacak kadar susuz iki beden, birliğin serabında boğuldu. Aşkın mumdan gemisi çölün rüyasında eridi.
VI.
Çölün derinliklerinde bir başına yürüdü durdu Leyla, kendinden önceki ayak izleri tarihini okumayı öğrendi. Sessiz bir sonun başına avlarını sürükleyen on bir kanatlı kuşu gördü ve o tek beyaz sureti. On bir kanatlı kuş, gölgelerine çekiyordu o ürkek kuşu. O da başını kaldırıp bir bulut arıyordu, şah damarı tık tık atıyordu. Başları, gölgelerine gömülü yürüyen on bir kanatlı kuşun içinde, ezberlemeye yemin ettikleri sonun yankısı. Sonu yazmak bizim hakkımız. O, sonradan gelen, sonradan gelip güzelliğiyle başa geçen, diyordu onbir kanatlı kuş, Leyla bunu duydu.
On bir kanatlı kuş yürüdükçe gölgeleri de büyüyordu, sonun sevinci ellerini titretiyor, dişlerini kenetliyordu. Kuyuya az kaldığını düşünüyordu on biri birden. Gölgelerini birbirine yaklaştırıp o ürkek kuşu karanlıklarına çekiyorlardı, sonunda o karanlık öylesine derinleşti ki çölün bağrında bir kuyu açıldı. Bir hamlede kuyunun derinliklerine gömdüler ürkek kuşu. Çölün göğünde uzun bir ah yükseldi yalnız, kara bir bulut gibi Yakup’a doğru yol aldı.
Gerisi bir gömlek, bir ceylan, üç beş damla kandı. Gözyaşlarıydı Yakup’un. On bir kanatlı kuşun gölgeleri güneşle yırtıldı, açtıkları kuyunun başından uzaklaştılar. Leyla’nın kalbi kuyudan yükselen ahla kavruldu, on bir gölgenin izini kumlardan sildi. Az öncedeki zamanı çekip başa getirdi. Uzun bir kervanın başındaki deve aniden sıcak kumlara çöktü, öylece kaldı. Kervancı, kat kat örtülerle güneşten sakındığı yüzünde çölün korkusu, sağa sola bakındı. Devenin başına gitti, kaldırmaya uğraştı onu, deve kalın hırıltılarla başını göğe uzattı, ağzından köpükler saçılmaya başladı. Kervandaki bütün develer baştaki devenin sesinin hizasında yere çöktüler bir bir.
Kervancı bir yanık kokusu duydu, sağa sola bakındı yeniden, bir rüzgâr bütün kervanı kumların içine gömdü. Göz gözü görmemeye başladı, gri sarı bir bulutun içinde göğe yükseldi develer, insanlar, eşyalar, arzular ve yol.
Fırtına durduğunda kervancı ağzına burnuna dolan kumu suyla yıkamak istedi, heybesindeki matarayı çıkardı. Bir damla su kalmamıştı, gözlerinin önünde titreşen sıcağın içinde bir su serinliği belirdi. Kervancı düşte gibi o yöne doğru yürüdü ve az öncede kalan kuyunun başına geldi. Karanlığa uzanıp baktı, bir çift yeşil gözün ışığını seçti o karanlıkta, bir serinlik yaladı yüzünü. Yusuf’u kuyunun kayıp zamanından çekip aldı. Tam o anda, bütün develer çöktükleri yerden kalktılar, yola dizildiler.
VII.
Leyla’nın adımlarını tanıdı çöl, eski izleri sildi, yeni yollar açtı önünde. Bildiğini sandığı çölde bilmediği bir Leyla’yla yol aldı Leyla. Kumun tarihine kendi tarihini ekledikçe anladı ki kumun hafızası da kendi hafızasına eklenmekte. Bir başına yürüdüğü adımlara başka yolların, başka adımların tecrübeleri katıldı. Leyla bu dünya üzerinde kendi yerini tarife yeltendi. Kızgın güneş bırakmadı, her şeyin bir zamanı vardı. Çıplak ayakları kesik kesik oldu kızgın kumlarla, dudakları çatladı, kara kaşları acıyla eğildi, gözlerine hüzün perdeleri çekildi. Siyah örtülere büründü Leyla, çöl bilgisi edindi. Ay gökte büyürken bütün yüzleri unuttu, kendi yüzüyle birlikte. Bilmediği aynalarda kendi yüzüne bakmaya ihtiyaç duymayana dek yürüdü. Çölü baştan başa geçtiğini ancak koca gövdesi göğe uzanan bir ağacın altına gelince anladı.
Başını kaldırıp görkemli ağaca baktı, gözlerinden yaşlar boşandı. Üstündeki kumları silkeledi, ağacın altına oturdu, toprağın serini bedenindeki yol sızısını aldı götürdü. Güneşin terbiyesinden geçmiş bakışları yeşil dallar arasından yukarı, daha yukarı tırmandı. Kalbinde, açılan acı çatlakları kapandı. Ağacın dalları arasından uzanan bir rüzgâr büründüğü kara örtüleri çekip aldı, saçlarına ılık nefesler karıştı. Yaprakların yeşili, sıcağın parmak izlerini topladı gitti bedeninden. Bir derin nefes aldı, bütün yeşiller içine doldu. Bir nefes daha aldı, sürgün verdi içinin toprağı. Orman uzak yakın yankılarla doldu, akarsuyun sesine sabah kuşlarının ötüşleri karıştı. Leyla, ağacın gövdesine sımsıkı sarıldı. İşte o an hayatın bütün hakikatini anladı, birliğe giden yolu bulmuştu.
Makbule Aras Eyvazi
