Okumanın gereksiz bir uğraş, hatta tembellik olarak görüldüğü bir yerde doğan Kristof, bireyin yaşantısına toplum tarafından yüklenen değer yargılarından sıyrılıp okuma ve yazmanın özgürlüğünü ve zenginliğini küçücük yaşında keşfediyor. Dört yaşında başladığı bu serüvenini; biyografisini yazdığı Okumaz Yazmaz kitabında, her eline geçeni, gözünün her değdiğini okuduğu, hastalık seviyesinde bir alışkanlık olarak anlatıyor.

Agota Kristof

Çocukluğun baş döndürücü keşiflerle dolu, özgün hayallerle taçlandırılmış dünyasından 14 yaşında kopartılıp kendi tabiriyle bir manastır ya da yetimhaneyi andıran yatılı okula başlıyor. Ailesinden ayrılmanın acısını ilk defa hissettiği bu yıllarda çareyi yazmakta buluyor. Kendi yarattığı dilde günlükler tutuyor. Burada aklıma hemen Simone de Beauvoir’ın varoluş felsefesi geliyor. Çelişkilerle yaşamak bir problem değil, tam tersine bu durumla baş etmeyi, bir çıkış yolu bulmayı öğrenmek için bir itici güçtür aslında. Koşullar tarafından kısıtlandığımız gerçeğinin acısını yaşayıp bir yandan da kontrol bizdeymiş gibi tasarılarımızı gerçekleştirmek için çaba göstermektir.

2. Dünya Savaşının yıkıcı gerçekliğini ağır bir şekilde yaşıyor Kristof. Yirmili yaşlarında kocasının siyasi kimliğinden dolayı Macaristan’dan çıkıp önce Avusturya’ya kaçıyor, oradan da İsviçre’ye yerleşmek zorunda kalıyor. Bu zorunlu göç, sahip olduğu pek çok şeyi kaybetmesine sebep oluyor.

“Şifreli yazılarımı tuttuğum hatıra defterimi ve ilk şiirlerimi Macaristan’da bıraktım. Erkek kardeşlerimi, annemi babamı, haber bile vermeden, bir veda bile etmeden geride bıraktım. Ama hepsinden de önemlisi o gün, 1956’nın o Kasım sonu, bir halka olan aidiyetimi kesin olarak kaybettim.” (Okumaz Yazmaz, s.21)

Aidiyet duygusu, bizi hayata bağlayan güçlü duygulardan. Bunu da doğup büyüdüğümüz şehir, konuştuğumuz dil, ortak kültür ve gelenekler sayesinde korumaya çalışırız. Bu duygu sarsıldığında kendimizi hep eksik, hep öteki hissederiz.

“Başlangıçta yalnızca tek bir dil vardı. Bu dil nesnelerdi, duygulardı, renklerdi, rüyalardı, mektuplardı, kitaplardı, dergilerdi. Başka bir dilin var olabileceğini, bir insan evladının anlayamayacağım bir kelime telaffuz edebileceğini hayal bile edemezdim.” (Okumaz Yazmaz, s.21)

Bireyin sadece anadiliyle okuyup yazacağını, üreteceğini ve de toplumda bir yer edineceğini düşünen Kristof düşman dil dediği Fransızcayı yalnızca yeni yaşamını devam ettirmek için öğrenmekle kalmıyor aynı zamanda kitaplarını Fransızca yazıyor. Kristof’un kitaplarını anadilinde değil de başka bir dilde yazmasında yaşamın kendisinden doğan edebiyatın yazarın ve okurun hayatını değiştirici etkisinden söz etmek gerekir. Bunlardan birisi yabancılaştırma etkisidir. Yazdığı kurgu metinler aslında kendi hayatının en can yakıcı deneyimlerinden oluşuyor. Başka bir dilde kitap yazması, onu sarsan, kimliğini kişiliğini parçalayan, yersiz yurtsuz bırakan savaş ve göç halini hafızasından çıkarma ve o zamandan uzaklaşma isteğinden kaynaklanmaktadır. Böylelikle yaşanılanlarla, bambaşka bir dilde bambaşka karakterler üzerinden sağlıklı bir hesaplaşma ve yüzleşme sağlayabilmektedir.

“Ülkemi terk etmeseydim nasıl bir hayatım olurdu? daha zor, daha yoksul sanırım ama daha az yalnız, daha az parçalanmış, mutlu belki de. Emin olduğum bir şey varsa, o da yine yazacak olduğumdur, nerede ve hangi dilde olursa olsun.” (Okumaz Yazmaz, s.31)

Tarihe tanıklık ettiğini düşündüğü devrim günlerinin heyecanını yaşadığı anavatanından, sosyal ve kültürel anlamda bir çöl olarak tanımladığı İsviçre’ye geldiğinde kibar hanımlar onları sıcak çay, çikolata ve portakalla karşılarlar. Bu zorunlu kaçışın bu kadar da naif olmadığını, savaşla dağılmış hayatların acı gerçekliğini ve yaşanan şiddeti en çıplak haliyle bu insanlara anlatmak için de onların dilinde yazmış olabileceğini düşünüyorum. Dil ve edebiyat tarihin aktarımında da güçlü bir etkiye sahiptir.

Bu yazıda Kristof’un üçleme olarak yazdığı Büyük Defter, Kanıt ve Üçüncü Yalan kitaplarından bahsetmek istiyorum. Kitaplar pek çok dile çevrilmiş, Türkiye’de de Yapı Kredi Yayınları tarafından tek bir ciltte basılmış.

Savaşların kazananı olmamıştır hiçbir zaman. Her türlü yıkıma, yok olmaya, eksik kalmaya mahkum taraflar bırakır ortada. Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı eserinde ortaya koyduğu gibi, egemen güçler ya da ülke siyasetine karar veren eriller, refahı, bağımsızlığı ve vatanın bütünlüğünü tehdit eden unsurları ortadan kaldırma adı altında öldürme, yok etme, yağmala, tecavüz gibi şiddetin en çarpık hallerinin görüldüğü savaşma halini meşrulaştırırlar, sıradanlaştırırlar. İşgal zamanlarında kurtarıcı olarak gelenler de kendi baskıcı sistemleriyle insanlara zarar vermişlerdir. Savaşlardan en ağır etkilenen de kadınlar ve masum çocuklar olmuştur.

Bir adam: Sen kapa çeneni. Kadınlar savaşta bir şey görmediler.

Kadın: Görmediler mi? Salak! Bütün yük, keder bizde: Çocukların beslenmesi, yaralıların bakımı. Savaş bitince siz hepiniz kahraman oluyorsunuz. Ölünce kahraman, malul olunca kahraman. Bu yüzden savaşı siz erkekler yarattınız. Sizin savaşınız bu. Siz istediniz, dövüşün öyleyse, kıçımın kahramanları! (Büyük Defter – Kanıt – Üçüncü Yalan, s.79)

Kristof’un üçlemesinin ortak noktası savaşta ve sonrasında dağılan hayatların ve de hayatta kalma mücadelesinin anlatısı olmasıdır. Savaş sadece cephede düşman güçlerin birbirini acımasızca katlettiği bir süreç değil, aynı zamanda sivil halkın da her türlü ahlaksızlıkla şiddete başvurup ölüm, yağmalama ve tecavüz gibi suçlara ortak olmasıdır. Savaşın herhangi bir inançla ya da değer yargısıyla açıklanacak bir boyutu yoktur. Kristof’un deyimiyle hayatta kalanlar için savaş sonrası; hayatın tümüyle gereksiz olduğu, anlamsızlık, aldanma, sonsuz acının baskın olduğu, aklın almayacağı kötülükte var olmayan bir tanrının icadı olduğu bir dünyadır. Bilinmeyen şehirlerde ve kasabalarda, bilinmeyen bir savaş zamanında geçer olaylar. Yazar, yaşanılan kötülüğün ve zalimliğin acımasızlığını ve yıkıcı etkisini hissettirmek için okuru her türlü bozguna uğratır.

1986’da yayımlanan Büyük Defter, Claus ve Lucas adlı ikizlerin dört beş yaşlarında anneannelerine bırakıldıktan sonra değişen hayatlarını anlatmaktadır. Yazar burada anlatıcı dili olarak biz’i seçmiş. Kimliksizlik, yersiz yurtsuzluk ve yoksullukla mücadele eden ikizlerin gözünden hayatın en acı en hüzünlü anlarına tanık oluyoruz. Büyüklere yazılmış bu masalda okuru derinden rahatsız eden şiddet, tecavüz, pedofili, ensest ilişki gibi zor temalar karşısında Lucas ve Claus’un var olma mücadelesinde duygulara yer yok. Açlık, pislik, fiziksel acı, aşağılanma ve sevgisizlikle örülü yeni yaşamlarını bir deftere kaydetmeye karar veren ikizler duygu ifadelerindense bütün sıfatlardan arındırılmış nesnel tanımlamaları tercih ederler. Bir yandan da sıcağa, soğuğa, dayağa, açlığa, kısacası can acıtan her şeye karşı bedenlerini ve ruhlarını eğitmeye çalışırlar.

1988’de basılan Kanıt’ta anlatıcı tanrı anlatıcıdır ve yazar bizi Lucas’ın hayatına sokar. İkiz kardeşi Claus gitmiştir. Birbirlerine sarılıp tek bir hayata tutunmaya çalışan ikizler bu sefer de tek başına yaşamanın zorluklarıyla baş edebilme adına birbirlerinden ayrılmışlardır. Kötülük içinde büyüyen Lucas, bir yandan kötülüğü sahiplenir; diğer yandan da ikizinin yarattığı büyük boşluğu doldurmak için savaştan etkilenip eksik hayatlar süren insanların hayatlarına dahil olmaya, onların yaralarını sarmaya çalışır.

Üçlemenin son kitabı Üçüncü Yalan 1991’de yayımlanıyor. Bu sefer Claus’un yaşadığı şehre geri dönüşüne tanıklık ediyoruz. Kardeşini bulmak istiyor ama hiçbir şey bıraktığı gibi değil. Bu kitapta yazar ben dilini tercih ediyor. Üç kitapta da hikayeler ikizler tarafından bambaşka şekillerde anlatılıyor. Son kitapta, bu katlanılamaz trajedinin gerçek ve kurgu arasında sürekli gidip gelerek acının yükünü hafifletmeye çalışan karmaşık hikayeler örgüsü netleşiyor. Yazar, neden böyle bir aktarım tercih ettiğini Claus’un ağzından aktarıyor:

“Ona gerçek hikayeler yazmak istediğimi söylüyorum ama bir an geliyor, hikaye gerçekliği yüzünden katlanılmaz oluyor, bunun üzerine hikayeyi değiştirmek zorunda kalıyorum. Kendi hikayemi anlatmak istediğimi söylüyorum ona ama yapamıyorum, cesaretim yok, olayları oldukları gibi değil, olmasını istediğim gibi anlatıyorum.” (Büyük Defter – Kanıt – Üçüncü Yalan, s.267)

Kristof’un kötülüğü, şiddeti ve işkenceyi en ağır haliyle anlattığı, okurken acıyı boğazımızda düğümleyen kitapları neden bu kadar çok okunuyor diye düşündüğümde aklıma Byung-Chul Han’ın Palyatif Toplum kitabı geliyor. Han’a göre günümüz toplumu, acıyı bir zayıflık olarak gören, acının arındırıcılığı üzerine kurulu katarsis imkanlarından yoksun bir olumluluk ve beğendim toplumudur. Bu palyatif toplum düzeninde, hayatın bizzat kendisinin instagramlanabilir olduğu, her türlü çelişkiden ve çatışmadan yoksun, aslında hiçbir şeyin değişmeden kaldığı bir sistem söz konusudur. Bu yapay olumluluk dünyasında, acının bu yalın anlatımı içimizdeki duygusal boşluğa direk temas ettiği için elimizden bırakamadan okuyoruz.

Okuyarak ve yazarak var olan Kristof’un kitaplarındaki pek çok karakter de kitaplarla yakın ilişkili ve hayatının belirli dönemlerinde yazan insanlardan oluşuyor. Kendisine tamamen yabancı bir ülkede, ben de varım diyebilmek için o dili öğreniyor ve o dilde üretmeye devam ediyor. Ağır temaları en yalın haliyle kelimelere döken Kristof’u okurken, koşulların ve rastlantıların ona dayattığı, yazdıklarından daha hüzünlü hayatında verdiği mücadeleyi düşünmeden edemedim. Gücünü kaleminden, var olma güdüsünden alan böyle cesur yazarlar sayesinde biz okurlar da hayatımızın lineer çizgisinin dışına çıkıp konfor alanımızı sorgulayabiliyoruz.

Züleyha Çelik