İnsan bazen kavuştuğu şeyin bir mezar olmasına razı gelebilir. Bunun bile esirgendiği zamanlar yaşamışız. Hâlâ da yaşıyoruz. Biz de öncekiler de. Bu yüzden ne hikâye bitiyor ne acı diniyor.

Mezar taşında 1934 yazıyor. Ama ölümü çok daha önce. Ya da değil, bilmiyorum. Büyük nenemin bahsettiği tarihe uymuyor. Aslında çok zor olmayan bir araştırmayla kesin tarih bulunabilir ama mevzu o değil; mevzu, aynı acının farklı kuşaklar tarafından tekrar tekrar yaşanması olabilirdi, ama şimdilik o da değil.

Büyük nenemin babası ve amcası İbrahim anlatmış o günü. (Diğer amca Çanakkale’den dönmemiş henüz. Sonra da dönmeyecek.) Büyük nenem de bize. “Eskeri Urus” demişti son anlatışında. Rus askeri. “Onlardan kaçıyordu.” Bir grup Rus askerinin devrimden sonra buralarda unutulduğunu, aç kalan askerlerin bazı taşkınlıklarını duymuştum resmi olmayan ağızlardan, ama bizim mevzu o malum savaştan çok sonra olmuş. Büyük nenemin ölmeden önce onu arada terk eden hafızasına ve aklına vermiştim bu kafa karışıklığını; yoksa o gün, orada yaşanan olaya sebep olan kişilerin kim olduğunu, dertlerinin ne olduğunu nenem de babası ve amcası da gayet iyi biliyordu ama bunun bir önemi var mı artık, bilmiyorum.

Dağların arasında yoksul bir köy. Üç haneli. Dışarda acımasız, zor bir dünya. Ölüm kol geziyormuş. Baskılar, kanla bastırılan isyanlar, sürgünler, açlık, sefalet ve sırf hayatta kalabilmek için verilen insanüstü mücadele.

4-5 kişilik bir grup dağların arasındaki sarp kayalıklardan belirivermiş. Baba görmüş, daracık yolun ağzı ağaçlarla kaplı olduğu için gözden yitirmiş, atını hazırlayan amcaya haber vermeye giderken çalıların arasından başka biri canhıraş fırlayıp ayaklarının dibinde yere serilmiş. Kan revan içindeymiş. Daha ne olduğunu anlamadan biraz önce gördüğü grup da gelmiş. Amca da.

Tutmuş yakasından yerdeki yaralıyı adamlardan biri. Sürükleyerek götürmeye çalışmış. Baba ve amca şaşkın, ne olduğunu anlamamışlar hâlâ. Yaralıyı bırakmalarını istemişler, üç beş kelimelik Türkçeleriyle. Kızmış adam, itmiş ikisini de. Gözlerini bile açamamış yerdeki yaralı, kanamış yarası durmadan. Tutup tekrar sürüklemişler. Amca dayanamayıp ellerinden almaya çalışmış. Tek yaşam belirtisi, ara ara göğsünden gelen hırıltıymış artık. Ölecek demiş, korkun Allah’tan. Bir tekmeyle amcayı savurmuş adam, sonra da yaralıyı tekmelemiş. Kesilmiş hırıltısı. Arkalarını dönüp yürümüşler, hiçbir şey olmamış gibi.

Baba ve amca şaşkın. Kapılarında tanımadıkları ölü bir adamla kalakalmışlar. Ya ölümünden onlar sorumlu tutulurlarsa? Yabancılarla hiçbir karşılaşmaları sorunsuz geçmemiş bugüne kadar. Hem kendileri de gideceklermiş zaten bugün yarın. Nehir kenarındaki vadiye. Kimsenin geçemeyeceği, göremeyeceği derin ve sık ağaçlarla kaplı bir yer. Kadınlar ve çocuklar bir süredir oradaymış. Büyük nenem henüz doğmamış. Bir yaşındaymış ablası. Doğduktan on altı yıl sonra bir kasım ayında gelin gittiği köyde, kış ortası ölüp ölümünü ancak mart ayında duydukları ablası. Çok kar yağmıştı o yıl, diye anlatırdı büyük nenem. “O korkunç kışta” dağları aşıp uzaktaki ailesine haber verememiş kocası ve ailesi. Oysa iki köy arası otuz kilometre. O devirde her yer uzakmış demek ki. Her şey. Söz konusu kadın olunca çok daha uzak. Beni ürperten bu olay büyük neneme hep çok normal gelirdi. Benim çağımın normali de muhtemelen nenemi dehşete düşürürdü.

Amca ve baba her zamankinden daha kaygılı ve üzgünmüş. Yapmadıkları şeylerin hesabını vermekten yorgun. Merhametin bile başlarına iş açabileceğini deneyimlemişler birçok kez. Amca, koşup hızla uzaklaşan gruba yetişmiş. Hiç olmazsa adamın kim olduğunu, nerden geldiğini öğrenmekmiş amacı. Ama aldığı tek cevap kendisine doğrultulan silah olmuş.

Adam oracıkta kalmış. Can verdiği yerde gömmüşler. Köyün henüz bir mezarlığı yokmuş çünkü, hayat yollarda geçiyormuş ve herkes can verdiği yerde… Köy dokuz hanelik şimdi. Evlerden birinin kapısını açınca mezarla burun buruna geliyorsun. Nadir gidişlerimde, kapısı mezara açılan ev hep ürkütürdü beni. Bizi koruyor, derdi büyük nenemin yakını olan ev sahibi. Dağların arasındaki sarp kayalıktan, peşindeki katillerden kaçarken oracıkta can veren, kimsenin dönüp bakmadığı, ailesinin arayıp sormadığı kimliksiz bir ölünün onları koruyacak gücü nerden bulduğunu anlamıyordum. Köyde doğum oranı fazla olmasına rağmen yüz yıl boyunca sadece altı hanenin arttığına ve o hanelerin yarısının da boş olduğuna bakılırsa oldukça kanaatkâr bir düşünce. Ama ev sahibi çok emindi. Onları koruyordu. Adamın her zaman mezarda olmadığına, kimi geceler çıkıp gittiğine, gün aydınlanmadan döndüğüne de inanıyordu. Hep geri dönmesi çok güzeldi. Mezar da bir evdi nihayetinde. Bir yurt.

Mezarın varlığına biz dördüncü nesil de alışmıştık. Köyün, köydeki yaşamın bir parçasıydı. Üstü “zararlı” otlardan temizleniyor, etrafını çevreleyen taş duvar zaman zaman yenileniyordu. Üstünde mevsimine göre farklı çiçekler de olurdu. Bir gidişimde üstünde sardunya görmüştüm. Genelin aksine sardunya sevmem, sadece şiirde güzel durur, “Beni bir sardunya büyüttü,” kimsesiz mezarda da güzel durmuştu. Bir dize gibi. Özeni hak ediyordu. Her haliyle hüzün verirdi bana bu mezar yine de. Ölülerin yalnızlığında, kimsesizliğinde daha can yakıcı bir şey var zannımca. Ama bana göre işin esas ilginç tarafı, yüz yıldır durgun olan hikâyenin aniden akmaya başlaması oldu. Masalsı bir tona büründü bir anda her şey. Düşle gerçeğin iç içe geçtiği bir dolunay akşamında, ormanda karşılaştığım yaşlı ve kambur kadının kulağıma eğilip çatallı sesiyle, “Hikâye yarım kalmaz, ne yapar eder tamamlar kendini. Kök saldığı yerden farklı yollar, farklı damarlar bulup akar. Bunun her zaman farkında olmazsın. Hangi hikâyenin parçası olduğunu, hangi damarına can verip onu nereye ulaştıracağını da bilemezsin.” demiş gibi.

Yıl 2022. İlkbahar. İki kuzen salaş bir yol üstü kahvesinde oturuyor, iki gün önce getirdikleri bir kamyonet dolusu yelugu (çiriş otu) satmış, çaylarını bitirip altı saat uzaklıktaki köylerine dönecekler. Yarın sabah, çoğunu kadın ve çocukların topladığı yelug çuvallarını kamyonete yükleyip tekrar gelecekler. Bu pis kokulu otun nasıl olur da bu kadar alıcı bulduğuna içten içe şaşırıyor kuzenlerden biri. Altı ay boyunca ekmek ve bulgurla beslenmek zorunda kalanların, kuşaktan kuşağa geçen ilkbahar otlarını coşkuyla karşılama merasimine pek katılmıyor, ama halinden de memnun. Tahmin ettiklerinden daha kısa sürmüş işleri, kazançları da fena değil. Keyifleri yerinde. Birazdan yan masadaki orta yaşı geçmiş kişinin lafa karışacağını, lafın uzayıp kapandı sanılan yüz yıl önceki hikâyeyi deşeceğini bilmiyorlar. Orta yaşı geçmiş adam da bilmiyor. Yan masadakilerin Zazaca konuşmaları dikkatini çekiyor sadece, çünkü içindeki eksik kalmış hikâyeyi Zazaca bilen biri tamamlayabilir, bunu içten içe seziyor. Koyuldukları sohbetin onları yüz yıl önceki bir hikâyede buluşturacağından habersizler. Konuşma uzadıkça şişede yüzlerce yıl kalmış cin gibi ortaya saçılıyor hikâye. Kuzenler şaşkın. Yıllardır kimsesiz, kimliksiz sandıkları adamın yakını duruyor karşılarında. Orta yaşı geçmiş adam da şaşkın. Mezarı bilen herkes şaşkın. Kaçarken düştüğü yerde can veren adamı yalnızca büyük nenemin babası ve amcası görmemiş, saklandığı yerden olanları gören bir çift göz daha varmış meğer. Henüz altı yaşında olan ufacık bir bedenin gözleri. Annesi babasından önce vurulup düşmüş, ablası götürülürken canlıymış. Çocuk ölmemiş ama yaşamamış da. Ölene kadar sayıklamış şahit olduklarını, yitirdiklerini. O yeri sonradan çok aramış ama bulamamış. Sanki yer yarılmış da içine girmiş. Tek hatırladığı dağların arasında alıç ve ahlat ağaçlarının yayıldığı küçük meraymış. Anlatıp durmuş yıllarca. Tıpkı nenem gibi. Meğer hikâyenin asıl karanlık ve acı yüzü diğer taraftaymış.

Yapılan bilimsel testler kanıtlamış orta yaşı geçmiş adamla mezarın yakınlığını. Mermer bir taşı var artık mezarın, üstünde bir ismi. Şüpheli de olsa bir tarih. Her bayram ziyaretçisi var. Akrabaları, yakınları. Oldukça fiyakalı bir mezar oldu. Ama gariptir, birden bire bir yabancıya dönüştü. Öldüğü günden daha yabancı. Geceleri mezarını bırakıp bir yere gideceğini sanmıyorum artık. Veya kimsenin ona eski şefkati göstereceğini, tepesindeki alıç çalısına çaput bağlayacağını.

Büyük nenem uzun süredir yaşamıyor, kardeşleri de. Bu hikâyenin detayları, kalan yaşlıların pek umurunda olmamış. Hikâyedeki boşlukları dolduramıyorum. Nenemin anlattıklarını hafızasında muhafaza edebilecek tek bir kişi vardı ama son beş yıldır görüşmek istemiyordu benimle. Bu konuda insanlara zorluk çıkartmıyorum. Ben bu yazıya başladıktan sonra bir sabah çok erken bir saatte telefonum çaldı. Annemdi arayan. Bu, kötü bir şey oldu, demekti. Kalp krizi, durumu çok kötü, gel istersen, dedi. Yok, dedim. Ben onu beş yıl önce kaybetmişim zaten. Ertesi gün uzaktan izledim sevdiklerini. Hepsi perişandı. Camiden güçlükle ayrıldılar. Beni bir hiç uğruna o resimden tutup koparanlara öfkem hiç bitmeyecek. Hesabım da.

Mezarına gittim ama. Yolum düştü daha doğrusu. Belki de ayaklarım oraya sürükledi, bilmiyorum. Kalbim, beynim, ayaklarım ne zamandır birbirinden bağımsız.

Dağ yolu. Sekiz kilometre. Canım yanınca kendimi attığım yollardan biri. Ağaçlarını, rüzgârını, kokusunu iyi bilirim. Sürülerin hangi saatte geçeceğini, çobanlarını, kuş türlerini, seslerini. Mezarlık zirvede, tüm bölge görünüyor. Köy, başka köyler, nenemin ailesinin saklandığı vadiyi ve çocukluğuma dair birçok şeyi yutan baraj, bizi Lice’den ayıran dağ silsilesi.

Güneşli ama soğuk bir gündü. Bildim hangi mezar olduğunu. Tazeydi çünkü. Taze mezar, insanın içini oyan bir tanım. Oturdum başına. Arkamı döndüğüm tüm mezarları da tanıyorum hem. Sağımdakileri, solumdakileri, karşımdakileri. Hepsinin hikâyesini biliyorum. Bizi buluşturan acı hikâyeleri. Sırf bu yüzden, hiç kopamayacağım buradan. Ölümüm de yaşamım da burada olsun isterim.

Gece yarısı apar topar gömülmüştü, her şey o kadar ani olmuştu ki, ne hissettiğimi, ne düşündüğümü bir türlü anlamamıştım. Beş yılın hesabını verecek durumda değil artık, ben de soracak durumda değilim. Belki sardunya ekerim, belki başka bir şey. Korkmadan, çekinmeden gidebilirim artık ona. İçime attığım her şeyi söyleyebilirim. Yaşarken beni duymamasından iyidir.

İnsan bazen kavuştuğu şeyin bir mezar olmasına razı gelebilir. Bunun bile esirgendiği zamanlar yaşamışız. Hâlâ da yaşıyoruz. Biz de öncekiler de. Bu yüzden ne hikâye bitiyor ne acı diniyor.

Salaş bir yol üstü kahvesi ya da başka bir tesadüf her şeye yetişir mi, sanmıyorum.

Hikâyenin boşlukları dolmuyor, içimin de.

Roza Alkan