Bizi Mardin’den Şanlıurfa’ya götüren otobüs yolda Kızıltepe terminaline uğruyor. Burası Tuzla Piyade Okulu günlerinde en kasvetli adreslerden biriydi. Kura günü yaklaştıkça karanlık hikâyelerin sayısı da artmıştı. Torbanın içinde ‘kötü şöhretli’ pek çok yer vardı: Hakkâri Çukurca ve Yüksekova, Şırnak, Mardin Kızıltepe… Gece operasyonları, pusular, karakol baskınları günlük hayatımızın başlıca sohbet konularıydı. Mesela Bingöl Kiğı için, orada karargâh binası yokmuş, komutanlar dahil herkes çadırdaymış, diye anlatılırdı – ne kadar doğru bilmiyorum. Şimdi Kızıltepe’deyim ve zihnimizdeki asker olmak, askere gitmek algısının ne kadar değiştiğini düşünüyorum. Burada herkes işinde gücünde. Sağa sola koşturan muavinler görüyorum, köşedeki tatlıcı arabasını kuruyor, saçak altında bekleşen insanların ilk derdi fazla ıslanmadan gidecekleri yere varmak.
Yirmi beş yıl önce kurada burayı çekebilir ve üniformamla bir yıldan fazla burada kalabilirdim. Çehov’un Bozkır öyküsündeki gibi soracak olursam: Acaba o zaman önümde uzanan yaşam, nasıl bir yaşam olurdu?
Kızıltepe otogarından çıkarken karşı benzinliğin önünde bekleyen bir nakliyat kamyonu görüyorum. Yan tarafında büyük harflerle firmanın adı yazıyor: Real Mardin Nakliyat ve Taşımacılık.

Dergiler alıyorum. Edebiyat dergileri, aylık, iki aylık, mevsimlik yayınlar. Okulda bu konu açıldığında piyasadaki dergi sayısına ve çeşitliliğine her defasında yeniden şaşırıyoruz. Her zaman aynı soru: Kim okuyor bu kadar dergiyi? Ben birine aboneyim, bir diğerinden abonelik kazandım ve arada başka dergiler de alıyorum (kendi metnim çıkmışsa mutlaka ve bazen birkaç tane). Peki aldığım dergilerin hepsini okuyor muyum? İçindeki tüm metinleri hakkıyla kat ettiğim söylenebilir mi? İşte bu değişiyor; duruma göre, denir, ben daha çok, bana göre, ruh halime göre diyorum. Bir oturuşta derginin yarısını okuduğum, evet, olmuştur, ama çoğunlukla şu: Orada karşıma çıkan bir öykü, bir deneme, hatta bazen tek bir paragraf, o saatimi aydınlatıveriyor, beni umutlu ve halinden memnun biri yapıyor. Böyle zamanlarda Orhan Pamuk’un bir yazısında söylediği ‘mutlu olmak için her gün bir parça edebiyatla ilgilenme’ durumunu daha iyi anlıyorum. Ve Notos’un son sayısındaki Flannery O’connor’ın Kısa Öykü Yazmak adlı denemesini ve Semih Gümüş’ün Şavkar Altınel ile yaptığı söyleşiyi tam da bu çerçevenin içine koyuyorum.
***
Geçen gün rastgele açıp bir Raymond Carver öyküsü okudum. Hiç kimsenin burnu kanamıyordu! Hastalık ve ölüm temaları yoktu öyküde. Trajik bir kayıp ve bu kayıpla başa çıkmaya çalışan bireyler de göremedim. Yazar istismara uğrayan çocukları ve onların kan içindeki hallerini resmetmeye ihtiyaç duymamıştı. Carver belli ki bu tip acılar olmadan da dikkat çekmeyi ve okuyucuyu tutmayı amaçlıyordu. Bilmiyorum, belki de hiçbir şey amaçlamamıştı. Ya da şu: Raymond Carver bu öyküde bir şey amaçlamış olsa bile okuyucu bunu asla hissetmiyordu. En güzeli!
Yani belirgin bir acı yoktu öyküde. Ama gelgelelim ben ertesi gün bu öyküyü düşünürken buldum kendimi. Nasıl yapıyor bu adam bunu?
***
23 Nisan günü kampüse çıktım. Kalabalık bir öğleden sonraydı. İnsanlar orada bir sayfiye yerindeki gibi rahat ve gamsızdılar. Çimlerde oturup gitar eşliğinde şarkılar söyleyen gençler bana Beytepe günlerimi hatırlattı. Ağaçların arasında anneleriyle top oynayan küçük kızlar, çocuklar mutlu mesut bir gün geçiriyorlardı. Bebek arabalarıyla dolaşmaya çıkmış pek çok da çift vardı. Kampüs bu haliyle kalabalık şehirlerin içindeki o geniş ve sakin parkları andırıyordu. Bir arınma yeriydi şimdi burası. Ben biraz güneş alan bir yer bulup bir süre kitap okudum ama daha çok insanları izledim. Rahatlatıcıydı. Az sonra hemen arkamda oturan grup içinde bir kız öğrenci güzel bir sesle Yalnızlık Senfonisi’ni söylemeye başladı.
***
Musa amca 73 yaşında. Belki elli yıldan beri bu işi yapıyormuş. “Hem vagonda çalıştım hem bir yandan buna devam ettim, hiç bırakmadım” diyor bana. Şimdi tabii çok ilgilenemiyor, bir çocuk var dükkânda, belki aileden biri, adı Ensar, 13-14 yaşlarında, gelenlerle o ilgileniyor. Musa amca bahçesinde bir kamelya yapmış, beni oradaki masaya buyur ediyor. Okul, eğitim gibi konular açılıyor. Ensar bisikletin fren ayarlarını yapar ve gerekli yerlere yağ sürerken Aras onu seyrediyor. Musa amca Eskişehir Eğitim Enstitüsü mezunu. Birkaç yıl öğretmenlik de yapmış. “Bak hocam,” diyor bana, “Benim belli bir partiyle bir bağım yok. Ama Atatürkçü bir insanım.” Sonra biraz memleketin gidişatından şikâyet ediyor. Musa amca, Adnan Menderes’i sevmiyor, onu bu ülkeye ‘Amerikan belasını’ sokan kişi olarak görüyor. “Ama her partiye oy verdim ben” diyor sonra, “MHP’ye de verdim. CHP’ye de. AKP’ye de.” O bunları anlatırken Musa amcanın yüzüne bakıyorum, bir yandan da onun kaç seçim yaşamış olabileceğini tahmin etmeye çalışıyorum.
Ayrılırken Aras’ın Beşiktaşlı olduğunu öğrenince Ensar’a sesleniyor “Oğlum, git o şeylerden al gel iki tane!” Ensar içeri koşuyor ve biraz sonra elinde siyah beyaz fırıldaklarla geri dönüyor, onları bisikletin gidonuna takıyor. Bize böyle ‘yardımcı’ olduğu için Ensar’a teşekkür ediyoruz. Arabaya binmeden önce Musa amcaya “Siz de mi Beşiktaşlısınız?” diye soruyorum. “Ben Eskişehirspor’u tutarım ama İstanbul takımları içinde Beşiktaş!” diye cevap veriyor. Sonra da “Hele bu Gezi’den sonra iyice şey oldu” gibi bir şeyler söylüyor. “Ama şimdi Çarşıya darbeci diyorlar” diyorum. Musa amca gülüyor buna, eliyle, boş ver sen onları, der gibi bir hareket yapıyor. O an terminolojiye biraz daha hâkim olsa Musa amcanın “Gezi ruhu” sözünü kullanacağından şüphe duymuyorum. “Yok, bunu durduramazlar artık,” diyor. “Şimdi bütün dünyada var. Bütün dünyaya yayıldı bu.”
Mesut Barış Övün
