“Haftasonu şiir çalışır / Pazartesi romantik”
kıvılcım kurgular – yıldırım baskılar

25 Aktörün Mezartaşı
Ben Jonson[1] anlatıyor: Ölüm, yaşlıları ustalıkla oynayan bir genç aktörün canını vakti geldi zannederek yanlışlıkla alır. Cenazesinde ona yaşlı biri gibi itibar edip arkasından yas tutulur. Genç biri olduğunu herkes unutmuştur. Aktör gibi ölmüştür.
Meddah Harun’un da en başarılı rolleri ihtiyarlar. Yaşlı kadınlar. Güleç yüzlü, tavla uzmanı emekli öğretmenler. Borçları var hepsinin. Ama hepsi kahvede. Dama, tavla. Domino. Noktalarla eklene eklene. Mors alfabesi. Telgraf. Direkler, teller, kuşlar. Kanat büyüten melekler. Saat soran kaynatalar. Eller cepte gide gele adım sayan, saydığını unutan yeniden başlamayı stendap sanan Harun.
38 SOS ve I Love You
… – – – …
Güner’le bir şarkı dinliyorduk bir gün: “Sending on an SOS” SOS and I love You: Sadece bu iki şeyi biliyor birçok insan Mors alfabesiyle ilgili.
Nedir SOS diye sorduk Güner’e. Güner, SOS’in ne olduğunu ve onunla ilgili varsayımları, Mors alfabesine nasıl aktarıldığını anlattı. Ve bir zamanlar dünyada belki de bütün dünya dillerinde çeviri gerektirmeyen, en çok bilinen, tanınan tek kelime olduğunu anlattı. Güner’in ağbisi gemilerde telsizciydi. Adı Uğur’du.
Yıllar sonra bir gün bir sabah telefon gelmiş Güner’in ağbisine. Kusura bakmayın artık size ihtiyacımız yok. Artık gemilerimizde radyo, telsiz yerine cep telefonları, satellite kullanıyoruz… Size hayatta başarılar dileriz…
Mors alfabesi bir zamanlar günlük hayatın vazgeçilmez bir parçasıyken bir gün böyle sessiz sedasız çöplüğe atıldı, kullanımdan kaldırıldı müzelik bile olmaya fırsat bulamadı…
Masaya Mors alfabesiyle tempo tutup vurmak ve böyle gizli iletişim kurmak; yanında oturan sevgilinin bacağına, sırtına “I Love You” diye vurmak ya da tik-tik-tik vurup başka bir şey istemek, bir öpücük, kuru-kısa bir sevişme, yatakta sarılıp uyumak… ve işte böyle, Güner’le böyle anlaşıyorduk. Susadıysak birbirimize böyle bildiriyorduk. Masadan başkalarına çaktırmadan, ayrı ayrı kalkıp İkinci Kordon’da Turizm Bakanlığı’nın dükkanının önünde buluşup hemen otobüse atlayıp SOS diye mutlu mutlu birbirimizin kolunda bacağında mırıldanıyorduk.
Güner dilsiz taklidi yapardı bazen. Sonra işaret dilini öğrendi. İşaret dilini bize de öğretti. Artık hiçbirimizle konuşmuyor. Bazen sesli mesajlar gönderiyoruz: … – – – …
Bazen cevap veriyor.
2013-11-16 Mezbaha
Dondurulmuş et reyonunda tanıdık bir kuzuya rastladım.
Babaannemin bir hastalığı vardı. O yüzden koku duymuyor denirdi. “Yemeklerin tadını da almıyor kayım,” derdi Dedem, “bu kadar kötü aşçı olduğuna göre.”
Ama babaannemin meşhur Kurban Bayramı kokusu, bir keskin kavurma, tuz-biber-kekik ormanı, bir ocak yakması vardı bir de. Her sabah karanlıkta kalkıp, her sabah aynı ocağı yakması… Kurban Bayramı’nda köz, kebap, ateş, odun, ızgara, mangal, kendin-pişir-kendin-ye… akla ne gelirse. Bütün kelimeleri yan yana getirip sonra saç taramaya başlaması, tırnaklarını kesmesi ve kestikten sonra onları özenle ocakta yakmasıydı benim unutamadığım. O iki kokuyu birbirine karıştıran şey neydi? Bir Kurban Bayramı kokusu gelir burnuma ne zaman bir tek tel saç, bir kırık kopuk kesik tırnak yansa, ızgarada et biraz tütsülense, mangala bir damla içyağı… orman yangını ve avcılar tanrının en aşağı yaratıkları…
[1] “Epitaph on S.P.” by Ben Jonson.
