“Mehmet Manas’la Ali Ayçil’i karıştırmak, bu ikisinden tek kişi gibi bahsetmek edebi açıdan yanlış mıdır, diye sorabiliriz. Ne de olsa anlatıcı başka, yazar başka. Haksızlık mı ediyoruz? Muhakkak. Ama birazcık haksızlık etmeden de bazı şeyleri deşemeyiz, hiçbir yere varamayız. Bu ikisinin ilişkisi, somut deliller, doğdukları, büyüdükleri şehirler, biyografileri ile desteklenebilir ama bunu okura bırakıyorum.”

Ali Ayçil son kitabı Karşı Roman’ı İletişim Yayınlarından çıkartınca birtakım kaşlar soru işareti şeklinde havalandı. Sol-liberal çizgideki bu yayınevine transfer olmak, yıllardır bünyesinde çalıştığı Dergâh ve muhafazakâr camiadan ideolojik bir kopuş muydu? Ve bunu nasıl karşılamak gerekirdi? Ayçil’i uzaktan da olsa takip edenlerse onun son dönemde, pek isim ve detay vermeden de olsa, iktidarı ima eden eleştirel tivitlerini okumuş olduğundan, bu uzaklaşmanın farkındaydı.

Belki İletişim’den çıkmasının da etkisiyle, yeni ve taze bir hava getirme vaatlerine kulak vererek, sosyal medyada bolca övgüye mazhar olmuş, hatta fanlarının sıkı bir çemkirme hattı kurarak savunmaya kalktığı bu romana bir şans vermek istedim.

Peki pişman oldum mu? Hayır. Ali Ayçil ne olursa olsun iyi bir yazar. Yetenekli bir yazar. Cümle kurmayı biliyor, cümleleri seviyor, kelimelere ve cümlelere saygısı var. Bugün nadiren karşımıza çıkan hasletler bunlar. Kekemelerin spikerliğe yönlendirildiği ve bu cesaretlerinden dolayı daha çok alkış alarak ana haber bültenlerine terfi ettirildiği eşitlikçi günlerden geçtiğimiz için, yetenekle, beceriyle ve çalışmayla parlatılmış edebi eserlere rast gelmek gittikçe güçleşiyor. Ayçil bu açıdan değerli. Burada yazacağım şeyler onun küçük bir yazar olduğunu değil, aksine, okunup eleştirilmesi gereken önemde, ağır eleştirilere dayanacak sağlamlıkta bir yazar olduğunun işareti sayılmalı.

Karşı Roman’ın anlatısı çağrışımlarla, imgelerle zengin, akıcı ve dolgun. Yani bir şey anlatmasa bile metnin sesini dinlemek, ritmini takip etmek keyif veriyor. Gücü de belki en çok burada. Güzel nesir, kendi başına bir hazdır. Tabii bir şey anlatmıyor diyemeyiz Karşı Roman için. Hatta çok şey anlatıyor. Biraz abartırsak, her şeyi anlatmaya çalışıyor. Mehmet Manas’ın nasıl Mehmet Manas olduğunun destansı hikayesi var burada. Çocukluğundan yetişkinliğine bir tür biyografi. Ama uygun yerleri makaslayarak. Seçerek. Burası çok önemli. Anlatıcının karizmatik, hikmet saçan imajını bozmamak daima birinci öncelik.

Tökezlediği yer de işte burada bana kalırsa. Bir utangaç muhafazakârın, asla nedamet getirmeden, kabahatlerini, yanlışlarını itiraf edip bunlarla yüzleşmeden yalnızca kimliğini savunarak yazdığı otobiyografisi. Bu savunma kelimesine obsesif şekilde takılması. Benliğinin çevresine bir sur örerek, bir hendek kazarak, kendini döne döne çembere alması ve savunması. Sadece haklı olduğu, mağdur olduğu, muhteşem olduğu yerleri anlatıp durmasına dönüşüyor roman bu nedenle bir noktada. Muhafazakârın bilinç yarılması diyebileceğimiz bir mekanizma işliyor. Anlatıcının/yazarın rahatsız olduğu şeyler var, yayınevi değiştirilmiş, tivitler atılmış. Ama bunca yılın birikimi bir hayat da var işin içinde. İlkelerle gerçeklerin iki ayrı kanaldan akması şart. Temel mekanizmaların eleştirilerine girişilirse isim yıpranacak, karizma zarar görecek belki. Açıktan eleştirilere karşı açıktan yanıtlar gelecek ve rahat kaçacak. En önemlisi, içsel bir dengesizliğe yol açma riski var hesaplaşmanın. Muhafazakâr bilinç, kazanımlarını muhafaza etmek için bir anlatı icat etmek zorunda. Yüzleşir gibi yaparken kendisini beraat ettiren, gitgide kendini yücelten bir aklama süreci. Bu anlatı döngüselleşiyor, tekrarlara düşüyor, kendi içiyle tutarlı olma, dikenleri görmezden gelme çabasıyla gözünü kapata kapata bir sayıklama haline evriliyor.

Romanın Oğuz Atay ve Thomas Bernhard’ı andıran yapısına karşın, onların çıktığı edebi seviyeye çıkamamasının altında, bana kalırsa bu ideolojik savunma, kapanma, saklama çabası var. Onlardan farklı olarak, anlatıda öz-alay, itiraf ve dolayısıyla samimiyet eksik. Samimiyet olmalı mı? Bu anlatıda olmalıydı. Gerçeği de hedefleyen bir kazı var çünkü burada. Bir hayalet hikayesi değil okuduğumuz. Mizahın yokluğu, açılan alaycı kapıdan anlatıcı egoya bir zarar verme endişesinden kaynaklanıyor. Mizahın yokluğunun altını tekrar çizmek istiyorum. Bu bir kişisel roman ancak, bir hesaplaşma, kendini ifşa ve itiraf metni değil. Doğulu geleneğe uygun olarak kendi kendisini efsaneleştirmeye çalışan bir narsist anlatıcı var karşımızda. Gelenekte öncülleri “Bu kitap bana Allah tarafından yazdırıldı,” demiş bir zincirin, onlardan kopmaya çalışan son halkası. Daima haklı, üstün, mağdur, yüce. Sarhoş halde araba sürerken insan öldüren ve olay yerinden kaçıp, suçu şoförüne atan, sonra da millete soyadının yazılışı konusunda ders veren, ahkam kesmeye devam eden Emrah Serbes’le ortak bir zemin. Birisi sol, birisi muhafazakâr cenahtan oldukları halde, coğrafya ortak. Sürekli savunuyorlar. Asla itiraf etmiyorlar. Hatasızlar.

Ali Ayçil

Ali Ayçil muhafazakâr camiadan geldiği için, İslamcı mağduriyeti diye kalıplaşmış ve toplumumuzda alay mevzuu haline gelmiş durumun bir örneği olarak okudum kimi kısımları. Yani Mehmet Manas ya da Ali Ayçil, neden bu kadar şikâyet ediyor, ağlıyor, sızlıyor? Bu kadar mağdur olmuş mudur gerçekten? Tamam kira derdiyle soğuk bir evde çile çekmiş Manas ama burası da Türkiye. Her tarafımız zulüm, geçen gün taksiciyi öldürüp bagaja attı PKK’lı teröristler, afla salınmış otuz sabıkalı caniler sokaklarda cirit atıyor. Her yanımız ateş çemberi. Peki Manas’ın çilesinde bu kadar özel olan ne? Bildiğim kadarıyla Ali Ayçil güzel yurdumuzun pek çok belediyesinde kültür sanat bütçesinden ağırlanmış, türlü iktidar nimetinden faydalanmış, öteden beri saygın köşelerde oturan, çevresinden takipçileri eksik olmamış, daima bir ağırlığı olan bir yazar ve şair büyüğümüz. Bunları hak etmediği için söylemiyorum, hak ediyor, belki fazlasını da hak ediyordu. Belki TRT’nin başına geçirilmeli, hatta kültür bakanı yapılmalıydı. Ama mağduriyetin dozu fazla mı kaçmış acaba, diye düşündüm sık sık. Hayat hep mi yanlış yaptı bu ağabeyimize?

En keyfi gıcır ağabeylerimizin bile derununda nice yarası vardır, buna itiraz etmiyorum. Ama bu yaralardan dert yanarken biraz da Atay ve Bernhard gibi kendini deşse, bayağı yanlarını da azıcık ortaya dökse, samimiyetine ikna olma ihtimalimiz doğardı. Zikrettiğim o iki büyük yazar gibi kendini pis yanlarıyla da ortaya koysa, onu metne yayılan utanç verici övünmeleri ve siyasi olarak aldığı ya da almadığı bazı pozisyonlardan ötürü bağışlardık bile. Kitabı bu haliyle okurken yer yer, üzülerek itiraf edeyim, ego mastürbasyonu, diye geçirdim içimden. Kimliğini değiştirmişken bile korumaya, muhafaza etmeye odaklı, daima savunmaya, “surda gedik açtırmamaya” azimli bir zihin. Bu zihnin edebiyata ne zararı var? Dünyaya daha geniş bir pencereden, en azından daha farklı bir pencereden bakmamıza olanak sağlayarak bizi zenginleştiren edebiyat, bu muhafazakâr “kaka tutma” refleksiyle verimsizleşiyor. Şule Gürbüz’de üslup açısından daha parlak, daha mutantan örneklerini gördüğümüz bu muhafazakâr anlatılarda bu nedenle ne yok? Başka insanlar. Kendileri olarak var olan, anlatıcı kadar güçlü, ona muhalefet edebilecek karşı sesler. Özünde bir Rus milliyetçisi ve fanatik Ortodoks olan Dostoyevski’yi büyük ruh kaşifi yapan, karşı sesler. Sosyolojik kesit alma iddiasını da taşıyan bu romanda, gerçeğin başka veçhelerine tanık olmamıza imkân verecek başka bakış açıları, başka insanlar hakkıyla temsil edilmeliydi. Diyelim başka kimse yok. Yalnız Mehmet Manas var. O durumda da anlatıcının itirafları, dürüstçe zihin yarılmasıyla hesaplaşması, onu kendi iç çatışmasına götürerek, yani kendi karşıtını yaratarak, iki ayrı sesten resmin tamamını anlatabilirdi bize. Ama ne yazık ki Karşı Roman tek taraflı bir anlatı. Şule Gürbüz’de daha çok mırıltılı vaaz gibi uzadıkça uzayan bu totolojik hal, Ali Ayçil’in kitabında, sayfa sayısına da yansıdığı gibi, biraz daha edepli. Ayçil kısalığının dışında, cesaretiyle de öne geçiyor Gürbüz’den. Sevişme sahneleri yazarak çağın gerçeğine yaklaşma çabası da var. Bu çaba değerli elbette. Şule Gürbüz ise yaşadığı dünya ve çağla iletişim kurmamakta inatçı, ancak diğer yandan Manas kadar doğrudan, otobiyografik övünmüyor, daha çok ahkam keserek, diğer böceksi insanlara had bildirerek ve peş peşe aforizmalar patlatarak yapıyor şovunu.

Bu noktada Mehmet Manas’la Ali Ayçil’i karıştırmak, bu ikisinden tek kişi gibi bahsetmek edebi açıdan yanlış mıdır, diye sorabiliriz. Ne de olsa anlatıcı başka, yazar başka. Haksızlık mı ediyoruz? Muhakkak. Ama birazcık haksızlık etmeden de bazı şeyleri deşemeyiz, hiçbir yere varamayız. Bu ikisinin ilişkisi, somut deliller, doğdukları, büyüdükleri şehirler, biyografileri ile desteklenebilir ama bunu okura bırakıyorum.

Evet, kitabın içine girelim biraz. Çok hoş, estetik tespitler var. “Londra düzayak, Paris de öyle ama İstanbul değil. Burada daima birbirimize bir tepeden bakmak zorundayız.” (s.16) “Bir kez daha düzayak bir şehirde yaşamıyoruz diye yineledim, düzayak bir ülkede de yaşamıyoruz. Tanrı ve Uhut. Dağ ve tepe. Kaderimizi de dünyanın düzayak olmayan yerleri belirliyor.” (s.17)

İstanbul’un tepeli yapısı, sosyal hiyerarşik düzene benzetilmiş. Londra ve Paris düzmüş, İstanbul ise tepeli. Bu nedenle herkes başkasına tepeden bakıyormuş. Kulağa güzel gelen, nispeten doğru, zaten inanmaya çoktan hazır olduğumuz ama aslında Londra ve Paris’teki çok daha katı sosyal hiyerarşiyi, nesillerdir süren aristokrasiyi, orada da mevcut olan devasa gelir eşitsizliğini ıskalayan bir, bir, ne diyelim, tespit. Bunlar kulağa güzel gelen, bir hakikati ifade ettiği intibaı uyandıran ama altı biraz deşilince balonlaşan tespitler. Türk edebiyatını zehirleyen tespit ve aforizma salgını Karşı Roman’da da var. Bunların büyük kısmı güzel dilin albenisi hatırına yazılmış şeyler. Anlıyorum, Tanpınar’ın Huzur’da yaptığı gibi görünen reel dünyanın arkasındaki sembolik çatıyı, ince bağlantıları, şeylerin içyüzünü ortaya koymanın, hayatı efsunlamanın, varlığı şiirleştirmenin fiyakasına çekiliyor yazarlarımız ama ben artık bu huyumuzdan kurtulmamız ya da bunu sadece bazı eksantrik karakterlerin ağzından yapmamız gerektiğini düşünüyorum.

Güzel dil demişken, kitapta şiire yakınsayan düzyazıdan gözüme takılan bir örnekten bahsedeyim. “Göğsüme kurşun damlatan Miles Davis” ifadesi roman boyunca pek çok kez yineleniyor. Ama nasıl damlatıyor, neden damlatıyor, bu başka nereye bağlanacak, karakteri nereye taşıyacak? Bunların cevabı yok. Miles Davis günümüz Türk edebiyatını zehirleyen “sosyal grup sinyalciliği” için bir araç yalnızca. Bu sinyali alanların aynı gruba mensup olma duygularını gıdıklayan bir dekorasyon parçası, bir sembol. Bu kanıya karakterin genel tasvirinden varıyorum, karakter, bu kültürel sinyallemelerin de etkisiyle, yine Türk edebiyatı ve hatta sinemasını zehirleyen, “poz kesen adam” olma halinden çıkamıyor, çıkmaya da niyeti yok. Miles Davis ve Davut Sulari dinleyen, Doğu ile Batının en yüce kültürel çıktılarına hâkim, karşı konulmaz çekicilikte kent yalnızı erkek karikatürü, bu tür aksesuarlarla örülmüş. Göğsüme kurşun damlatan, ifadesi bir şiirde geçmiş olsa, hoşuma giderdi. Sesi güzel, imgesi güzel. Ama bu metinde benzer numaralar çok fazla yapılmış bana kalırsa.

Kurguya gelelim. Kurgu, muhafazakâr zihnin, kendi izlerini örtme, kendisiyle yüzleşmeme ve kendini takdis etme gayretiyle döngüselleşmiş. Bu başka bir şekilde yapılsa belki romanı bilinç akışıyla derinleştirebilirmiş. Ama burada bilinç akmıyor, seçici geçirgen bir hesapçılıkla, savunmada kalıyor. Bilinçli olarak işlenmiş bir hata bu. Cool olmayan şeyler akamıyor o bilinçten. Spiral anlatı tekniği ile önce-sonra, sebep-sonuç, giriş-gelişme sıralaması / hiyerarşisi reddedilmiş. Böyle bir zihin yapısı içinde önce ve sonra yoksa, hata da yoktur, itirafa gerek de yoktur, her şey eşit derecede büyülüdür. Fakat bunun yapısal olarak yol açtığı bir problem var. Her şey bir anda karmakarışık verildiği için anlatıcı karakteri ilk otuz sayfada çok büyük oranda tanıyoruz. Kitapta Mehmet Manas dışında da çok bir şey olmadığı için otuzuncu, kırkıncı sayfadan sonra devam etmek için bizi tahrik etmesi gereken merak duygumuz yeterince çalışmıyor. Karakterin parça parça önümüze serilmesi de söz konusu değil. Bu kadar. Sadece seçilmiş vitrin parçaları. Çünkü karakter asla bize içini tam manasıyla açmıyor. Kirli yanlarından bahsetmiyor. Sımsıkı bir savunma büzüşmesiyle kendi totolojisine kapanmış. Yalnız efsaneleşmesine yarayacak ağdalı bir üslupla bize kendince önemli parçaları hikâye ediyor. Ama bunlara dair bir açılım gelişmiyor zihnimizde. O yollar döşenmemiş. Ne diyelim, bize biçilen rol bu. Karakterin sündürüp durduğu, evliya menakıpnamesi tadındaki tekrarlı sohbetine maruz kalan bir çift kulaktan ibaretiz o noktadan itibaren.

Romandaki ideolojik hesaplaşma çabasının zararlı yerlere gitmesine engel olan şeylerden biri bu bulamaç kurgu. Aslında hesaplaşmanın başlangıcı var ama belki çekingenlikten, belki estetik dilin zarar görmesi endişesinden, belki ucu karakterin kendi çürük ve çirkin yanlarına dokunabileceğinden, bu hesaplaşma ilerletilmemiş. Anlatıcının canını yakan karakterlerde, biraz daha net bir resim bulabiliyoruz. Milliyetçi / ülkücü, Cengiz Han’a benzeyen, iri yüzüklü, Bizans’tan bihaber Bizans tarihçisi akademisyen ve onun fedaileri olarak Manas’ı tartaklayan şuursuz yavru kurtlar karikatürize edilerek alaycı bir dille anlatılmış. Birazcık da lise öğretmenlerine değinilmiş ama bunların çocukları hangi fikre devşirmeye çabaladıkları pek anlaşılmıyor. Risale-i Nurcu, tarikatçı gibi bir imaj oluştu kafamda okuyunca. Bu flu, dumansı tiplerin anlattığı, savaşlarda ordunun arkasında görünen yeşil sarıklılar efsanesini saçma bulduğunu hissediyoruz ama anlatıcı, sekülerleşen bir muhafazakâr olarak bunu derinleştirmiyor. Acaba Mehmet Manas milliyetçi muhafazakârlardan hayatı boyunca illallah etmiş ama bir yandan da hep o camianın ekmeğini yemiş bir karakter olduğu için mi bu kapalılık, bu tereddüt, insan merak ediyor.

Ama işte asıl hesaplaşma, asıl iç çatışma potansiyeli burada yatmakta. Değerli malzeme burada. Muhafazakârlarla iyi geçindim çünkü şundan çekindim, buna tamah ettim, burada zayıflık gösterdim gibi birtakım açılmalar bekledim bir okur olarak. Ev sahibiyle ilişkisi mesela. Bir defasında zaafa düşüp, kiraya fazla zam yapmasın diye ona hoşlanacağı tondan mukaddesatçı masallar anlatırken, kendisinin de bundan hoşlandığı hem ona uyumlanmaktan hem de o uyduruk anlatıya boyun eğmenin rahatlığından hoşlandığı o an. Önemli bir noktaydı, devamı gelmedi. Çünkü devamı geldiğinde kendini yüceltme makinası bu kısımdan zarar görürdü.

Bu anlatıcı karakter kendisini savunmak, daima kuyruğu dik tutmak zorunda çünkü. Kendisini şuna benzer sayısız cümleyle anlatıyor: “Bende son fikri çok zayıf kaldı, dedim boşanma avukatına. Bende her şey bir tasarı halinde, sonuçlanma ihtimali olmayan ruhsal bir devinim olarak kaldı.” (s.79)

Başka bir yerde: “Beni,” dedim, “beni bende tanımak yetmedi Boşanma Avukatına, Mehmet’i onun kollarına getiren yolları da görmek istedi.” (s.114)

Kendisini sürekli olarak abartılı bir edebi incelikle, efsaneleştirilmeye müsait bir kişi olarak aktaran, hatta kendisinden Mehmet diyerek, üçüncü bir kişiymiş gibi bahseden bu anlatıcıdan çok şey mi bekliyorum? Bir hesaplaşma mesela? Hayır, hayır. Böylesi bir adam, bir çeşit narsist değil mi? Ortada olan bir şey var, Mehmet Manas destanlaşmak istiyor. Çocukken keramet gösterip kurtlardan kurtulan, hakikati söylerken cahil kafirlerin vurduğu bıçakla yaralanan, ne var ki daima doğru yolu tutmuş, ayartmalara direnmiş, bedel ödemiş, kadınların sevgilisi bir zamane peygamberi olarak anılmak istiyor. Bu tipi tanıyoruz aslında. Kendisini, düşüncelerini, anılarını aşırı önemseyen, bu yüzden konuşmayı uzattıkça uzatan, Ahmet Davutoğlu, Yavuz Ağıralioğlu gibi kendi sesine ve belagatine aşık bir muhafazakâr erkek sesi duyuluyor sık sık sayfalarda. Sekülerleşen İslamcı erkeklerden açıklayıcı bir örnek olarak tam bu noktada Dücane Cündioğlu’nu hatırlamak gerek. Geleneksel yapıyla hesaplaşıyor, modernleşiyor ama medrese usulü postuna kurulup saatlerce aynı şeyleri evire çevire vaaz etme huyunu bırakabilmiş değil. Takipçileri de binlerce yorum ve beğeniyle, “Hocam harikasınız, muhteşem beyninizin ışığı yıldızları kıskandırıyor hocam,” tadında destekliyorlar onu. Yine ve halen. Bu da üstüne düşünmemiz gereken bir husus kanımca.

Sekülerleşen İslamcının bir diğer hazin karakteristiği de cinsel açlığı, skor tutkusu. Mehmet Manas da, anlatının genel ağırlığıyla, felsefi hedefleri ve üslubuyla uyumlu olmasa da, kitap boyunca bol bol sevişiyor. Böylece geldik romanın ikinci önemli karakteri Berna’ya. Ne yazık ki onu yeterince tanımıyoruz. Tanımamıza izin vermiyor anlatıcı. Gayet ilginç olabilecek, hatta layıkıyla işlense romana sınıf atlatabilecek bu kadın, daha çok Mehmet Manas’ı düzenli olarak ziyaret ederek onun seks ihtiyacını gideren, karşısındaki koltuğa hayran bakışlarla oturup “Anlatsana Mehmeeet, nasıl bu kadar zeki ve karşı konulmaz derecede çekici olabiliyorsun?” türünden sorularla onun geçmişini bize aktarmasına vesile olan bir müridi andırıyor. Bu ikili de Türk edebiyatı ve sinemasını zehirleyen bir başka klişe. Doğulu, gizemli, yüreği yanık erkek ile batılı, pembe panduflu, ona hayran dişi birey ilişkisi… Yılmaz Erdoğan canlandı mesela şimdi gözümde. Babacan tavrıyla, yuvarlak metal gözlük çerçevesinin üstünden, “Dinle küçüğüm, şu şöyledir, bu da böyledir, ateş yakar, buz dondurur,” tarzında aforizmaları, bıyıklarının altında kıpır kıpır oynayan dudaklarından üfürerek, karşısındaki kendinden genellikle yaşça küçük kadını hayranlık komalarına sokan bilge Türk erkeği… Bu müridine hallenen şeyh klişesinin seküler, dindar, solcu, sağcı, kurgusal ve maalesef sık sık gerçek, bin çeşit varyasyonu ile karşılaşmışızdır. Romanın çapını küçülten bir unsur da kanımca bu ilişki sahnelemeleri oldu.

İlişkiden söz etmişken, biraz da ilişkiden söz edelim madem. Romanda ziyan edilmiş pek çok sevişme var. Bunlar iki nedenle ziyan edilmiş sanıyorum. İlki, sevişmeler gerçekçi bir tafsilatla aktarılmadan, dekor kurulmadan, heyecan yükseltilmeden, oyuncular uyarılmadan, oldu bittiyle şey yapılıp geçiliyor. Edep sen ne güzel şeysin, mottosu mu geç de olsa çalışmaya başlıyor, yoksa metnin karizma skoruna zarar gelmemesi için bir takım matematiksel hesaplar mı işliyor, bilemiyorum.

Sevişme zehirleyen ikinci unsur da çorba kurgu. Tam dudaklar değecek, arzuyla sıklaşan soluklar birbirine karışacak, hanımefendinin boynunda tomurcuklanan şehvet incisini andıran ter damlası diri göğüslerinin vadisine doğru akacak derken, konu karışıyor, Mehmet Manas’ın kahvede laf soktuğu yaşlı adam giriyor sahneye, üniversitede falan arkadaşının annesinin sardığı sarmalar tütüyor burnunda, Miles Davis odaya fütursuzca dalıp adamcağızın göğsüne kurşun damlatıyor, yani türlü şeytan karışıp limon sıkıyor ilişkiye.

Bunu şöyle bir benzetme ile daha iyi anlatabilirim belki. Dervişin biri, bir kapıyı çalmış. Keşkül niyetiyle uzattığı plastik poşetine, varsa yiyecek koymalarını rica etmiş. Evin hanımı “Tabii,” demiş. “Akşamdan kalan yemekler vardı. Pilav, kuru fasülye, cacık ve kabak tatlısı. Onları kaba koyup vereyim.”

“Hayır,” demiş elini kaldırarak derviş. “Kap istemez. Bu poşete doldur hepsini.”

“Ama Derviş Efendi, olur mu hiç,” diye itiraz etmiş kadın. Biraz da midesi bulanarak. “Acayip bir şey olur, yiyemezsin.”

“Nasıl olsa midemde karışmayacak mı,” diye ısrar etmiş Derviş. Ve hepsini poşete doldurtmuş. “Şerbeti de dök,” diye üstelemiş. Yürürken bu karışımı çalkalaya çalkalaya tarifi tamamlamış, bir yerde oturup afiyetle yemiş.

Şimdi böyle bir yemeği midesi kaldıranlar, hatta bundan zevk alanlar olabilir. Ben kendi adıma bu karışımdan hoşlanmam. Ayrı ayrı, belli bir sırayla yemek isterim. En son tatlıyı yerim mesela. Bununla birlikte, farklı tercihlere saygım var. Önden tatlıyı yiyenleri de anlayabilirim. Cacık, tatlı, pilav ve kuru sıralaması derseniz, hayhay der geçerim. Ama hepsini birden poşette çalkalamak? Hayır. Teşbihte hata olmaz, spiral kurgu bir noktada böyle bir şeye benzemiş. Tam sevişme sahnesinin heyecanına kapılacağım, arkadan askerlik anısı geliyor. Sarımsaklı cacık, kabak tatlısına karışıyor.

Bu noktada, bu tuhaf karışım nereden icap etti, diye soruyorum kendime. Ali Ayçil bu malzemeyi çok daha geniş bir satıhta, karakterleri daha iyi işleyerek, bir olay örgüsü içinde bize verecek yeteneğe, birikime, bunun gerektireceği çalışma gücüne sahip değil mi? Sahip. Ama bunu tercih etti. Karşı Roman’ı.

İlk aklıma gelen şey, en bariz olanı. Tüm bu bulanıklaştırma, meseleleri gargaraya getirme, bir şeyleri korumak için olmalı. Neyi savunuyor Manas? Hayatının hikâyesini somutlaştırdığı, detaylandırdığı, sebep sonuç ilişkileriyle bir çatı kurduğu zaman, bir noktada annesinden ayrılması mı gerekecek? Kendisini ondan ayrı bir insan, bir birey olarak görmeye başlamasıyla birlikte annesi de kusurları, hataları, sıkıcı ve sıradan yanlarıyla ondan ayrı bir kadına mı dönüşecek? Halbuki bu Karşı Roman / Spiral Kurgu / Savunma biçiminde onu ve elbette onun vasıtasıyla kendisini, bir efsane olarak anlatabilir. Bilemiyorum. Psikoloji donanımı sağlam bazı eleştirmenler, dilerim romanı bu açıdan biraz irdeler.

Sonuç olarak, benim şahsi beğenim, siyasi bakış açısıyla çarpıklaşmış duygularım ve sınırlı kültürel sermayem bir kenara bırakılacak olursa, Türk edebiyatının bugünlerdeki çöl ikliminde tartışılmaya değer bir roman Karşı Roman. Umarım kapsamlı başka yazılarla da ele alınır.

Selman Dinler