Bugün Konuş Hafıza’yı aldım raftan. Severek okuduğumu hatırlıyorum ama öyle pek bir yerini de çizmemişim. Bu kez birçok işaret koydum ama. Yumuşak, sakin bir üslup. Adamakıllı güldüm bazı yerlerde. Nabokov’u tam bir usta olarak görüyorum. Bir kez daha aynı düşünce: Önemli olan güzel anlatmak. Mutlaka sosyal bir yaraya, bireysel bulantılara yer verilecek diye bir şey yok. Nabokov çocukluk dönemindeki özel öğretmenleri hakkında yazmış kitabında, birçok şeyin yanında. Tumturaklı, görkemli cümlelere ihtiyaç duymadan. Ama vuruyor ve sarıyor sizi cümleleri.

Sonradan şu: Meğer, pek çok durumda, bir kitabı ilk ele alışımda yaptığım şey aslında ikinci ve daha detaylı bir okuma için o metne yönelik bir tür ön hazırlıkmış! Rilke, Nabokov ya da Necatigil fark etmiyor. İkinci okumalar kesinlikle daha verimli oluyor. İlk seferinde eser size farklı bir motivasyonla geliyor. Kitaba kucağınızda bir sepet dolusu beklenti ile başlıyorsunuz. Ve yolda bu beklentilerin bir kısmını bırakıyorsunuz.

Geçenlerde Cem Akaş’ın Susan Sontag röportajını okudum. Benim de takık olduğum konulardan olduğu için Sontag’ın yeniden okumalarla ilgili sözlerini ayrıca not ettim: (bir kitabı) Yeniden okumak istemelisiniz. İkinci kez okumaya değmeyen bir kitap, bir kez okumaya da değmez.

O kadar katılıyorum ki! Katılıyorum ve bir yandan da düşünüyorum: Acaba Konuş, Hafıza’ya toptan yeniden mi başlasam?

Çay boşlarını almaya geldiğinde ona adını soruyorum ve tabii nereli olduğunu da. Türkçesi fena değil. Sonra diyorum ki: Bu soruları sen her gün duyuyorsundur, değil mi? Her gün olur mu abi, diyor gülümseyerek, her saat duyuyorum. Biraz konuşunca aslında mühendislik mezunu olduğunu öğreniyoruz. Üstelik bir yerde iş de bulmuş ama bırakmış. Beni kullandılar orada abi, diyor bana. Nasıl yani, diyecek oluyorum. Yerleri süpürtüyorlardı, temizlik işleri yaptırıyorlardı. Zaten servisi de yoktu fabrikanın, motorla gidiyordum her sabah, göğsüm hasta oldu bu yüzden. Ama senin diploman var, diyorum şaşkınlıkla, yani onlar senin mühendis olduğunu biliyorlardı! Evet ama gene de kullanmaya çalıştılar işte beni. Bıraktım sonra ben de. Motorla gidiyordum her sabah. Soğukta. Göğsüm hasta şimdi.

***

Muhafazakârlık insanı uyuşturuyorsa ondan kaçınmak lazım. Rüya yoluyla peygamberlerle iletişim kurduğunu söyleyen “hoca efendilerin” peşinden gitmenin muhafazakârlıkla ne ilgisi olabilir? Yazdırılan kitaplar, kayda alınan onca söyleşi on yıllardır ortada değil mi? Evlenmeyişini (bir arkadaşının rüyasına giren) Hz. Muhammed’in bu yöndeki telkiniyle açıklaması. Bir trafik kazası anında Hz. Hamza’yı yardıma çağırması ve onun da koşup gelmesi. Çocukken köyünde yaşanan depremden sonra gelen ziyaretçiler arasında Hz. Muhammed ve Hz Ali’nin de olması. Bu bakımdan “Bu süreçte pek çok muhafazakâr da kandırıldı” söylemi bana pek inandırıcı gelmiyor. Bu adamın yazılarını, tutturduğu notları okumamış demek ki bu “muhafazakârlar!” Olmamış bu.

Küçük Köpekli Kadın, Sepetli Kadın, Kamelyalı Kadın… Bir süredir hayatımda başka bir kadın var! Geçen yılın, nasıl derler, öne çıkan kitaplarından olan Çizgide Bir Kukla’nın birinci öyküsü “Şemsiyeli Kadın” bu toplamda daha önce bir yarışma birinciliği olmayan birkaç öyküden biri ve benim de burada en sevdiğim metin. Süreç içinde bazı mecralarda bu öyküye atıf yapıldığını memnuniyetle gördüm ama genel olarak hakkıyla değerlendirildiğini / incelendiğini düşünmüyorum. Vildan Külahlı Tanış usta işi bir kurgu çatmış burada, hikâyenin şaşırtıcı geçişleri ve dengeli bir temposu var. Finallerin genel olarak öykü türü için ayırt edici bir yanı olduğunu düşünürüm; buradaki final de netliği ve anlatıyı kestiği yer bakımından çok başarılı. “Şemsiyeli Kadın” neden öykü okumayı sevdiğimi hatırlattı bana. Sanırım ihtiyacım vardı buna.

İlk cümlede andığım metinler (sırasıyla Çehov, Nezihe Meriç – öykü, A. Dumas – roman) edebiyat dünyasınca iyi bilinen eserler. Özellikle “Küçük Köpekli Kadın” öykü türüne ilgi duyanların, bu alanda yazmak isteyenlerin karşısına bir şekilde çıkan ünlü bir metin. “Şemsiyeli Kadın”ı ilk okuduğumda böyle bir paralellik kurdum ben de; onun türün sağlam bir örneği sayılabileceğini, atölyelerde falan işlenebileceğini düşündüm. Kendi kendime şöyle dediğimi hatırlıyorum: E, Rusların “Küçük Köpekli Kadın”ı varsa bizim de artık “Şemsiyeli Kadın”ımız var!

***

Mustafa Aplay’ın Enis Batur’la yaptığı söyleşiyi bir çırpıda okudum. Türk denemesinin ana hatlarını ve başat karakterlerini ele alan bu konuşmanın (Enis Batur’un bilgi ve deneyim birikimi düşünüldüğünde) bir nebze hafif olduğu iddia edilebilir ama daha derini herhalde akademik metinlerin, makalelerin konusu olurdu. Bu bakımdan, ben genel olarak sevdim kitabı. Güzel bir Türkçe lezzeti alıyorsunuz konuşma boyunca. Üstelik hem sorularda hem de yanıtlarda var bu lezzet.

Sadece şu: Söyleşinin sonlarında köşe yazısı / deneme bağlamında ele alınan isimler arasında ben Metin Münir’i de görmek isterdim. Mustafa Aplay “gazete köşelerinde de deneme soluğu yakalayabilen yazarlar” diyor. Metin Münir bu tanıma bence fazlasıyla uyuyor. Onun Milliyet’te, sonra da Kıbrıs Diyalog gazetesinde yazdığı kimi yazılar nefis birer denemedir, bazıları bence bu türün üst düzey örnekleridir üstelik. Neden kimse buna dikkat çekmiyor, bu yazılar neden bir yerde toplanmıyor, anlamış değilim.

Dahası EB, MM’nin üslubunu sever, köşesini takip ederdi – bunu yazmıştır. (Her iki sevdiğim yazarın bazen kendilerini bu şekilde anması da başka bir ilginç ayrıntı benim için.) Ama bu kitapta atlanmış nedense.

Sözün özü, Metin Münir iyi bir denemeciydi aynı zamanda. Şimdi bunu söylemenin bir anlamı var mı, kimseye bir şey ifade ediyor mu bilmiyorum ama bana ediyor. Bu verimli söyleşi kitabına bir ekleme / yorum olarak not düşmek istedim. Sosyal medyada denildiği gibi: Bu da burada dursun!

Mesut Barış Övün