Neden bilmiyorum, küçükken aynı filmi ya da tiyatro oyununu defalarca izleyen, her seferinde bundan müthiş bir keyif alan biriyken yaşım ilerledikçe huyum değişmeye başladı. Son yıllarda izlediğim bir filmin sokaklarında tekrar dolaşmak, sanki zaman kaybıymış gibi geliyor; istifçiliğe göz kırpan bir kantitatifçilikten muzdaribim anlayacağınız. Öyle ki, uzun yıllar önce izlediğim ve çok beğendiğim bir filmi dahi tekrar izlemek, izleyeceğim başka bir filmden çalınan zaman gibi geliyor. Bu elbette yanlış bir düşünce! Bu kadar net bir şekilde “yanlış” dememin sebebi de oldukça basit: İstifçi kantitatifçilik, derinleşmenin önünde büyük bir engel, en azından benim için. Düşünüyorum da bugün edebiyatta, sinemada, müzikte bir damak tadım varsa bunun başat sebebi, vaktiyle aynı sularda defalarca denize girerek yüzmeyi öğrenmemdir. Aynı sularda yüzmek, tekrar tekrar aynı denize girerek seyre dalmak aynı manzaraya farklı perspektiflerden bakma yetisini geliştirir. Sinema zevkimin bebeklik dönemlerinde de aynı filmin sokaklarında dolanıp durmak iyi bir temel oluşmasını sağlamış olsa gerek. Yine de artık, çok az film için bu çabayı gösterebiliyorum.

Justine Triet’den izlediğim ilk film olan Bir Düşüşün Anatomisi (Anatomie d’une Chute) uzun bir zaman sonra bu çabayı gösterme arzusunu uyandırdı bende. Daha sinemadan çıkarken “Ben bu filmi tekrar izleyeceğim” diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum. Nitekim Oscar’da “En İyi Senaryo” ödülü ile taltif edilmesinden sonra salonlarda tekrar yer bulan bu şaheseri bir kez daha izledim ki çok az filmi sinemada birden fazla kez izlemişimdir. “Şaheser” kelimesini laf ola beri gele kullanmıyorum; Triet müzik, senaryo, kurgu teknikleri ile öyle bir yemek yapmış ki, çıtayı kendisi için aşılması güç bir noktaya koymayı başarmış.

Bir Düşüşün Anatomisi aslında oldukça yalın bir düşünce üzerine bina edilir: Bir adam, tadilat yaparken çatıdan düşer ve ölür; öte yandan bunun bir kaza mı, intihar mı yoksa cinayet mi olduğu bir türlü flu alandan dışarı çıkamaz. Biz film boyunca, başat zanlı olan adamın eşinin peşinde gezer ve durumu kavramaya çalışırız. Bu iki cümle, filmin yalnızca dış yüzeyidir; tüm öğeleri bir araya getiren, onları birbirine yaklaştırarak dağılmasını engelleyen bir kabuk işlevi görür. Triet, bu kabuğun içine farklı perspektiflerden bakıldığında farklı bir göz zevki veren, her zerresi incelikle düşünülmüş bir mimari şaheser inşa eder. Kabuğun içine girip binada dolaşmaya başladığımızda, aslında yalnızca düşen adamın değil çok katmanlı bir ilişkinin de otopsisini yaptığımızı kısa süre içerisinde anlarız. Kendi hayatından esinler taşıyan romanlarıyla üne kavuşan yazar Sandra ile eşi Samuel’in ilişkilerinin derinliklerinde dolaşmaya başlarız. Çocukları Daniel, dört yaşındayken geçirdiği bir kazayla görme yetisini kaybetmiştir ve bu durum, odadaki fil gibi herkesin orada olduğunu bildiği ama üzerinde pek konuşmadıkları bir konu olarak ortada durmaktadır. Biz tüm bu bilgileri ağır ağır açılan filmin sahnelerinde dolaştıkça anlarız. Film olağanüstü bir kurgu tekniği kullanarak geçmiş ve şimdi arasında salınır, ilerledikçe biz de ilişkinin derinliklerine nüfuz etmeye başlarız.

Ben filmle ilgili derinlemesine bir analiz yapmaktan ziyade, Triet’nin müziği adeta bir ana karakter gibi filme oturtması üzerine düşünmek istiyorum. Bir Düşüşün Anatomisi üç başat müzik üzerine oturuyor: 50 Cent’in P.I.M.P.’sinin Bacao Rhythm & Steel Band tarafından icra edilen versiyonu, Isaac Albeniz’in meşhur Asturias’ı ve Chopin’in Op. 28, No. 4 E Minor Prelude’ü… Her biri organik bir şekilde filme yedirilen, adeta ek bir oyuncu gibi konumlanan üç farklı parça. Tek tek değinmekte fayda olduğunu düşünüyorum zira filmin olağanüstü bir derinlik kazanmasını sağlayan öğelerin başında, kanımca, bu müzik kullanımı geliyor.

Filmin başat öğelerinden bir tanesi 50 Cent’in 2003 yılında çıkan P.I.M.P.’sinin oldukça ilginç ve güzel bir versiyonu. Parçayı ilk defa, Sandra’nın verdiği mülakatta, daha filmin başında duyarız. Sandra, onun yazarlığıyla ilgili tez yazmak isteyen bir öğrenciyle konuşurken Samuel üst katta tadilat yapar. Röportaj devam ederken bangır bangır bir ses düzeyiyle Bacao Rhythm & Steel Band tarafından icra edilen P.I.M.P.’yi çalmaya başlar. Ses düzeyi o denli yüksektir ki bir noktadan sonra röportajı kesmek zorunda kalırlar; nitekim aynı gün içerisinde anatomisini izleyeceğimiz o düşüş yaşanır. Yönetmen Triet’nin seçtiği parça, aslında çifte dair pek çok şey söyler. 50 Cent’in “the woman”a nefret kustuğu P.I.M.P., çift için lalettayin bir parça değildir. Film açıldıkça öğreniriz ki biseksüel olan Sandra, Daniel’in görme yetisini kaybetmesinden sonra Samuel’i bir kadınla birkaç kez aldatmıştır. Samuel, bu nefret dolu parçayı, alımlı öğrenci Zoe geldiğinde son ses açar ve tabiri caizse aşağıdakilerin ilişkisini sabote etmeye çalışır. Öte yandan bunu kör parmağım gözüne yapmaktansa farklı ve biraz daha incelikli bir yol seçer: Parçanın orijinal halini değil, funk & reggae tarzda çalınan enstrümantal bir versiyonunu açar. Triet bu eşsiz seçimiyle bize pek çok şey anlatır: Samuel, Sandra’ya hakaretler yağdıracak kadar kızgındır; öte yandan çiftin entelektüel birikimi bunu avam bir şekilde ortaya koymaya engeldir. Samuel, dikkatli dinlerse Sandra’nın sinirlerini hoplatacak bir parçayı, ona dair ağır hakaretler ihtiva eden bir suçlamayı zamanlaması manidar bir anda, alımlı bir kadınla röportaj yaparken açar. Açmakla kalmaz, sesi öyle bir kökler ki Sandra ve Zoe konuşamayacak duruma gelip röportajı iptal etmek zorunda kalırlar. Samuel, bu incelikli seçimiyle üstü kapalı bir şekilde Sandra’ya ağır hakaretler yağdırıp Zoe ile birlikteliğini ustaca sabote eder. Entelektüel görünümünün altında, eşine hakaret etmek, onu yerin dibine batırmak isteyen bir erkek gizlenmektedir. Olay örgüsünde de kritik önemi haiz olan bu parça, Samuel’in içinde biriken öfkenin de bir çeşit dışavurumudur.

Albeniz’in “Asturias”ına gelelim… Bu parçayı metaforik bir bakış açısıyla ele alıyorum. Benim kafamda böyle konumlandı film boyunca. Klasik gitar sevdalılarının pek iyi bildiği bir parça Asturias. Albeniz tarafından piyano için yazılan; Francisco Tárrega tarafından gitara tercüme edilen bu parçaya gitaristler, korku ve aşkla bağlıdırlar… Flamenko esintileriyle dolu parça, insanı bir anda ele geçiren ve kanını kaynatan melodisiyle en alt seviye gitaristin bile hayallerini süsler. Tam da bu nedenle, parçanın farklı seviyeler için düzenlenmiş pek çok farklı versiyonu bulunur; öte yandan yine aynı sebeple Asturias, pek çok amatör gitaristin elinde heba olmaya mahkûm bir parçadır, zira Albeniz, teknik yeterliliğin üst seviyede olmasını gerektiren bir parçaya imza atmıştır. Pek çok amatör gitarist, bu zor tekniğin altından kalkamaz fakat yine de orijinal versiyonu çalıp caka satmak, bir Endülüs çingenesi gibi gitarıyla konuşmak ister. Ne var ki bu sohbet çoğu kez, teknik yetersizlik nedeniyle, iyi bilinmeyen bir dilde yapılan yüzeysel bir konuşmaya benzer: Kişi kendini genel hatlarıyla ifade edebilir fakat derinlere nüfuz edemez. Asturias, tuhaf çekiciliğiyle, özellikle gitaristler tarafından epeyce hırpalanmış bir parça olmuştur. Dinlediğiniz zaman onun Asturias olduğunu anlarsınız ancak bir şeyler tam oturmaz: Bazı notalar hatalı basılır, bazen vurgular yeterince iyi değildir, bazen parmaklar yeterince hızlı hareket edemez ve ritm bozulur, bazen esere yakışmayacak bir tempoya kadar düşülür… Bir “Asturias İskeleti” dinlediğinizi anlarsınız elbette; zira melodi o kadar güçlüdür ki kulağınız bunca hatanın arasından bile onu çekip çıkartabilir. Öte yandan dinlediğiniz şey kadidi çıkmış bir Asturias’tır; dokunsanız her şey paramparça olacak gibidir. Triet, Asturias’ın bu özelliğini müthiş bir şekilde kullanır: Film boyunca, çiftin görme engelli oğlu Daniel’in bu parçayı piyanoda çalmaya çalıştığını görürüz; öte yandan bir türlü gitmez parça: Bazı notalar hatalı gelir, aksanlar tutmaz, ritmde bozukluk vardır. Biz çalınanın Asturias olduğunu anlarız elbette; fakat karşımızdaki kadidi çıkmış bir Asturias’tır. Film açıldıkça fark ederiz ki bu versiyon, aslında Sandra ile Samuel’in ilişkilerinin de metaforik ve mücerret bir ifadesi gibidir: Onların ilişkisi de dışarıdan bakıldığında bir şeylere benzer. Bir çekirdek aile görürüz ama bu, kadidi çıkmış bir çekirdek ailedir. Mutlu bir aile olmak için yola çıkılmıştır belki; fakat birlikte yaşamanın tekniğine yeterince hakim olmayan bireylerin elinde, çekirdek çatlamış ve kadidi çıkmıştır. Anne baba çocuk üçlemesi çok güçlü bir melodidir, aynı Asturias’ta olduğu gibi… Biz hatalı basılan notalara, ritm bozukluklarına, aksan kaçırmalara rağmen karşımızdakinin bir çekirdek aile olduğunu fark ederiz; ancak bu, iğdiş edilmiş bir ailedir artık. Aile taklidi yapmaya çalışan bir aile vardır karşımızda; iyi bilmedikleri bir dille iletişim kurmaya çalışıyor gibidirler. Nitekim, çokkültürlülük (multicultural) temeli üzerine bina edilen bu çekirdek ailenin iletişim problemi öyle çok da gizlenen bir noktada değildir. Ana dili Almanca olan bir kadın, ana dili Fransızca olan bir adamla evlenmiş; İngilizce no man’s land sıfatıyla ailenin anadili olarak benimsenmiştir: Sandra ve Samuel, kendi aralarında İngilizce konuşurlar. İkisi de yabancı oldukları bir noktadan birbirlerine seslenirler; bu yabancılık duygusu giderek ilişkinin içine de sızar. Asturias’ın hakkını veremeyip onu delik deşik eden Daniel gibi, Samuel ve Sandra da aile olmanın hakkını veremeyip çekirdeği paramparça ederler…

Triet’nin seçtiği bir diğer parça ise, romantiklerin en romantiği diye bilinen Chopin’in Op. 28, No. 4 numaralı Prelüdüdür. Rivayet odur ki Chopin, bu parçasının Mozart’ın ünlü Requiem’i ile birlikte cenazesinde çalınmasını vasiyet etmiştir. Chopin’in bu eseri, yalnızca bir sayfa sürer ve oldukça basit bir melodiden ibarettir. Her seferinde biraz daha aşağı inen melodi, insanın içinde tarifi zor bir hüzün duygusu uyandırır. Bir şeyleri yitirmenin, sonsuza dek kaybetmenin ve bunu tevekkülle kabullenmenin hüznü tüm notalara çökmüş gibidir. Sandra, bu parçayı Daniel ile birlikte icra eder. Basit olan melodi kısmı Sandra tarafından çalınırken, görece zor olan akorlar Daniel tarafından basılır. Babanın kaybından sonra icra edilen bu müzik de filmin genel akışı içerisinde metaforik bir anlama bürünür ki filmin sonunda da yine aynı melodiyi duyarız. Sandra’nın ve Daniel’in beceriksizce ama çok içten çaldıkları eser, çatlamış çekirdek ailenin babanın ölümüyle birlikte sonsuza dek kaybına yakılan bir ağıt gibidir. Bu beceriksiz ağıt ilk yakılışında, çatlayan çekirdek ailenin kalan kısmının da nasıl devam edeceğini bilememenin şüphesini barındırır; filmin sonunda ise artık ayakları yere basan bir ağıt dinleriz. Sandra ve Daniel’i, köpekleri Snoop ile birlikte bırakırız; umutlu bir son değildir, ama en azından gerçek bir ağıt yakılabildiğini görürüz.

Justine Triet, özellikle mahkeme sahnesinde zirveye çıkan bir kurgu ustalığı sergiler filmde; öte yandan yazının bütünlüğünü dağıtmamak adına bu kısma girmek istemiyorum. Bir Düşüşün Anatomisi, sinemanın anlatım olanaklarından en üst seviyede yararlanıp zaman sıçramalarının dikişsiz bir şekilde nasıl yapılacağına dair bir ders niteliğinde adeta. Bu kadar fazla malzeme kullanıp bu kadar nitelikli, çok katmanlı ve lezzetli, damakta kalıcı tat bırakan bir yemeğe imza atmak için fevkalade maharetli bir aşçı olmak gerekiyor. Triet Bir Düşüşün Anatomisi ile böyle bir yemeğe imza atmış.

Triet’nin şaheseri, tek bir yazıya sığamayacak kadar fazla nüansla bezenmiş bir film. Doğrusunu söylemek gerekirse, Nuri Bilge Ceylan’ın Kuru Otlar Üstüne’sini bir kenara koyarsam uzun zamandır bu kadar fazla katmandan oluşan, kafamda bu kadar gidip gelen, bu kadar soru işareti ve olası yanıt uyandıran, beni farklı filmler izlemeye, daha önce izleyip çeşitli sebeplerle hakkını veremediğim filmlerin tekrar üzerinden geçmeye teşvik eden bir film izlememiştim. Bir Düşüşün Anatomisi tekrar tekrar izleyeceğim, sahnelerinin üzerinden geçerek sinemanın ve onun üzerinden edebiyatın anlatım olanakları üzerine düşünme imkânı bulacağım olağanüstü bir film. Justine Triet’yi yakın kadraja almak, bir sinefil için artık elzem!

Deniz Kıral