İnsan güzün niye baston alır? Kışı kovmak için mi?
Güzün içindeydik, görünürde kış filan da yoktu daha. Kimbilir belki de henüz güz çocukluğuna doyamamıştık. Kimi güzel kitapların başlangıcına kondurulmuş bir rüya gibi ya da çok sonraları yitik olduğu söylenecek bir cennet olarak çocukluğun evinde yapılmış bir şaka gibiydi her şey. Onun içi bizdik, biz onun içiydik ve onunla içliydik. O da bizimle iç çeker gibi nefesleniyordu sanki. Nefesimizi ona verirsek, ağaçtan düşmek üzere olan, düşer düşmez de bir gazel antolojisinde kırık, eksik, yarım, yaralı dizesiyle yadırgı duracağına, hadi adımız gibi olmasın, ama arkadaşlığımız gibi emin olduğumuz, bir küçük yaprağı, bir çocuk oyunu gibi, havada tutabilirdik belki. Yolda arkadaşlık önde gider, adlarımız değil.
Mamafih bunlar ancak yazıda olan şeyler. Yazının hayatı tamamladığını, eksiğini, gediğini giderdiğini, onu onardığını iddia edecek değilim. Haritanın yırtılan yerinden şiirle geçilir, haritanın yarası kanamaya, sızmaya devam eder yine de, ama artık eskisi gibi değildir, yarasının birazını şiir almıştır. Hayat neyle tamamlamaya çalışsanız, kusurunu, hatasını daha çok gösteren ve o yüzden de bir terzi elinden çıkmış değil, bir konfeksiyon atölyesinden defolu ürünlerin arasına bırakılmış hazır bir giysi gibi artık. Dikiş tutmuyorsa bundandır. Sık sık düğmesi kopuyor, teyel yerlerinden sökülüyorsa ve insan bir daha onu giymek istemiyorsa…
Mamafih bunlar güzde olan şeylerden değildi. O güz düz bir yoldu. Güz yolundaydı, güz, güzün diye başlayıp çok da sürdürüp keder vadisine düşmeyi isteyebileceğimiz bir havada da değildik. Kendi havamızdaydık işte. Buna arkadaşlık dediklerini de sonra ve insan kendi kendine öğrenirmiş, hatta arkadaşlarına bile söylemeden. Ben de söylemedim, onlar da bana söylemediler. İyidir, arkadaşlık söylememeyi de bilmektir, arkadaşlığın sırrı da bu olsun.
Güzde gidiyorduk, düzde gidiyorduk, gazeller de bizimle mi gidiyordu yoksa onlar güz karşılayıcısı olarak çoktan yollara dökülmüş müydü? Güz, bizden ilerdeydi, gazeller de şiirden. Peki, o sessizlik niyeydi? O güz yolu bir resim olarak duruyor şimdi zihnimde. Yalnızca eski film makinalarıyla çekilmiş ve sonradan renklendirilmeye gerek bırakmayan sarı, kahverengi, kırmızı renkleriyle güzün bayrağının göndere çekilmiş hali gibi süslemeye çalışıyorum şimdi onu. Güz eskidir, renklerinden de, renkten de eski. Ve altyazılı değildir. Çünkü neredeyse hiç konuşma yoktur. Altyazısı da sessizlik olan bir dil. Altyazısı da sessizlik olan bir dil yalnızca güze çevrilir ve…
Güz, sessizliğin de yolunda gitmesini sağladığı gibi, cümleleri de yoluna koyar diye düşündüm sonraları. Güz üzerine yazdıkça, insan bir güze bakarak, bir güz resmine bakarak da yolculuğa çıkabilir dedim. Güz tamamlamaz ama eksik de bırakmaz, güz içinde her şey sessizce bir uyuma kavuşur. Güzün kendisi gibi. Gazelini döken yaprağın bildiği. İnsan bazen yalnızca bir yaprak kadar bilse, yaprağın bildiğini bilse, yeter. Yetmez mi? Ağaç zaten bir antoloji, bir ansiklopedi sayılır, hatta bir üniversite. Galiba bu. Çünkü dalları da var, yaprakları da.
Bütün bunlar o güzün yolunda konuşmadıklarımızın yerinedir. Konuşmadık da değil ama her şey öyle sessizlik içinde sürüyordu ki, meğer o yolculuğun seslendirmesini şimdiye saklayacakmışız! –mışız dedim de artık bunlardan sana ne…
Güz bitmiş, güzün bitişini de senin gidişinle öğrenecekmişim meğer. Belki de bir işaret gibi balkonda asılı duran bastonu görmeseydim, güzün bittiğini de senin gittiğini de bilmeyecektim, inanmayacaktım demek daha doğru. Bugün inandım. Eskiden “yazın bittiğidir” derdim güz için, şimdi “Seyhan’ın gittiğidir.”
Haydar Ergülen

Çok, çok iyi.