Parşömen’in 6 yıldır sürdürdüğü yılsonu soruşturmalarına verilen yanıtların, edebiyat tarihimiz açısından önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. Bizler içinse bir muhasebe yapma fırsatı sunuyor: Bu yıl hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?
Bu yıl da okurlara, yazarlara, çevirmenlere, editörlere, şairlere, kitapçılara, yayın emekçilerine, akademisyenlere sorduk.
Savaşların ve katliamların gölgesinde bir yıl geçirdik… İyi kitaplar okuyacağımız, barışın hüküm sürdüğü bir yıl olsun 2025.

2024 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiklerinizi, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
2024’te okuma fırsatı bulduğum kitapları listeye eklerken, her şeyin hızla unutulup gittiği bir ortamda, bazı kitapları yeniden hatırlatmak, hakkında ayrıntılı yazdığım kitapların adını bir kez de buradan anmak istedim.
Kadir İncesu, Dile Gelen Kalem, söyleşi, Usar Yayıncılık, Ekim 2019.
Şenay Eroğlu Aksoy, Sardunyaların Kışı, öykü, Everest Yayınları, 2022.
Sevin Sezgin, Umuda Tutunmak, öykü, KeKeMe Yayınları, Ocak 2023.
Tuba Dere, Uzaklara Giden Hükümdar, öykü, Sakin Kitap, Mayıs 2023.
Berrin Akın Akbüber, Taylan Köken ve Turgut Baygın, Bir Kent Bir Fotoğraf Sanatçısı: Ayvalık’a Önder Aksoy ile Yeniden Bakmak, inceleme-araştırma, Ayvada Yayıncılık, Ağustos 2023.
Nalan Yılmaz, Mopesto, öykü, KKM Yayınları, Eylül 2023.
Özkan Aras, Ankara’da Bir Garip Orhan Veli,inceleme-araştırma, Dorlion Yayınları, Kasım 2023.
Pelin Buzluk, Yer Değiştiren Sular, öykü, İletişim Yayınları, 2023.
Semrin Şahin, Küller, öykü, İthaki Yayınları, 2023.
Taylan Özbay, Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü, araştırma, Telgrafhane Yayınları, Şubat 2020: Yazar kitabında, Atatürk devrimlerini incelemiş, Cumhuriyet’in kazanımlarını edebiyatçıların gözünden aktarmayı amaçlamış. Onların düşüncelerine, ideallerine kulak verip düşledikleri geleceği yansıtmış. Öner Yağcı’nın önsözü ile açılan çalışmanın odağında Atatürk’ü görmüş, o günleri yaşamış, onun yolunu özümsemiş yazarlar var. Taylan Özbay’a göre edebiyatçılar, Kurtuluş Savaşı’nın ve devrimlerin önemini kavramış birer kanaat önderi olmanın yanında birer halk neferi olarak görev yapmıştır. Buradan hareketle kitapta yer alan on değerli isim şöyle sıralanabilir: Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Aziz Nesin, Sait Faik Abasıyanık, Orhan Veli Kanık, Oktay Akbal, Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı), Rıfat Ilgaz, Melih Cevdet Anday, Orhan Kemal ve Ceyhun Atuf Kansu.
Nahit Sırrı Örik, Ankara Yazıları, deneme, Everest Yayınları, Aralık 2022: Yazarın 1931-1951 yılları arasında Akbaba, Kahkaha, Muhit, Son Telgraf, Ülkü, Varlık, Yeni Türk gibi süreli yayınlarda yer alan yazıları, akademisyen Bahriye Çeri tarafından derlenerek yayımlandı. Bu yazılardan Nahit Sırrı’nın Ankara’ya ilk kez 1925’te geldiğini, iki yıl düzenli kaldıktan sonra 1927’de ayrıldığını, 1929 sonbaharında ise yerleşerek, 1945’e kadar burada yaşadığını öğreniyoruz. Ankara’yı çok seven bir yazarla karşı karşıyayız. Kendisi bu kenti sevmekle kalmamış, Ankara’nın mahallelerini, çevre kasabalarını, kaza ve köylerini gezerek yazıya dökmüştür.
Feyza Hepçilingirler, Zesto Psomi (Sıcak Ekmek), roman, Kırmızı Kedi Yayınevi, Ekim 2023: Bir mübadele romanı olarak kaleme alınan Zesto Psomi’de yazar Feyza Hepçilingirler, meselesini mekânından, dolayısıyla dilinden koparılan bir ailenin bireyleri üzerinden ortaya koymuş. Girit’teki yaşamlarında Türkçe konuşmaları yasaklanırken, Anadolu’ya gönderildiklerinde Giritçe konuşmalarından dolayı “yarım gavur” nitelemesiyle ayrımcılığa uğramışlar. Unutulmakta olan bir dilin kendine has sözcükleri ve cümle yapısıyla dokunan roman, tarihi anlatılara dayanan kurgusu, atmosferi ve anlatılagelen hikâyeleriyle şimdiye dek mübadele hakkında okuyup öğrendiklerimizi destekler nitelikte, bütüncül bir yaklaşımla ele alınmış. Yazar yılların birikimini, duygu ve düşünce yükünü her zamanki özeniyle dilin hakkını vererek metnine yedirmiş. Giritli bir ailenin yaşayışı ve kültürel özellikleri hakkında pek çok ayrıntının bulunduğu bu kitabı kendimden, aile büyüklerimin aktardıklarından yola çıkıp derinden hissederek, duygulanarak okudum. Kitabın ayrıca, kadından yana tavır alan bir yaklaşımı olduğunu söylemeli.
Yayla Boztaş, Harf Dilsizi Kadınlar, öykü, KKM Yayınları, Kasım 2023: Adından da anlaşılacağı gibi kadın karakterler üzerinden örülen dokuz öykünün yer aldığı, 78 sayfaya karşılık gelen bu kitabın anlatıları genelde kasabaların, küçük kentlerin semt ve mahallelerinde geçiyor. Bazen mektuplar bazen de yalnızlığı ısıtan ortak duvarların sesi aracılığıyla kuruluyor iletişim. Bohçalara sarılıp sandıklarda saklanan duygular, özlem ve hüzünler yirmi yılın ardından bir annenin ölümü karşısında açığa çıkıyor. Antika pazarındaki fotoğraf desteleri arasından, yılların ötesinden seslenen öyküler, anılarını satışa çıkaran bir adamın elinde kaderini bekliyor. “Muacır” yaşamlar göz kırpıyor okuruna. Yalnızlar her zamanki gibi ışıksız evlerdense bir parkta arıyor insan sıcağını. İçinde iki ayrı kişiyi/cinsiyeti barındıran bedenlerin dostluğu ise bir yolculukta kesişiyor ve yine en iyi kadınlar anlıyor birbirini.
Gamze Güller, Zürafanın Bildiği, öykü, Everest Yayınları, Şubat 2024: On üç öykünün yer aldığı kitabı okumaya başladığınızda dikkati ilk çeken, yazarın kurduğu arı dil oluyor. Gamze Güller, odaklandığı tema kadar dili ve bu uğraşıyı ne denli önemsediğini vurgulamak için her kitabında denediği üzere yeni anlatım biçimlerine kafa yorarak kaleme almış öykülerini. Metinde o istenilen akıcılığa ulaşabilmek için cümlelerini kısa tutmuş. Ses tekrarlarına ve ikilemelerin yardımına baş vururken, az sözcükle etkili bir anlatım yakalamış. Bir şeyin farklı açılar ve bakış yüksekliklerinden fotoğrafının çekilmesi gibi bağlamlı, bağımsız öyküler aracılığıyla başka anlatıcı ve karakterlerin gözünden aktarılmış metinler. Kapatılmışlık hissi pek çok yerde okurun karşısına çıkıyor. Hızlı akan dünyanın hoyratlığından, vahşiliği ve bencilliğinden saklanma, yavaşlama ihtiyacı duyan insan evladına hayvanların söyleyecekleri var.
Duygu Terim, Aslında Her Şey Yolunda, öykü, Notos Kitap, Şubat 2024: On üç öyküsüyle bir ilk kitap, Aslında Her Şey Yolunda. Duygu Terim, ilk öyküsüyle ilginç bir atmosfer yakalamış. Spiritüel dünya üzerinden, sembollerin karakterine çağrıştırdığı kavramlarla evlilik, aşk ve arkadaşlık ilişkilerini sorgulamış. İnsanın aldatılması mı, yoksa kendini kandırması mı daha zor, sorusuna yanıt aramış. Hayatın hep düşlendiği gibi gitmediğini, ütü çizgisi gibi dümdüz ilerlemeyeceğini anlatmak için bir bebeğin kaybı, süper annelik meselesi, bekâr ve çalışan kadın olmanın zorlukları, dayatılan güzellik algısı, çocuk gelinler, huzurevinde yaşam gibi temalara değinmiş. Bazen de en yakınımızdakilerin, yaşamı çekilmez kılabileceğine işaret etmiş. Okurunu Ankara sokaklarında dolaştırdıktan sonra direksiyonu taşlı köy yollarına kırıp kötü şeyleri reddedince yaşanmadığını sanan, çıkarcı ve ikiyüzlü aile ilişkilerinin kapısını çalmış. Bu noktada bağlamlı öykü olan “Melike”nin politik bir katmanı olduğunu söylemek mümkün. Sonra iki kardeşin hikâyesinde, dinlemek ve anlamak arasındaki o incecik iletişimin kırılganlığına değdirmiş kalemini. Kadınlar kadar erkek (evlat) olmanın zorlukları ve her şey olup bir tek kendi olmaya izin verilmeyen kişiler etrafında örmüş, aile içi(n) yapılan fedakarlıkları. Kendisi hariç herkese koşup yetmeye çalışanlar, sadece sorumlulukları yüklenenler içinse hayat ertelemeye gelmemeli. Çünkü henüz zamanımız olduğunu düşünsek de kum saatinin içindeki zerrecikler akmaya devam ediyor. Terim’in karakterleri kayıp parçalarını arayadursun, bizi avutacak kimsenin yine kendimiz olacağını fısıldıyor bu öyküler.
Celal Karaca, Aramızda Kalmasın, söyleşi, Bilgi Yayınevi, Mart 2024: Celal Karaca, edebiyat röportajcılığı geleneğimizde Ruşen Eşref Ünaydın’ın ardılı olarak, bu alanda ürün veren Yaşar Kemal, Mustafa Baydar, Hikmet Altınkaynak, Zeynep Aliye, Kadir İncesu, Esme Aras gibi isimlerin ardından kitabını yayına hazırlamış. Kitap, 2000-2010 yılları arasında kırk dört kültür insanı ve sanatçı ile yapılan röportajları içeriyor. Türk edebiyatının, tiyatronun, resmin ve karikatürün önemli isimlerine, Samsun’un yetiştirdiği değerlere odaklanıyor. Röportajların çoğu yüz yüze gerçekleştirilmiş. Attila İlhan, Vedat Türkali, Vedat Günyol, Ahmet Özer, Vüs’at O. Bener, Zerrin Koç, Semrin Şahin, Kadir İncesu, Osman Bozkurt, Bedri Koraman, Altan Erkekli, Zeynep Aliye ve nice değerimize bu kitapta rastlamak mümkün.
Hatice Günday Şahman, Yarım Kalmasın, öykü, h2o kitap, Mart 2024: On iki öyküye karşılık gelen kitap, Pessoa’dan bir epigrafla başlıyor. Böylece Şahman, öykülerinde iç konuşmalara, bilinç akışına, duygu ve düşüncelere ağırlık vereceğini söylüyor. Şahman’ın öykülerinde bir duygudan ötekine geçmek kolay değil. Tırnağın ucuyla kabuğu kaldırıp altına bakmak, gençliğin izini sürmek, bir diğerinin gençliğini yurt edinmek de öyle, hiç kolay değil. Çünkü umulan ve başa gelenlerin buluştuğu kavşakta duygular, şehvetten şefkate evrilebilir her an. Böylece yüreklerimize birer çentik atıp eski aşklar çıkmazına varıyoruz. İnsan, zamandaki varlığını bedenden önce zihnin yaşlanmasında algılarken, kum saatine direnemiyor hiçbir hatıra/hafıza. İşte o anda hepimizden geriye bir iz, küçük bir hikâye kırıntısı kalsın istiyoruz ki ilmek ilmek çoğalsın yaşam.
Derya Sönmez, Öteki Hayvanlar, öykü, Sel Yayıncılık, Nisan 2024: On bir öyküsüyle 96 sayfaya karşılık gelen kitabın kapak görselinde, kırmızı fularıyla uçuruma meydan okuyan bilge keçi, insanlığa yol göstermeye hazır. Sönmez, ilk kitabından hatırlayacağımız üzere sakin akan, iyi kotarılmış bir dille, sesini yükseltmeden anlatıyor dert edindiği meseleleri. Büyük ve güçlü karakterler yaratmak yerine, derine nüfuz edebilen, duygusal olmayan ama duygu yüklü düşüncelerle ilgili. Okurunu bir huzursuzluğun kıyısına kadar yaklaştırıyor. Sönmez’in yazın evreni de bu merkezde, başkalarına, ötekine ait küçümen zaman ve hayat parçaları etrafında şekilleniyor. Bu bazen, yüksekten yere çakılma hissi gibi sert bir duvara çarparak beliriyor. Hayat da öyle değil mi zaten? Büründüğümüz roller, meslekler, aidiyetler… Her şey yaşam, ölüm ve seçimlerimiz ölçeğinde, kendi ritminde şekilleniyor. Öte yandan aidiyet duyduğumuz mekânlarsa bazen bir rüyadan ansızın çıkageliyor. Yazarı ve okuru buluşturan o tanış yer, ortak bir hafıza mekânına dönüşüyor böylece.
Size göre 2024 yılının önemli edebiyat olayları nelerdi?
Usta çırak ilişkisinin, el vermenin yazarlık atölyelerine indirgendiği bir ortamda, bıraktıkları ize bakarak / basarak bu yolda ilerlememizi sağlayan isimleri saygıyla anmak isterim. Edebiyatımızın üretken kalemlerinden Füruzan’ı, duyarlı ve incelikli kalem erbabı İrfan Yalçın’ı ve çok yönlü yazar Ferit Edgü’yü yitirdik. Edgü’den mülhem, pırnakıl yıldız içinde uyusunlar…
Edebiyatta 60 yılı geride bırakan sevgili Necati Tosuner’i, Ankara’ya gelişinde evimde ağırlamış olmaktan duyduğum mutluluğu, kişisel haneme yazdığım güzel bir anı olarak hatırlayacağım. Kendisi bu yılki Erdal Öz Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü. Ayrıca şair Metin Turan, Güney Kore 15. Changwon KC Uluslararası Edebiyat Ödülü’nün sahibi oldu. İki değerli edebiyatçımızı bir kez de buradan kutlarım.
Metis Yayınları ve Sanat Kritik’in Bilge Karasu’nun edebiyatımızdaki yerini göstermeye yönelik olarak İstanbul’da bir sempozyum ve sergi düzenlemesinden bir yıl sonra, benzer bir etkinliğin Ankara Goethe Enstitüsü’nde gerçekleştirilmesi beni heyecanlandırdı ancak paneli dinlerken aynı heyecanı duymadığımı üzülerek söylemek isterim.
Düzenli olarak takip ettiğiniz bir edebiyat dergisi var mı?
Farklı zamanlarda Kurşun Kalem, Lacivert, Öykü Gazetesi’ni dönüşümlü olarak takip ettim. Zaman zaman Varlık, Notos alıyorum. Bir yıldır Edebiyat Nöbeti dergisini takip ediyorum. Dijital dergilerden Parşömen, Edebiyat Haber, Edebiyat Burada, KE, Litera Edebiyat ve K24kitap’ı okuyorum.
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
Dünyanın her yerinde olduğu gibi değerlerin yerinden oynadığı ülkemizde, ne yana evrileceğini kestiremediğimiz bir belirsizlik içinde sürükleniyoruz. Talancı zihniyet her yere nüfuz etmiş, kurumlar çürümüş, güven duygusu çökmüş. İnsanlık en temel fizyolojik gereksinimlerini karşılamaktan yoksun, yorgun. Böyle bir ortamda sanat dallarının barışı, demokrasiyi, insanlık onurunu ve sevgiyi konu edinerek kültür dünyamıza katkı sunduğunu, sunmaya devam edeceğini düşünmek… Bir iyimserlikten öteye gitmiyor bazen. Gerçek dünyanın bizde açtığı yaraları, edebiyatın sarmaya yetmediğini görmek, en sahici duygu değil mi? Yine de bugünlerden bir iz bırakma gayretiyle oturuyoruz masaya.
Ülkenin hâl-i pür melali içinde edebiyat ortamında iyi şeyler de oluyor kuşkusuz. Kitaplar basılıyor, dergiler azim ve kararlılıkla çıkıyor, yazılar yazılıyor, ödüller alınıp veriliyor, fuarlar, söyleşiler, etkinlikler düzenleniyor. Fakat bu kalabalıkta kime (okura / hedef kitleye) ne derece ulaşıyor, kimde karşılığını buluyor bu çaba, ondan emin olamıyorum. Bir beslenme alanı, yeni bir kaynak yaratabiliyor muyuz? Bir pınara, billur bir suya erişebiliyor muyuz? Ödüller konusunda su giderek bulanıyor mı yoksa? Belki de tekdüzeliğe doğru yol alıyoruz. Aynı konu üç ayrı öykü kitabında karşımıza çıkabiliyorsa, bu tesadüfü yazar duyarlılığıyla açıklamak iyimser bir tahmin olmaz mı? Minicik bir ayrıntı, bir klişe, yanlış ya da abartılı yaklaşım mesleğin profesyoneline, dikkatli bir okura hemen ele verir kendini. Örneğin kuralcı, yaşamı en yakınları için çekilmez kılan biri her koşulda asker olmak zorunda mı? Başar Başarır, Dolunay İki Gece Sürer romanında bu sıfatları idealist, emekli bir öğretmene başarıyla yükler. Aynı şekilde denizci bir subaya doğu görevi yaptırırken sanki iyi düşünmeli, lojman hayatından bir kesiti anlatırken de öyle. Gazetecilerin de doktorlar gibi uzmanlık alanları (ekonomi, kültür sanat, dış haberler, parlamento muhabiri) olabileceğini bilerek yazmak, öyküde farklı bir katman yaratabilir. Bir şablonun ötesine geçerek, böylelikle özgün kılınabilir metin. Çünkü o meslekteki herkes hayatının haberini yazmaz, her haberin peşine düşmez, düşerse de bir sonuca bağlar ya da savaşa gitmek zorunda değildir. Bir genel cerrahın ameliyathaneye her girdiğinde yüksek riskli bir organ nakli gerçekleştirmesini beklememek gerektiği gibi. Belki bazen, Sabahattin Kudret Aksal’ın yaptığına benzer şekilde, yaldızlı boya almak için nalbura gelen birine sade bir yaşam kesiti giydirmek için yazmalı. O sadeliğin lezzetini duyumsamak için de okumalı.
Ama sosyal medyaya bakarsak, başat derdimiz kitap yazmak mı? Birer “influencer” olmak mı? Yoksa “influencer” olma peşinde yazar olmak mı? Bu sorulara yanıt aramak, evet, bazen can sıkıcı. Kendini nezaketle ortaya koymanın ötesinde bir cingözlük, bir kurnazlık da yok değil. Bu beklentiyi sezmek, fark etmek kadar başını başka yöne çevirip görmemek de bir seçenek. Boş ver, sen bildiğin gibi kendi yolunu dirençle açmaya devam et, diyen içerideki sesi dinlemek de öyle.
2024’ün sonuna yaklaşırken amacım elbette karamsarlık aşılamak değil. Giderek azalan güzel günlerin geleceği ümidini, içimizde bir yerde korumayı ben de eskisi kadar isterim. O nedenle dokumuza uyan, mayamızın tuttuğu iyi niyetli insanların elini bırakmadan, kıymet bilerek / vererek yürüyeceğimiz bu yolda olmak da güzel.
