Parşömen’in 6 yıldır sürdürdüğü yılsonu soruşturmalarına verilen yanıtların, edebiyat tarihimiz açısından önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. Bizler içinse bir muhasebe yapma fırsatı sunuyor: Bu yıl hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?
Bu yıl da okurlara, yazarlara, çevirmenlere, editörlere, şairlere, kitapçılara, yayın emekçilerine, akademisyenlere sorduk. Savaşların ve katliamların gölgesinde bir yıl geçirdik. İyi kitaplar okuyacağımız, barışın hüküm sürdüğü bir yıl olsun 2025.

2024 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiklerinizi, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
Bu yıl yayınlanan kitapların hızına yetişmek ne mümkün. Okuyup beğendiklerimin epey fazla olduğunu fark etsem de henüz okuyamadığım bir bu kadar kitap var.
İlk olarak İsmail Gezgin’in “Uygarlığın Görmediği İnsanların Öyküsü” alt başlığıyla Pinhan Yayıncılık tarafından yayınlanan Ötekilerin Arkeolojisi kitabından bahsetmek isterim. İsmail Gezgin bu defa antik çağın sınıflı toplumunu emekçi sınıf üzerinden inceliyor. İsmail Gezgin’in titiz araştırmacılığı ve edebi üslubuyla leziz bir anlatıma sahip “Ötekilerin Arkeolojisi” bahçıvanlardan hizmetkârlara, mutfak emekçilerinden zanaatkârlara, dilencilerden kâhinlere, madencilerden ağıtçı kadınlara uzanan geniş bir insan evreninde antik dönemde emeği hiçe sayılanları, adına Tümülüsler, kral mezarları yaptırılmayanları anlatıyor.
Bence bu yıl yayınlanan önemli kitaplardan biri de belgeselini Mülkiyeliler Birliği’nde yazarı Asuman Susam ve yönetmeni Sefa Sarı ile izleyip konuştuğumuz, Livera Yayınevi tarafından yayınlanan Gülten biyografisi. Gülten’i okumak, izlemek Gülten Akın’ın yaşamını, şiirlerini, etkilerini, geride bıraktıklarını yeniden keşfetmek, onun dönemindeki Ankara’yı düşünmekti. Gülten belgeselinin anlatımı, duygusu da bir o kadar yoğundu. Asuman Susam’ın kitabı biyografi yazınındaki önemli kitaplar arasında yerini çoktan almıştır kanımca.
Bu yıl yayınlananlar arasında Derya Sönmez’in Öteki Hayvanlar (Sel Yayıncılık), Ümit Aykut Aktaş’ın Kaplumbağa Ayaklanması (Metinlerarası Kitap), Burçe Bahadır’ın Şimdi Dönecek Dünya (İletişim Yayınları), Halil Yörükoğlu’nun Şu An Saat Kaç? (İletişim Yayınları), Rıdvan Hatun’un –geçen yılın sonlarında yayınlandığı için bu yıl okuduğum– Billur Örüntüler (Can Yayınları), Kâmil Erdem’in O Sonbahar, O Kış (Sel Yayıncılık) ele aldıkları konular, anlatımları ve özgün sesleriyle dikkatimi çeken öykü kitapları oldu.
Ethem Baran’ın üçüncü romanı Köhne (İletişim Yayınları) bu yıl yayımlanan romanlar arasında severek okuduklarımdandı. “Feramuz’un ilk ölümüydü bu.” cümlesiyle başlayan, çok sayıda karakter içeren, birbirinin içine geçen bir kurguyla ilerleyen Köhne’yi özellikle dil işçiliği açısından çok beğendim.
Mehmet Eroğlu’nun “on gün” polisiye serisinin son romanı Sakin Adamın On Günü (İletişim Yayınları) yılın başlarında yayınlanmıştı. Romanın ana kahramanı Sadık, bu sefer Uysal adını alıp kendi yaşadığı kayıplar yüzünden sakinliği seçse de olaylar yine köşesine çekilmesine izin vermiyor. Mehmet Eroğlu’nun bu seri romanlar aracılığıyla kendine özgü bir özel dedektif karakteri yaratarak vicdan teması üzerinden ülkenin güncel siyasetini ve gündemini iyi yakaladığını düşünüyorum.
Attilâ Şenkon, Pepuk Kuşu’na ithaf ettiği, Everest Yayınları’ndan çıkan Hepimizin Yarasında kitabında insanlığın ortak acılarını, azınlık olma halini, yerinden edilmeyi, sığınacak yer bulamamayı Emsile ve Heval karakterleri üzerinden kısa ama dokunaklı bir şekilde anlatmış.
Yaralardan hareketle, John Berger’ın 1956-96 yılları arasındaki şiirlerinden, çizimlerinden ve fotoğraflardan oluşan Yaranın Sayfaları bu yıl Metis Yayınları’ndan çıkanlar arasındaydı. Şiirlerin çevirisinin Cevat Çapan’a ait olması da onları tekrar tekrar okutan unsurların başında geliyor elbette.
Zaman Yeli’nin yayınlanmasından neredeyse otuz yıl sonra bu yıl Everest Yayınları’ndan Dönüyor Zaman’ın çıkmasıyla Gürsel Korat’ın “Kapadokya Dörtlüsü” tamamlanmış oldu. Unutkan Ayna’nın sonunu anımsayanlar için Dönüyor Zaman anlattığı coğrafya açısından da ele alındığında Unutkan Ayna’dan sonra beşinci kitap olarak bile düşünülebilir aslında. Bu sefer hikâye Cumhuriyet Dönemi’ne uzanıyor, Mayıs 1952’de başlayıp Eylül 1921’e dönüyor. Yine bu coğrafyanın unutulmuş, kaybedilmiş insanlarını, farklı renklerini, görünümlerini anlatıyor.
Aden Arabistan çevirisine hayran olduğum Şule Çiltaş’ın Cunta Kızı (İletişim Yayınları) romanı da bu yıl okuyup çok etkilendiğim kitaplar arasında. Cunta Kızı, 12 Eylül’ün gölgesinde geçen bir çocukluğun, ne ara büyüdüğünü anlayamayan yetişkinlerin, gecekondu mahallerinin “kendi kendini bağırlarına basan çocukları”nın incelikle işlenmiş hikâyesi.
Yordanka Beleva’nın Metis Yayınları tarafından Hasine Şen Karadeniz çevirisiyle yayınlanan Keder’deki öykülerini de çok beğendim. Dilin yakınlığı, coğrafi benzerlik, basit cümlelerle örülmüş derinlikli anlatımıyla Keder kendime çok yakın bulduğum bir öykü kitabı oldu.
Daniel Moyano çok sevdiğim yazarlardan biri. Onun her yeni çıkan metni beni okur olarak çok heyecanlandırıyor. Bu yılın başlarında Metinlerarası Kitap’tan İnci Kut çevirisiyle Türkçedeki ikinci öykü kitabı Timsahın Kutusu yayınlandı. Moyano’nun İstanbul’da yaşayan oğlu gitarist Ricardo Moyano tarafından yazılmış önsözünde, “Gracimiano’nun Çocukları için Kantat” öyküsünün yaşanmış bir hikâye olduğu yazıyor. Daniel Moyano bu hikâyeyi “tüm eserlerinin en iyisi” olarak kabul etmiş. Öykü gerçekten etkileyici. Kitaptaki diğer öyküler de öyle. Ben en çok “Klak Klak”, “Sütun”, “Bin Gün” ve “Bedensiz Varlıklar”ı sevdim.
Çocukluk merakını yaşam biçimi haline getirebilmiş az sayıda insandan biri Gerald Durrell’ın üyeleri arasında yazar Lawrence Durrell’ın da bulunduğu aile hikâyesini anlattığı ünlü “Korfu Üçlemesi” Alfa Yayıncılık tarafından Ayşen Anadol çevirisiyle yayınlandı. Daha önce Türkçede üçlemenin sadece ilk kitabı Ailem ve Öteki Hayvanlar vardı. Bu yıl Kuşlar, Hayvanlar ve Hısım Akraba ve Tanrıların Bahçesi kitaplarının yayınlanmasıyla üçleme tamamlanmış oldu.
Bu yıl okuduğum çeviri romanlar arasında beğendiğim birkaçına da değinmek isterim. Shahrnush Parsirur’un Yıldız Uysal çevirisiyle Can Yayınları’ndan çıkan Erkeksiz Kadınlar novellası bekaret meselesini, aile ve toplum baskısını, kadınların toplumdaki konumuyla ilgili temel sorunları açıkça ele alması nedeniyle İran’da yayınlandığında köktendinci medya tarafından hedef gösterilmiş. Erkeksiz Kadınlar toplum tarafından istenmeyen kadınların bir araya gelerek İran toplumunun acımasız ataerkil özelliklerinden kaçtığı bir bahçeyi, kadınların dışlanmadığı, zulüm görmediği, birbirine destek olduğu bir cennet bahçesini anlatıyor.
6.27 Treni ile çok sevdiğim Jean-Paul Didierlaurent’in Çatlak romanı da Mehmet Moralı çevirisiyle bu yıl Can Yayınları’ndan yayımlandı. Didierlaurent kalemi çok kuvvetli bir yazar. Çatlak’ın sade cümlelerinin bıraktığı etkiyi, romanının eğlenceli anlatımını, ana karakterini ve ele aldığı bir yerin antipodu meselesini çok sevdim.
Akira Mizubayashi’nin Can Kırığı ve Bin Yılın Aşkı’ndan sonra Kupa Kraliçesi de YKY’den yayınlandı. Akira Mizubayashi, Can Kırığı’nda olduğu gibi bir yerden sonra yine tesadüflere çok bel bağlasa da ana karakter Mizuné üzerinden ilerleyen kısımları çok sevdim. Mizubayashi’de en çok, müziğin ruhunu hikâyeye yerleştirme biçimini beğeniyorum. Bu romanda da o incelikli anlatım vardı. Gözde Koca’nın çevirisiyle romanın o bölümlerinde dil yine çok yoğun, çok leziz.
Bu yıl çok beğenerek okuduğum bir diğer roman da Alex Schulman’ın Zeynep Tamer’in nefis çevirisiyle Timaş Yayınlarından çıkan Malma İstasyonu oldu. Yazarın Hayatta Kalanlar romanını da çok beğenmiştim. Malma İstasyonu’nun kurgusu çok başarılı. Romanın hemen bağ kurduğum derinlikli karakterleri, hep eksik, hep yarım aile ilişkileri, çocukluk travmaları ve kuşaklar arası farklılıkları çok iyi ortaya çıkardığı katmanlı anlatımı beni çok etkiledi.
Mohamed Mbougar Sarr’ın 2021 Goncourt Ödüllü İnsanlığın En Gizli Hatırası Şirin Erkan Leitao çevirisiyle Can Yayınları tarafından bu yıl yayınlandı. Konusunu gerçek bir edebiyat olayından, Malili yazar Yambo Ouologuem’in intihalle suçlanmasından sonra edebiyat dünyasından silinmesinden alıyor. Sarr bu gerçek malzemeyi çok iyi kullanarak ırkçılık, göçmenlik meseleleri üzerinden edebiyatın işlevi, yazmanın nedeni, yaratıcılık, eleştiri mekanizması, intihal gibi pek çok farklı tartışma konusunu ele alıyor.
Emily Fridlund’un Seda Çıngay Mellor’un çok özenli çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları’ndan yayınlanan Kurtların Tarihi de bu yıl okuduğum ilginç ve güzel romanlardan biriydi. Yalıtılmış çevrelerde geçen romanları seviyorum. Kurtların Tarihi meselesini sezdirerek veren, o sırada merakı ve gerilimi hep diri tutan bir anlatıma sahip. Kurtların tarihini araştırmaya ve anlatmaya meraklı genç anlatıcının, evlerine komşu aile üzerinde gözlemlediklerinin ve onlarla birlikteyken yaşadığı dönüşümün, kendi kişiliğini oluşturmasının hikâyesi. Romanda bu karakter değişimi çok iyi verilmiş.
Bu yıl yayınlanan kurgu dışı kitaplar arasında en çok ilgimi çekenlerden biri Filiz Ali’nin Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Carl Ebert üzerine Bir Tutkunun Peşinde kitabı oldu. Filiz Ali kitapta Cumhuriyet’in ilk döneminde Türk operası ve tiyatrosunun oluşumunu, operayı kurmak için Türkiye’ye davet edilen Carl Ebert’in hayatını, Ankara’da geçirdiği yılları, Sabahattin Ali ile dostluklarını çok güzel anlatmış.
Ankara ile ilgili güzel kitaplar yayınlandı bu yıl da. Bunlardan biri de Bilge Karasu’nun Enis Batur’a Mektuplar ve Ankara Yazıları kitabı. Mesut Varlık tarafından derlenen kitapta Bilge Karasu’nun Enis Batur’a yazdığı mektuplar, Mesut Varlık’ın Enis Batur ile yaptığı Bilge Karasu’yla dostlukları üzerine söyleşi ve Karasu’nun Ankara üzerine yazıları var. Kitabın en sevdiğim yanı Karasu’nun o zamanın Ankara’sından Ulus’taki kalabalıktan, canlılıktan, dükkânlardan, kitapçılardan bahsettiği kısımlar oldu.
Tuncay Birkan’ın Sabiha Sertel’in köşe yazılarını derlediği Görüyoruz Duyuyoruz Metis Yayınları tarafından yayınlandı. Kitapta Tuncay Birkan’ın Sabiha Sertel’in mirasını anlattığı kapsamlı bir sunuş yazısı var. Tuncay Birkan tarafından “Hak Aramayan Kamunun Hakları”, “Ülke Siyaseti”, “Dünya Siyaseti”, “Fikriyat” ve “Edebiyat, Sanat, Kültür” başlıkları altında derlenen, Sabiha Sertel’in 1929-1945 arasında yazdığı yazılar hem yakın dönem Türkiye tarihini anlatıyor, hem de ülkemiz yaşantısında ve siyasette çoğu şeyin hiç değişmediğini düşündürüyor.
Son olarak A. Celal Binzet’in yılın sonlarında Cumhuriyet Kitapları’ndan yayımlanan ve hâlâ okumakta olduğum Yalnızca Sanatçılar Vardır adlı anı kitabından bahsetmek istiyorum. A. Celal Binzet ülkemizin yakın dönem sanat tarihine eleştirel bir bakışla, çok içeriden bir tanıklık sunuyor. Ayrıca kitapta bugüne kadar gördüğüm en ilginç Ayasofya tablosunu gördüm. Çağdaş İtalyan ressam Salvo Russo’ya ait 1997 tarihli “Konstantinopoli” adlı bu tablo oldukça sürreal bir Ayasofya imgesi ortaya koyuyor. Resim 1990’ların sonunda Ankara’da Atatürk Kültür Merkezinde açılan İtalyan ressamlar sergisinde yer almış. Resmin görseline hiçbir internet taramasında rastlayamadım.
Size göre 2024 yılının önemli edebiyat olayları nelerdi?
Yine intihal davalarını konuştuğumuz bir yıl oldu. Yılın başlarında Mine Kırıkkanat’ın Elif Şafak’a karşı açtığı intihal davasının gerekçeli kararını çok tartışmıştık. Apartmanda geçiyor diye, kurgu eserde doğal sayılabilecek kimi benzerlikler taşıyor diye, %5 oranında benzerlik üzerinden intihal davası M. Kırıkkanat lehine sonuçlanmıştı. Neşet Ertaş’ın hayatının anlatıldığı bir kitapla ilgili kazanılan davada bazı sayfalarda %100 benzerlik olduğu tespiti yer alırken bu kitapta %5 benzerlik üzerinden intihal kararı verilmesi ve sonrasında kimi çevreler tarafından Elif Şafak’ın intihalci diye hedef alınması tuhaf bir olaydı.
2024 yılına önceki pek çok yılda olduğu gibi, sansür ve yayın engelleme uygulamalarının damga vurduğunu ekleyebilirim sanırım. Bu yıl sadece edebiyatta değil sinemada ve karasal radyo yayıncılığında sansür ve engellemeleri bolca yaşadık. MUBI yayın platformu tarafından İstanbul’da gerçekleştirilecek film festivali, festival programında yer alan, 2024 Venedik Film Festivali’nde prömiyeri yapılmış, üstelik William S. Burroughs’un bir kitabından uyarlanmış “Queer” filminin Kadıköy Kaymakamlığı tarafından yasaklanmak istenmesi üzerine iptal edildi. Benzer şekilde Açık Radyo’nun karasal yayını ekim ayı itibariyle durduruldu. Gayet keyfî bir şekilde verilen sansür kararı yüzünden bir sinema festivalinin yapılamaması, Açık Radyo’nun susturulmak istenmesi ifade özgürlüğünün alenen kısıtlanması demek. Bu kararları uygulayanlar edebiyat gibi sanat yapıtları da suya sabuna dokunmasın, politikaya girmesin, belli sınırların dışına çıkmasın, o sınırlar da kendileri tarafından belirlensin istiyorlar. Ülkemizde düşünce ve ifade özgürlüğüne sınır koyma çabaları da bu yüzden hız kesmiyor.
Edebiyatın yargılandığı diğer bir olay da Yavuz Ekinci’nin Rüyası Bölünenler romanına karşı yürütülen soruşturma oldu. Ekinci’nin 10 yıl önce yayınlanmış olan Rüyası Bölünenler romanına karşı geçen yıl açılan dava bu yıl sonuçlandı. Olayı bu şekilde okumak bile ne kadar absürtlük içerdiğini ortaya koyuyor aslında. Yazarın ve edebiyatın yargılanmaya çalışıldığı bu dava neyse ki reddedildi.
Edebiyat üzerindeki yasaklama kararları ve yargılamalar evrensel düzeyde de devam eden bir sorun. 2024 yılında ABD’de bazı muhafazakâr eyaletlerdeki okullarda yanlış hatırlamıyorsam veli platformlarının da okul yönetimlerine baskısı üzerine Toni Morrison’ın ilk basımı 1970’te yapılan En Mavi Göz kitabı tekrar yasaklandı ya da yasaklanmaya çalışıldı. Yine benzer şekilde yazar Arundhati Roy hakkında 2010’da katıldığı bir etkinlikte yaptığı konuşmadan dolayı Hindistan’daki iktidar partisinin çıkardığı terörle mücadele yasası kapsamında yargılama kararı verildi. Buna benzer konuları ilerleyen yıllarda da tartışmaya devam edeceğiz, bu tür hükümet baskıları her zaman olacak ne yazık ki.
Olay denilince hep olumsuz tarafından düşünüyoruz galiba ama bu yılın olumlu bulduğum gelişmeleri de vardı. Çeşitli platformlarda yayınlananlar da dahil olmak üzere sinemada edebiyat uyarlamalarının çoğaldığını görmek edebiyat uyarlamalarına temkinli yaklaşsa da yakından takip edenleri sevindirdi.
Bu bağlamda Márquez’in Ağustosta Görüşürüz romanının yayınlanması, Yüzyıllık Yalnızlık’ın mini diziye uyarlanması edebiyat adına önemli olaylar elbette. Tüm bunlar ailesinin izniyle yapılıyor ama Márquez’in sağlığında tamamlamadığı ve yayınlanmasını istemediği kitabının o öldükten sonra yayınlanması, “Okurun yaratıcılığına saygı göstermek istiyorum. Ursula teyzenin ya da Albay’ın yüzünü canının istediği gibi hayal etme hakkı elinden alınmasın,” dediği halde Yüzyıllık Yalnızlık romanının diziye uyarlanması, varislerin yazarın sağlığında dile getirdiği tercihlerine rağmen her şeye izin verebilmesi bana bir yandan da üzücü geliyor.
Düzenli olarak takip ettiğiniz bir edebiyat dergisi var mı?
Notos, Ecinniler, Kitap-lık ve bazen de Varlık düzenli takip ettiğim edebiyat dergileri arasında. Online dergilerden ve platformlardan ise Parşömen, Oggito, K24 Kitap, Gazete Duvar, Karnaval Dergi, World Literature Today gibi mecraları düzenli ziyaret ettiğimi söyleyebilirim.
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
Edebiyat ortamımıza ve yayıncılık dünyasına baktığımda ilk aklıma gelen ekonomik koşullar oluyor son yıllarda. Durum hem yayıncılar hem okurlar açısından her geçen gün zorlaşıyor farkındayım. Dergilerin basılı olarak çıkması, bağımsız kitapçıların ve yayınevlerinin ayakta kalması her sene daha büyük direnç gerektiriyor. Notos Kitap, ekonomik zorluklardan dolayı bu yılki Tüyap İstanbul Kitap Fuarı’na katılmadı mesela.
Bir de tüm bunlara bir türlü bir araya gelemeyen, sürekli kutuplaşan bir edebiyat ortamını da eklemek lâzım. Bu sene Ankara’da birbirinden ayrı iki öykü günleri etkinliği düzenlendi. Çeşitlilik açısından güzel olsa da benzer amaçlar için birlikte hareket edemeyen bir ortamın içerisindeyiz.
Her birini heyecanla beklediğim, bütün bir yılı düşünüp değerlendirme imkânı veren edebiyat soruşturmalarına katılma fırsatını bu yıl da verdiği için Onur Çalı’ya ve Parşömen’e çok teşekkür ediyorum. İyi yıllar dileğiyle.
