Parşömen’in 6 yıldır sürdürdüğü yılsonu soruşturmalarına verilen yanıtların, edebiyat tarihimiz açısından önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. Bizler içinse bir muhasebe yapma fırsatı sunuyor: Bu yıl hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?
Bu yıl da okurlara, yazarlara, çevirmenlere, editörlere, şairlere, kitapçılara, yayın emekçilerine, akademisyenlere sorduk.
Savaşların ve katliamların gölgesinde bir yıl geçirdik… İyi kitaplar okuyacağımız, barışın hüküm sürdüğü bir yıl olsun 2025.

2024 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiklerinizi, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
Benim açımdan iki öykü kitabı öne çıktı. Birincisi Kâmil Erdem’in O Sonbahar, O Kış’ı. Kâmil Erdem’in edebiyata getirdiği soluğun ayrıksı bir yanı olduğunu düşünüyorum. İlk kitabı Şu Yağmur Bir Yağsa’nın yayınlandığı 2016 yılından bugüne lirik üslubunda ve anlattığı hikayelerin “olağan”lığıyla tezat oluşturacağına tuhaf şekilde kaynaşan kurgularında temel bir değişim yok Kâmil Erdem’in. Eğer bir kitabını hatta bir öyküsünü bile okuduysanız yeni kitabını elinize aldığınızda sizi neyin beklediğini az çok biliyorsunuz. Ne var ki aynı durum sözgelimi İhsan Oktay Anar için de geçerliyken bir Anar’ın okurlarında belirli bir okumadan sonra uyandırdığı doygunluk ya da tekrara düşme hissi Kâmil Erdem edebiyatı için söz konusu olmuyor. Bunda Kâmil Erdem’in öykülerinin salt edebiyat tekniğiyle sınırlı kalmaması (ama elbette ihmal de etmemesi), çoğu kez okur için bir kaçış ya da kaçamak işlevi gören kurmacanın hayata dokunan tarafını ısrarla merkezde tutmasının payı var diye düşünüyorum.
İkincisi de epey eski bir dostum olan Fatih Yiğitler’in yazdığı Davulların Çaldığı Yerler. Bu kitabın benim için öne çıkmasında kişisel bir taraf var tabii ama bu bayağı bir “kankalık”tan ziyade öykülerin gelişim sürecinin canlı şahidi, neredeyse bir tür gayri resmi editörü olmaktan gelen bir heyecan aynı zamanda. Hani bazı klasik filmlerde çocukken harçlığını çıkarmak için sinemada yer göstericilik yapan ya da gazoz satan, o esnada da yavaş yavaş sinemanın büyüsüne kapılıp büyüyünce usta yönetmen olan karakterler vardır, Cinema Paradiso gibi. Fatih’in yazıyla kurduğu ilişkiyi ben biraz buna benzetiyorum. Eğitimi ve çevirmenliği esnasında “büyük edebiyat”la öyle içeriden, tuhaf bir samimiyet kuruyor ki herhangi başka bir yazarın diyelim ki Çehov’dan ya da Jack London’dan “beslenmesi”, onlarla “hesaplaşması” ya da “izlerinden gitmesi” gibi entelektüel düzeyde cereyan eden bir ilişkilenmenin ötesine geçip onlarla gerçekten “konuşuyor”. Ne demek istediğimi okuyanlar daha iyi anlayacaktır.
Size göre 2024 yılının önemli edebiyat olayları nelerdi?
Tam edebiyat olayı sayılmazlar belki ama Fredric Jameson’ın ölmesi ve yanlışlıkla da olsa Chomsky’nin selasının okunması 2024 yılının kötü haberleriydi. Doksanını gören bu iki insan için özel bir üzüntü duyacak değilim elbette ama bu iki ölüm haberi uzun süredir hem ulusal hem de küresel ölçekte efsanelerin birer birer öldüğü (ve onların yerini almaya aday kötü taklitlerin bile çıkmadığı – çünkü tuttukları pozisyonların artık bir anlam ifade etmediği) berbat bir entelektüel kriz döneminde yaşadığımızı tekrar hatırlattı.
Esas “olay gibi olay”sa dört beş sene önce Türkiye’de yaşanan Kürk Mantolu Madonna çılgınlığının bir benzerini dünya çapına taşıyan “İntermezzo vakası” oldu sanırım. Kitabı okumadığım ve okumayı da düşünmediğim için çok derinlikli ve isabetli bir inceleme yapamayacaksam da meydanı boş bulmuşken konuşmak isterim. “Kürk Mantolu Madonna + kahve” fotoğrafı paylaşma trendini hatırlatacak şekilde İntermezzo’da da (kıyafetle kombin yapmalara kadar varan) şekilcilik rüzgarı ve dolayısıyla imajın içeriği gölgede bırakması tam da yukarıda bahsettiğim entelektüel krizin bir başka göstergesi tabii. Öte yandan Filistin’in açık destekçisi olan bir yazarın kitabının bilhassa Batı’daki Siyonist hegemonyaya rağmen global bir fenomene dönüşebilmesi kültürel alanın öyle ya da böyle halen önemini koruduğunu, o alanı bırakmamak gerektiğini de bir kez daha hatırlattı.
Düzenli olarak takip ettiğiniz bir edebiyat dergisi var mı?
Sözcükler.
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
Cem Yılmaz’ın mizahi açıdan pek de kaliteli olmasa da son gösterisinde ilginç bir bölüm var, yurtdışına gezmeye giden Türklerin gittikleri yeri “çok Türk var” diye eleştirmesini gündemine alan. Açıkçası yerli okurun edebiyata bakışına da bu tuhaf öz-nefretin, “made in Turkey” etiketine ilişmiş bir “kalitesizlik” algısının yön verdiğini düşünüyorum uzun zamandır. Elbette yayınlanan kitapların çoğu kötü, hatta “iyi” diye öne çıkarılanlar genellikle daha da kötü. Tamam ama bu yalnızca Türkiye için geçerli bir olgu değil ki. Türkiye edebiyatı altın çağını yaşamıyor da Latin Amerikalı yazarlar kurmacanın gücüyle atomu mu parçalıyor? Piyasanın küresel vaziyeti bu. Hal böyleyken risk almamak için yabancı edebiyat okumaya yönelmenin bir manası olmaması gerekiyor aslında. Aynı risk orası için de geçerli çünkü. Gelgelelim Sally Rooney’e gösterilen teveccühün zekatını bile yerli yazara vermeyen tuhaf bir komplekslilik hali geçerli Türkiye’de. Kime sorsan “Türkiye’de eleştiri yok” vesaire gibi ezbere veryansınları hazır ama “Yerli bir yazardan özgün bir fikir, edebi bir lezzet ya da yeni bir dil çıkabileceğine yönelik inanç olmadıktan sonra eleştiri olsa ne olacak çıkacak” diye soran yok. Bahsettiğim ruh hali büyük ölçüde PVC pencere reklamının bile “hem yerli hem de milli” diye yapılmasına zemin teşkil eden pespaye bir milliyetçiliğin devlet eliyle köpürtülmesine tepki olarak yükseldiği için tam da bu yerli ve millilik sopasıyla dövülen insanların ülkeleriyle asgari düzeyde de olsa barışması sağlanmadan bu durumun kolay bir çözümü olduğunu düşünmüyorum.
