
Sana geldim ey anne.
Gitme.
Şimdi bu pencerenin önünde sana bakmak ne tuhaf. Kim derdi ki bir gün senin karşına çıkacağım. Var olduğunu bile bilmezdim. Her şey seneler önce derste hocanın söylediği cümle ile başladı.
“Biliyorsunuz çocuklar ağaçlar da göç eder.”
Hayır, bilmiyorduk. Nereye gidiyordu ki ağaçlar? Nasıl gidiyorlardı? Eteklerini toplayıp köklerini söke söke çekip giden kadın mı oluyorlardı? Belki de öfkeli bir büyücü, yakıp yıktığı evini pelerinini sürüye sürüye terk eden. Bilmiyoruz. Böyle bir şeyi kaç kişi bilir ki? Eve gider gitmez herkese sormaya karar verdim. Acaba bizimkiler de biliyor muydu ağaçların göç ettiğini.
Bilmiyorlarmış. Dinlemediler de zaten. Ağızlarının içinde dönüp durdu kelimeler. Sonra yuttular. Teker teker. Hiç zorlanmadılar. Hiç yumru olmadı boğazlarında. Çünkü salak çocuklarını geçiştirmek kolaydı. En azından dünyanın en salak insanını biz doğurduk ifadesiyle yanlarından yollamamışlardı. Tepkilerinin kötüleşmesinden ürkerek “ben sizin eserinizim” suratımı üzüntümün arkasına saklıyordum.
Bir tek babaannem farklıydı. O dinlerdi ya da öyle görünüyordu çok net hatırlamıyorum. Ama söz konusu ağaçlar, köyü, kökleri oldu mu dikkat kesilir, sanki hep o anı beklemiş gibi anlatırdı. Uzun uzun anlatırdı. Anlatışı konuyu uzatmak gibi değildi, hiç sıkmazdı insanı. Hatta öyle bir yerde bırakırdı ki peşinden koşmak zorunda kalırdın. Daha da anlatsın devamını da anlatsın. Anlatmazdı. Bir ölünün üstüne konan bıçak, gelir onun dudaklarının üzerine yerleşir ve o ağız asla açılmazdı.
“Babaanneeee! Neneeee! Öğretmen dedi ki ağaçlar göç edermiş. İnanabiliyor musun öylece alıp başlarını gidiyorlarmış.”
“Ederler tabii.”
Bu kadar. Ederler tabii. Sonra odasına çekilip kapısını kapadı. Kapısı kapalıysa rahatsız edilmek istemiyor demekti ve etmezdik de. Ertesi gün okuldan döndüğümde annemle babam hiç anlamadığım şekilde bağrışıyorlardı.
“Bir şey mi ded”
“Ne diyec”
“Belki de o suratın demişt”
“Ne var benim suratımda he?”
Sesleri yumak olmuştu. Birbirine girmiş sesler. Ne oluyordu? Neler oluyordu. Beni görmediler bile. Beni hiç.
Babaannemin odasına koştum. Yoktu. Zaten o olsaydı onlar böyle.
Sonra dolabının kapaklarını açık gördüm. Babaannem akrabalarını ziyarete gitmemişti demek ki. Giderdi çünkü ayda yılda bir de olsa akrabalarına uğrardı. Fakat genelde onlar bize gelirdi. Anneme rağmen gelirlerdi. Babaannem ailenin büyüklerindendi ve çok sevilirdi. Onu sevmesen de saygı duyardın. O yüzden ihmal edilmezdi. O olmasa kapımızı kimse çalmazdı ki bizim. Apartman görevlisi, temizlik firması ve kargolar. İçeri buyur edeceğimiz kimsecikler yoktu. Çünkü diyordu annem ve babam, bizler çalışıyoruz, fırsatımız yok. Gülerdi babaannem onların bu dediklerine de yine sesini çıkarmazdı. Gelinin öfkesini üzerine çekmeyi hiç istemezdi.
Gitmişti. Memleketine gitmiş. Babam da ertesi gün yanına gidecekti. Yalvardım. Hep beraber yola çıkmaya kara verdik. Annem de babaannemin dönmesini istiyordu. O evin merkeziydi, olmasa oradan oraya savrulurduk.
Gittik. Uçaktan inince babam hemen bir araba kiraladı. Taksi köye gitmezmiş. Tuhaftı. Yollar kovboy filmlerindeki gibiydi. Etrafta dev kaktüsler, çöller, develer, akbabalar yoktu. Ama tekinsizdi. Kovboy köyüne gidiyoruz diye düşünmüştüm. Kovboy köyü. Sonra tek tük evlere rastladık. Tuhaf evler. Bizim oradaki evlere benzemiyordu. Her yerinde döküntüler vardı. İki katlı evlerinin alt katında hayvanlara ait odalar vardı. Bazılarının duvarları da çamur kaplıydı. Sonradan öğrendim ki o çamur değil bokmuş. Hayvanları bokunun aktığı, yapıştığı koca bir cephe. İğrenç demiştim. Şimdi komik geliyor bu tepkim. İğrenç değildi.
Babaannemin evi sakız gibiydi. Öyle anlatmıştı annem evini anlatırken “Sakız gibiydi annemin evi,” demişti. Tabii ben çocuk aklımla onu yapış yapış anlamıştım da yine herkes gülmüştü bana. Bizi uzun zamandır görmediği akrabalarını karşılar gibi karşılamıştı babaannem oysa sadece iki gündür görüşmüyorduk. Benim için iki gün gibi değildi. Günlerce süren iki gün sonunda ona kavuşmak bambaşkaydı. Yumuşacık memelerine kafamı bastırdığında tüm kokusunu içime çekmişti. Bazen iki gün bile özlemek için yetiyormuş. Bunu da küçücük yaşımda babaannem öğretmişti bana.
“Dönmem gerekiyordu. Vedalaşmam gerekenler vardı. Geç kalamazdım. Zaten senelerdir görmüyordum.”
Babaannemin sebepleri bunlardı. Kimi, sorusuna da asla cevap vermiyordu. Gece olup da yattığımızda “şimdi sana anlatacaklarımı iyi dinle ve hiç unutma e mi,” demişti. Senelerce asla unutmadım.
“Ben buraya dönmeye mecburdum yavrucuğum. Sen bana ağaçların da göç ettiğini söylediğinde korktum. Annem, babam, kardeşlerim herkes burada. Ya ben vedalaşamadan göç etselerdi buradan. Şaşırma öyle iyi dinle beni. Sabah olunca kalk ve camdan dışarı bak. Tam karşında gördüğün o ağaç benim annem. Ben anneme döndüm. Biz ağaçlardan geliyoruz. Onlar bizim atalarımız. Korkma. Düşün. Ölüyoruz ve toprağın altına gömülüyoruz. Toprak bizi kucaklıyor. Sonra işte kökleniyoruz. Günü geldiğinde ağaç oluyoruz. Bahçemdeki her ağaç benim kanım, canım. Araların en yüce görünen annem. Bir gün ben de ağaç olacağım. Bunları annem anlattı bana. Hiç unutma, diye de tembihledi. Ben unutmadım. Babana anlattım ama beni dinlemedi. O dönmez buralara. Ağaç olacağını da unutur, atalarını da. Sen onun gibi değilsin, inanıyorsun. Günü geldiğinde unutma beni. Ne beni ne ağaçları. Dön köklerine.”
Sonra birkaç gün daha kaldık. Babaannemle tüm atalarımızı ziyaret ettik. Annemle babam da durumdan memnundu. Babaanne torun doğanın tadını çıkarıyorduk onların gözünde. Oysa ben babaannemin vedalaşmasına yardım ediyordum. O da beni tanıştırıyordu. Bir gün döndüğümde beni unutmasınlar diye onları da sıkı sıkıya tembihliyordu.
Döndük. Günler günleri kovaladı ve babaannem küçük bir fidan oldu. Ve ben ne onu ne söylediklerini ne de ağaçları unuttum. Şimdi buradayım. Huzurunuzda. Yapayalnız. Hoş buldum.
Didem Kazan Sol
