“Geçmişten getirdiğimiz yaralar bir yana günü, haftayı kurtarmak için koştururken devamlı büyüyen ve ağırlaşan kaygı yumaklarına, tırnak içinde ve dışında delilere dönüşüyoruz ki tırnağın içi ve dışı arasındaki sınır da hayli belirsiz.”

ÇEVBİR’li çevirmenlerin ortak çeviri ürünü olan Perili Ev Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıktı. Öykücü olarak pek tanımadığım Dickens’ın cazibesi, kitapta imzası olan diğer öykücüleri bilmeyişim ve yıldız çevirmen kadrosu merakımı celp etti ve ertelemeden okudum.
İşin hoş tarafı, kendisi kolektif bir çalışma meyvesi olan kitabın ortak bir emekle Türkçeye kazandırılmış olması. Şu da var: Dickens’ın 1859 yılında All the Year Around dergisinin Noel sayısı için hazırladığı proje, yazanlara alternatif bir yöntem de sunuyor. Ortak bir çerçeve içinde (bir grup insan belirli bir yerde ve ortak bir dert etrafında toplanır) farklı karakterlere farklı şeyler anlattırmak, bu kurgusal rahatlık tam da büyük bir anlatı (roman) kurmaktansa tek tek hikâyelere yoğunlaşmak isteyen öykücülerin işine yarayabilir. Hem birinci tekil şahıs anlatısını daha çok seviyorsanız onu kolaya kaçmış gibi hissetmeden kullanabilir hem de hikâyeleri ortak bir mekân veya hedefe bağlayarak tanrı anlatıcının gösterebileceklerinden mahrum kalmazsınız.

Bilvesile bu teknik meseleye değindikten sonra kitabın içeriğine geçecek olursam: perili hikâyeler okumayı beklerken hayli gerçekçi ve üstelik eğlenceli bir buluşla karşılaşmak yüzümü hemen güldürdü. Çehov öyküsü okuyunca hissedilen o rahatlamayı (dünya berbat bir yer olsa da yaşamaya değer hissi gibi bir şey) duydum. Bu kitap için bir anlamda anti-peri, anti-cin anlatısı da denebilir. Öte yandan –yazarların da yapmamızı istediği gibi– bakışımızı içimize çevirdiğimizde kitabın hakikaten cinleri ve perileri konu edindiğini, yani adıyla ima ettiğini gerçekleştirdiğini de söyleyebiliriz, zira “cinlerim tepemde” sözündeki cinleri, “aklım uçtu” sözündeki akıl tutulmasını kastediyor hikâyeler daha çok. Eh, bu da her dönem için güncel bir mevzu ve bugün hariç değil. Dün olduğu gibi bugün de yaşamış olmanın getirisi melankoliyi ve heyheyleri taşımak kolay değil ki yaş ilerledikçe ruhen epeyce eğilip bükülüyoruz. Geçmişten getirdiğimiz yaralar bir yana günü, haftayı kurtarmak için koştururken devamlı büyüyen ve ağırlaşan kaygı yumaklarına, tırnak içinde ve dışında delilere dönüşüyoruz ki tırnağın içi ve dışı arasındaki sınır da hayli belirsiz.
Cinler, periler ve diğerleri doğrudan ve mecaz anlamlarıyla illa ki çılgınlık veya cehaletle bağlantılandırılamaz aslında. Batıla düşkünlük, hayata bir tat tuz ekleme, hayali, bilinçaltını dışarı, orta yere dökme, ayrıca bir tekrardan ibaret olan günleri hiç değilse bu yolla rayından çıkarma, bir kez çıkarınca da keyifle hikâyeleme, hikâyeledikçe yayma, kısacası haz alma ve duyurma, heyecanlanma ve heyecanlandırma ihtiyacıyla da ilintili. Elbette babadan oğula, anadan kıza (ya da çapraz) veya dede-neneden toruna geçen korku salma geleneği de devrede. Bir evin perili sayılması o evle ilgili kişileri dışlama, izole etme gibi işlevlere de hizmet edebilir. Söz konusu korku olunca insan içindekini dışarı yansıtarak rahatlar. Malum, korkunç olan dışarıdaysa, misal bir evde, bir mahzende, bir çatı katındaysa içimde değildir ve bu ben korkak için kısmi de olsa iyi bir haberdir. Bir sürü şey söylenebilir bu hususta ama hepsi de zaten söylenmiştir. Velhasıl, kitabımızda da böyle durum.
Şu da var ki perili eve yerleşen cesur ekibe bir nebze imrendim. Birlikte pişirip taşırıp, gezip tozup, sohbet muhabbetle günler geçiren bu gruba imrenmemek imkânsız. Belki başta bahsettiğim Çehovvari ferahlık hissi de bununla ilgili – “birlikte olmak mümkün”ün ferahlığı bu. Bu da aslında demektir ki bu kitapta yazarlar, çevirmenler ve öykü karakterleri üç ayrı grup halinde el ele vermiş oluyor. Yazarlar Dickens’ın çizdiği çerçeve içinde yazının korkulu uçurumlarında yürüyerek marifetlerini gösteriyor, çevirmenler mali sıkıntılarla uğraşan ÇEVBİR’i ayakta tutma kaygısıyla ortak bir iş yapıyor, karakterler ise cesaretlerini sınamak için bir araya geliyor. Bunların üçü de kolay gibi görünen zor şeyler ve zor şeyler dışında iyi sonuç veren bir şey bilmeyiz pek.
Okuma zevkini kaçırmamak için öyküleri anlatmak istemiyorum, lakin kısaca şu hayaletler geçidinden bahsedilebilir: bir gün yıldızları ve evreni görmekle terk edilmiş eski bir kişiliğin hayaleti, çocuklukta edinilmiş bir hastalığın hayaleti (humma trajikomik bir yaşam öyküsü çıkarıyor ortaya – anlatması komik, yaşaması trajiktir genellikle trajikomiğin), şiir formunda yazılmış bir günah hayaleti (günü gelir hepimiz bir hayal(et)e kapılırız, neyse ki yeterince acı çekersek mümkündür hâlâ dönmek, onca yollardan sonra yeniden manastıra düşmek), ölümden dönen bir gemiciye musallat olan mumdan hayalet, Küçükbey B.’nin odasında kalan kişiye önce B harfleri, sonra aynada tıraş olmak isteyen geçmiş insanları ile musallat olan Küçükbey B.’nin hayaleti (bence en komik ve ilginç öykü kitaptaki; Freud’un “bize yasak edilen ne varsa rüyamızda onu elde ederiz” tezini doğrulamak için yazılmış sanki), hayırsız evlat hayaleti ve de aşkın hayaleti ki bu artık ortak hikâyeyi bugüne, gerçeğe eriştirerek kitabın dairesel yapısını tamamlıyor.
İşte böyle bir kitap bu kısaca anlatmak gerekirse.
Günay Çetao Kızılırmak
