
İnsanlar eskileri bilmez pek. Duyan, gören, yaşayan unutur. Ağaç unutmaz. Zaman lanetidir onların. Geçmiş, gelecek ve şimdi karışık bir yumak gibi iç içe ve her an yaşanır halde durur belleklerinde. Ağaç dediğin öğrenir. Suyun döngüsünden bilir uzak dağların göllerini, derin okyanusları ve ip gibi akan suları. Toprağa akandan, düşenden, gömülenden sorar yer üstünde olanların hallerini. Öncesini ve halen olagelenleri. Yelden öğrenir sokağı, açık pencerelerden girerek odaların içlerini bilenden. Seslerinin tınısından, sözlerinin duruşundan, renklerinden ve gözlerinden okur insan hikâyelerini. İki dünya arasında bir köprüdür ağaç. Yatağı ne yer ne gök. Onun yeri yeryüzünün göbeğiyse de bir o kadar yerin altındadır. Ya ağaç bunca bildiğini sırredip nasıl durur durduğu yerde? O da gün gelir yorulur bildiklerinden. Sonsuz döngüden payına düşenleri ayakta taşımaktan yorulur. Kökleri zayıflar, sallanır rüzgârda. Eğilir, yıkılacak gibi. İlk fırtınada devrilir. Kendini, bile isteye ölüme bırakır.
Bu ormanın ağacından bir ağaçtı o da. Ne daha kuru ne daha çıplak. Ağaçların hepsinden daha çok gören, bilendi belki, o da senin bir bakışta anlayacağın şey değildi. Öyleyken sen o ağacı seçtin, ona dokundun. Bir hikmettir belki, sual olunmaz. Bu ağaç her ağaç gibi son zamanlarda bilgi diye ortalıkta dolaşan çer çöp ne varsa yüklenmiş, ağırlığa dayanamayıp eğilmek isteyen dallarını her gün yukarıda tutmaya çalışandı. Vakur ve dimdik ama içten içe kuruyordu bir yandan. Bir sabah ilk çıkan rüzgârla devrilecekti.
Çok eskiden değil, daha yakın zamanlarda çok şey görüp yaşadı bu yer, bu ağaçlar ve toprak. Belli ki bunlar sana bir bir anlatılacaktı. O vakit yer altının kem gözleri açılmıştı birdenbire. Oradan yer üstüne bakar oldular. Bunu ağaç gördü, bir şey diyemedi, insanın haberi yoktu olacaklardan. Ağaç gördüğüne kahroldu, daha sert hışırdadı yaprakları, dalları birbirine çarpıp kırılana dek sallandı. Yol alıyordu yer altının kolu bacağı. Ağacın köklerine sürtünerek, acıtarak çıkıyordu yukarılara. Ağaç kökünü kesip atıyordu kendinden uzağa. Toprağın yılanı, börtü böceği kendini yukarılara vurdu. Çalılara tutundular. Oradan ağaçlara. Her birinin dallarına yılanlar sarmalandı. Ürkmüş gözlerle beklediler. Yer domur domur kabarıp yarılacaktı az sonra. Yarıkların içlerinden yer altının nefesi fışkıracaktı. Havaya karışacaktı zehirli soluk. Hava bundan böyle eskisi gibi olmayacaktı. Yerin üstü gibi. Orada mekân tutmuş tüm canlılar ve insan gibi. Her şey alt üst olup dağılacaktı. Sonra işte bekledikleri oldu. Yılanların, kurdun, kuşun, böceğin ve ağacın. Yeryüzü parça parça insan, beton ve taş kaldı. Sonraki bir zamanda ormandaki ağaçlara bir ateş düştü. Ağaçlara. Ağaçlardaki sincaplara, yılanlara, kuşlara. Sansarlara ve tilkilere. Çok zaman önceydi, orman günlerce gecelerce yandı. Bütün bunları gören ağaçlar kül olmadan önce ilettiler bu bilgiyi havaya, toprağa ve suya. Onlardan başka ağaçlar duydu. Sakladılar kabuk gövdelerinin altına. Damarlarına ve özsularına. Yapraklarına ve çıkan her yeni filizine. Her ilkbaharda yeni baştan öğrettiler kendilerinde olanı.
Sen bunları henüz bilmiyordun. Öğrenecektin. Ormanın içinde yürüyüş için ayrılmış yoldaydınız. Başları önde, uygun adım yürüyen, eşofmanlı bir grup insanın içindeydin. Yolun iki tarafındaki tahta çitler sizi ormandan uzak tutuyordu. Ağaçlar bir manzaradan ibaretti bu yüzden. Bakmak isteyenlere uzaktan, mevsim güzelliklerini sergileyebilirlerdi en fazla.
Onca ağaç içinde bir ağaçtı o. Ötekilerle aynı renkte, kabuğu yer yer kalkmış, soyulmuş. Kimi yerleri daha kalın ve yan tarafı yosun tutmuş. Onu ötekilerden ayırıp senin gözüne takılmasına neden neydi, sen de bilmiyordun. Yola daha yakındı, belki ondan. Gövdesi ötekilerden daha kalın, kökleri toprağın üstüne bel vermiş, biçimsiz. İlk bakışta ormanın en yaşlı ağacı olduğunu anlamamış olmalısın. Belki de onu ötekilerden ayıran başka sebepler vardı senin gözünde. Ağaç bunu bilemez ama senin ona baktığını, bakınca yürüyüşünün ritminin bozulduğunu, yavaşladığını, tam da onun önüne geldiğinde duruverdiğini gördü. Bakışlarını gövdesinde gezdirdiğini, sonra ta yukarılara uzanan kıvrımlı dallarının en uçlarına dek baktığını gördü. Ağaç o dakika anladı gelenin sen olduğunu. Yüreği olsa yerinden çıkacak gibi olurdu heyecandan. Onun yerine köklerinden bir çıtırtı geldi, en üsteki ince dalları arttırdı titremelerini. Sen bunu fark etmedin ama duymuş gibi birden duruverdin yolun ortasında. Arkadaşların yürümeye devam edip uzaklaşırken sen yolu ormandan ayıran çitin altından geçtin. Toprağın yükseltisine, kök sırtlarına, çürük yaprak tepelerine basarak ilerledin. Kollarını o ağaca uzattın. Avuç içlerini bastırdın yorgun gövdeye. Pütürlü gövdenin bir sertlik hissi vermesinin ötesinde bir şeyler bekliyordun belli ki. Doğanın ve de ağacın enerjisi gibi bir şeyler duymuştun, ne olduğunu tam bilmeden. Sandın ki sana huzur ve mutluluk verecek. Seni geldiğin şehrin sıkıntılı havasından uzaklaştırıp, günlük iş rutininden çekip alarak sana yeni bir nefes verecek. İşyerindeki arkadaşlarınla bunun için planlamamış mıydınız bu orman yürüyüşünü? Daha eski inanışlar her şeyin bir ruhu olduğunu söylüyordu. Suyun, kayanın ve de ağacın. İşte sen duyduğun yarım yamalak bilginle, enerji mi, ruh mu tam olarak neyle karşılaşacağını bilmeden bekledin. Gözlerini kapadın.
Yolda yürüyen eşofmanlı insanlar, ormandaki o bir ağacı görmez, fark etmez ama yoldan ayrılıp ağaca gözlerini kapayarak dokunan yalnız bir kadını hemen fark ederler. Aklından zoru vardır mutlaka kadının. Şakaya vurup gülünsün isterler haline. Sen bunu bilirdin, ağaçlara sarılanların başlarına neler geldiğini de. Ormanın içlerinde görünmez oluncaya dek duydun kahkahalarını. Kısa bir an da olsa rahatsız oldun bundan. Ellerin hâlâ gövdedeydi ve bırakmalıydın bu dokunuşu. Yürüyüş yoluna geri dönmeli, onların arasına karışıp onlardan olmaya devam etmeliydin. Kimsenin dikkatini çekmeden yaşarsan tedirgin olmazlar, herkes rahat ederdi. Sınırları belirlenmiş yoldan kimse çıkmaz, aynı yolda ve aynı yöne doğru yürünürse ancak bir düzenden söz edilebilirdi. Düzense toplumun temeliydi bir bakıma. Sana ve hepinize böyle öğretmişlerdi. Ama sen o an bütün bunları düşünsen de elinin ağaca dokunmasındaki hissi istiyordun. Kabuğun kıvrımlı sertliği ellerini önce gıdıklar gibi olmuş sonra avuç içinin tuhaf bir hazla karıncalandığını fark etmiştin. İstesen de uzaklaşamayacaktın gövdeden.
O seni çok uzun zamandır bekliyordu. Böyle elleriyle ona içten dokunacak olan insanı. İstedi ki ona iletilenler, onunla kurumasın. Daha toprakta tohumken bildiğini, yerin, suyun, göğün bildiğini insana da aktarabilsin. Bunu ancak dokunmayı ve dokunarak öğrenmeyi bilen ellere yapabilirdi. Ve sonra istedi ki anlatıp bitirdiğinde gönül rahatlığıyla bırakabilsin kendini yere. O kışı kuru geçirir, ilkbaharda bir daha yeşermezdi. Orman korucuları fark edip onu kesmezse, ölmüş boş gövdesini iç huzuruyla yere bırakabilirdi. O yüzden içinden çekilmeye yüz tutmuş öz suyunda gezinenleri haberin olmadan sana iletti. Ağacın gövdesinden uzaklaştın. Ellerini montunun cebine soktun. Ağaçtan aldıklarını da. Uyuşmuş, yüklenmiş ellerin artık eskisi gibi olmayacaktı. Soğuktan üşüdüğünü düşünmüştün. Üşümüştü. Öğrendiklerinin soğuğundan.
Şimdi eline kalemi aldığında ağaçtan neler öğrendiğini fark edeceksin. Ağacın, toprağın, suyun ve havanın bildiğini sen de bileceksin. Ama bilmek ağır gelir, bilmek çürütür içten içe. Bilmek suskunlaştırır. Susmak da ölümdür bir yerde. O yüzden ağaçlar her geçen gün ölmeye durur. Ağacın cansız gibi görünen kabuğu insanın değdiği yerden canlanır. İçinde saklı bilgisini sessizce, usul usul aktarır ona. Bazen de yaprağının hışırtısıymış gibi gelir insan kulağına bunlar. O hışırtıyı dinlemek ağacın bildiğini bilmeye başlamaktır. Sır verir gibi fısıltıyla verir ağaç içinin bilgisini. Sadece anlatmak için değil, onu anlayacak olana göğün, yerin ve suların ona yüklediklerini emanet edebilmek için konuşur.
O gün ormanda yürürken sana olan buydu. Sen de bir öyküyle sözcüklerin dünyasına katacaksın ağaçtan öğrendiklerini. O doğa ki her yerde ve hep daim olanın ta kendisiyse eğer, insanın düşünde, diliyle sözlerinde ve de yazısında olması uygun olacaktır. O yüzdendir bu ağaç öyküleri. Ağaçtan gelen, dünyaya bir kez de dil yoluyla dönsün diyedir.
Berna Durmaz

Çok güzel.