Bin türlü hali, nedeni var dilsizliğin. Birey dilsizleştikçe gerçeğin üstü örtülür ve yalanın saltanatı uzar. Hakikati dillendirecek sözcükleri yitirdiğimizde ise yönetimlerin masalını dinlemek zorunda kalırız. Masalların ardından derin bir uyku gelir her zaman. Dünyanın tüm iktidarları için en iyi yurttaşlar kuşkusuz, uykusu en derin olanlardır.

Zygmunt Bauman Yaşama Sanatı kitabında, “Yoksunluk mutsuzluk demektir” diye yazmıştı. Bir şeyi yitirmek, kendimizi birden alışılagelmişin dışında bulmak, beklentilerin gerçekleşmemesi. “Getirebileceği maddi zorluklar bir yana, insan yoksunluğun olumsuz sonuçlarına maruz kalarak, kendini değersizlik ve aşağılanmışlık duyguları içinde bulur ki bu da özsaygıya yönelik bir darbe, toplumsal konuma yönelik bir tehdit demektir.”[1] Bauman’ın saptamasına, burada ifade edildiği gibi sahip olunan maddi olanaklar, statü ya da zevklerden mahrumiyet değil de bambaşka bir yerden bakılamaz mı? İnsanın gerçeği görüp algılama ve anlatabilme, konuşma ve yazma yeteneğini yitirmesi. Kısaca dilsizleşmesi, başkası ile bağının kopması. Ardından gelen yetersizlik ve değersizlik duygusu, özsaygının aşınması. Bu da bir yoksunluk, dolayısıyla mutsuzluk kaynağı değil midir? Ve bugün çoğumuz bu yüzden çaresiz ve mutsuz değil miyiz?

Norveçli yazar Vigdis Hjorth’un çok okunan ve sevilen Miras’tan üç yıl sonra, geçtiğimiz ay Türkçeye çevrilen romanı Postane Günlükleri[2] yirmi birinci yüzyıl insanının bu açık yarasını bir kez daha kanatıyor. Yaşama anlam katmayı başaramamış, rutinin içinde sıkışıp kalan ve dilsizleşen insanın gelecek kaygısı, mutsuzluğu. Otuz beş yaşındaki eski gazeteci, iletişim danışmanı Ellinor, bugün çoğumuzun debelendiği ıssızlığın içinde bunalmaktadır: “Dairem buram buram sıkıntı kokuyordu.” (s.42) Göze görünür bir sorunu yoktur oysa. Bir danışmanlık şirketinin ortağıdır; yalnız yaşıyordur ama yakında bir yerde annesi, kızkardeşi ve arzu ettiğinde buluştuğu bir sevgilisi vardır. Ne var ki yoksundur. İnsanlara, onların yüzlerine, duygularına, hikâyelerine yabancılaşmıştır. Kentte yürür, gelip geçenlere bakar fakat bir camın ardından görüyor gibidir onları. Bir metin yazmak hatta konuşmak bile olanaksızlaşmıştır. Ne iş ortağı Rolf ne de sevgilisiyle doğru dürüst diyaloğu vardır. Evet, sevgilisiyle bile. Buluşur, sevişir ve ayrılırlar. Bütün konuştukları birkaç cümleyle sınırlıdır. Sonra hep iç konuşmalar, hatta çığlıklar: “ne demek istediğimi anlıyorsun herhalde diye bağırdım kafamın içinde.” (s.36)

“Sözcükler çalıntıydı, çalıntı mal satıyordum”

Ellinor’un işi yazmaktır oysa. Müşterilerinin ürünlerini tanıtmak, seslerini topluma duyurmak, insanları etkilemek. Şirketler için basın bültenleri, dergiler hazırlıyordur. Yazıyordur ama memnuniyetsiz ve mutsuz. “Kullandığım dil, mutlu bir dil değildi, belki de hiçbir zaman olmamıştı. Önceki metinlerden güven verici bir şey bulmak için eski belgeleri açtım ama ruhsuz olmayan bir şey bulamadım. Bilgisayarı kapattım.” (s.10) Yazdıklarını asla doğal bulmaz Ellinor. Neyin doğal olduğu hakkında konuşacak en son kişi olduğunu düşünür çünkü kendisini hiç doğal hissetmemiştir. Yazamamasının nedeni yetersizliği değil, yaşamın onu getirip bıraktığı yerin çoraklığı, anlamsızlığıdır. Kullandığı dilin artık hiçbir şeyi anlatmaması, gerçekliğini yitirmesi. “Kendi sözcüklerim midemi bulandırıyordu, beni boğuyorlar diye düşündüm, boğuluyorum diye düşündüm. Sözcükler çalıntıydı, çalıntı mal satıyordum, beni yozlaştırıyorlardı, ama zaten yozlaşmıştım ben. Düşündüğüm, söylediğim, yazdığım her şey çalıntı ve sahteydi.” (s.53)

Postane Günlükleri bireyin kendisine ve dile yabancılaşmasını anlatan bir ‘dilsizlik’ romanı. Sıradışı bir kurgusu, sarsıcı bir anlatımı yok. Yazar, tam da bunu arzulamış olmalı. Vigdis Hjorth, iletişim danışmanı bir kahraman yaratarak derdini daha yakıcı bir yerden anlatma olanağı arıyor. Oslo’da yaşayan Ellinor yabancımız değil aslında, modern dünyanın yaratıp donattığı, çoğumuzdan izler taşıyan bir birey. Başarmaya, hep başarmaya, daha çok kazanmaya programlı iş yaşamının rutini içinde yuvarlandıkça özsaygısını yitiren, toplum dışı kalmaya yazgılı bir karakter. “Bizim uğraşımız, bir örümcek ağında hâlâ hayatta olduğundan dolayı kurtulmayı uman sineğin uğraşından farklı değildi.” (s.44) diyor Ellinor. Sonra insani olan her şeyi yitirdiğini itiraf ediyor: “Ben hareket eden otomatik bir makineydim.” (s.49)

Dag Solstad’ın izinde

Vigdis Hjorth, ustalarından biri saydığı Dag Solstad’ın yolundan giderek hatta sözü onun bıraktığı yerden devam ettirerek, tüm dünyayı kuşatan Kapitalist politikaların Norveç özelindeki çıkmaz sokaklarına uğratıyor okuru. Solstad’ın yolundan giderek, diyorum çünkü o, romanlarında yaşadığı toplumu sorgulayan, git gide toplum dışı kalan eğitimli bireylerin dünyasını anlatır. Buradan bakarsak, Postane Günlükleri’nin kahramanı Ellinor’un durumunu yadırgamayız. O, bize Solstad’ın Mahcubiyet ve Haysiyet[3] romanındaki edebiyat öğretmeni Elias Rukla’nın, sınıfta Ibsen’in Yaban Ördeği oyununu anlatırken gözlerinde ışıltı göremediği öğrencilerinden biri gibi gelir. Ya da Profesör Andersen’in Gecesi’ndeki[4] edebiyat profesörü Pal Andersen’in “yeni bir insan tipi”nin üyesi saydığı öğrencilerinden biri… “Peki ama bu sarsılma hali niye kayboldu, biz niçin sarsılmıyoruz artık? diye düşündü. ‘İnsanlığın doğasında mevcut -en azından son 2500 yıldır böyle olduğu belgelenmiştir- en özgün, en önemli, en olası özelliklerinden birinden dışlanmış durumda mıyız? Eğer öyleyse yeni bir insan tipi oluşmakta diyebiliriz ve istesem de istemesem de ben ve her ne kadar farkında olmasalar da benim öğrencilerim bu yeni insan tipinin birer temsilcisiyiz.’ diye düşündü Profesör Andersen.” (Profesör Andersen’in Gecesi, s.77)

Solstad’ın sözünü ettiğim bu iki romanda bireyin geleceği üstüne dillendirdiği kuşkular, bir sonraki kuşağın temsilcisi olan Ellinor’un kişiliğinde gerçeğe dönüşür. Solstad, Mahcubiyet ve Haysiyet’te sanki Elias Rukla’yı değil de Postane Günlükleri’nin Ellinor’unu anlatıyor gibidir: “Elias Rukla görünmez olmuştu adeta, bu da ona acı veriyordu.” (s.83) “Toplumun dışına düşen” bu umutsuz edebiyat öğretmeni, Hjorth’un, Ellinor’a söylettiği şu sözcükleri de kendi kendine mırıldanıyor olabilirdi: “Neden hedefsiz ve amaçsız bir telaş yaşıyorduk, bıkkın, yorgun her şeyden usanmış ama yine de aç, hiçbir işi, hiçbir şeyi beceremeyen, anlamadığım bir var oluşa mahkum…” (s. 44)

Yaşamda başarılamayanı yazıda başarmak

Günlüğüne, “Çığlık olmayan çığlığı koparan bendim, tamamen kendimi kaybetmiştim, kendimi hiçbir zaman bulamamıştım ki.” (s.46) diye yazan Ellinor, “çığlıktan yazıya sıçramanın yolları”nı bulabilecek midir? Dahası, “Yaşamda başarılamayanı” dilde nasıl başaracaktır? Fransız filozof Louis Lavelle, Söz ve Yazı-Sessizlikten Çığlığa[5] adlı yapıtında dilin zihinleri sürekli birbirine bağlama işlevinden söz eder:

“Dil zihnin bir tanığı ve zihinler arasında bir iletişim aracıdır: Dil olmadan, her bir zihin hem güçsüzlüğün hem de yalnızlığın içinde hapis kalır. Fakat dil, zihinleri sürekli olarak birbirine açık eder: Dil, zihinler arasındaki ortaklığı -ki bu, aynı zamanda, onlar farkında olamasa da, en derin yakınlıklarıdır- ve onları karşılıklı olarak zenginleşsinler diye ancak görünüşte karşı karşıya getiren farklılığı onlara keşfettirir. Böylece, her bir zihin tüm diğerleri için güzergâhları boyunca yanlarında olan bir yardımcı ve bir destek olduğundan, dil bütün zihinlerin katıldığı tek bir zihnin varlığına tanıklık eder.” (s.20)

Lavelle’e göre dil, her birimizin başkalarıyla ve dünyayla bir tür ikili toplum kurmamızı sağlar. Elinor’un başka zihinlerle teması, postacıların yaşam koşullarını güçleştirecek yasa tasarısını engellemeye çalışan Sendika’nın basın danışmanlığını yaptığı sırada gerçekleşir. Bu projede görevliyken ortadan kaybolduktan sonra intihar haberi gelen arkadaşı ve ortağı Dag’ın işini devraldığında.

Sendikadaki medya eğitiminde postacılarla bir araya gelen Ellinor, “gerçek” insanla karşılaştığında şaşırıp kalır: “Onlara nasıl bakacağımı, onlarla nasıl konuşacağımı bilmiyordum.” (s.59) Dilinin keçeleştiği, sözcüklerinin bayağı, yazdıklarının ruhsuz olduğu o günlerde, taşra kentlerinden gelmiş postacılarla konuşmak, onları dinlemek, beklemediği bir “sarsılma” yaşatır ona. Postacılara, gazetelere gönderilmek üzere yazdırdıkları mektuplarsa aklını başından alır: “Akıl almayacak kadar ilginçti (…) Neydi bu kadar etkileyici olan? Tek tek sözcükler, tek bir sözcük, tek bir cümle, tek tek cümleler değildi mesele, ama mektupların mevcudiyeti vardı ve lafı dolandırmadıkları için sanki yazılanlar düşünülmüş değil de yaşanmış gibiydi.” (s.60) Ellinor, nihayet değilse bile yavaş yavaş, kendisinde eksik olanı sezmeye başlar. Bu insanlar, onun nasıl tarif edeceğini bilemediği bir şeylere sahiptir. Medyaya, siyasetçilerin-iktidar sahiplerinin diline, gazetecilerin numaralarına dair bildiklerini öğretmeye kalkarsa onların, kendisinin nasıl tarif edeceğini dillendiremediği, bedenini cereyan çarpmış gibi hissettiren o şeyi yitireceğinden endişe eder.

Eksik adresli bir mektup

Ve Ellinor, emektar postacı Rudolf Karena Hansen’ın hikâyesini dinlerken yitirdiği asıl şeyi adamakıllı kavrar. Roman tam da burada, Hansen kendi serüvenini anlatmaya başladığında makas değiştirir. Olduğu yerde dönüp duran hikâye birden dallanıp budaklanır, anlatının dili akışkanlık kazanır. Yazarın muradı da bu olmalıdır. Hansen’in “ölü mektupları yeniden canlandırma” hikâyesi ile birlikte metin de canlanıverir. Ellinor’un kendisini hiçleştirdiği ve gerçek anlamda sorguladığı andır bu. “Eksik adresli bir mektuptum ben, içerikten yoksun bir mektup.” (s.74) diye düşünür. Adressiz, ölü mektupları canlandırıp sahiplerini bulmak için çaba harcayan Hansen, anlamlı bir işe gömülmüş ve onun asla tanımadığı şeye ait, asla sahip olmadığı bir dürüstlüğe kendini kaptırmıştır. Ellinor, aynaya bakıp kendine çıkışır. “Kimsin sen?” diye sorar. “Kimsin sen ve hayatının anlamının ne olduğunu nasıl bulacaksın?” (s.75) Yapay olanla doğal olanın; başkasına, insana dokunanla anlam ve amaçtan yoksun olanın ayırdına varmıştır. Belki de ilk kez karşılaştığı “gerçek” insanlar ve “gerçek” sorunlar, postacıların “yaşanmışlık”tan süzülen dilleri, ruhundaki ve dilindeki ölü toprağını savuruvermiştir. “Olay şimdi netleşti,” diyecektir, “yani Asfrid Basso ve Rudolf Karena Hansen’ın konuşmalarını dinledikten sonra, kafamdaki bulanıklık şimdi berraklaştı.” (s.77) Damarlarındaki kan sakin sakin akmaya başlar. Uzun zamandır üzerinde durduğu dönmedolabımsı şey inmesi için en nihayet durmuştur ve yeniden binmek istemiyordur.

Vigdis Hjorth

Yaşadığı aydınlanma adım başı sorgulamaya götürür Ellinor’u. Sevgilisiyle yataktayken, “Başkaları da birbiriyle bizim gibi mi sevişiyor?” diye düşünür. “Neden bu içinden çıkamadığımız durumda dilsizce, sessizce, münasebetsizce kalakaldık?” (s.90) Başkalarının yaşamına dokundukça fark edişler artacak ve hakikat belirmeye başlayacaktır. AB’nin dayattığı posta direktifi yasalaşırsa postacıların bundan nasıl etkileneceğine kafa yorar. Ellinor, dil’in yerine göre gerçeği nasıl karartabildiğini, bu yasanın çıkmasından sonra Almanya ve Hollanda’daki postacıların çalışma koşulları üzerine yapılmış araştırmaları okurken fark eder: “Bunun beni sarsması gerekiyordu ama belgelerin ikna edici sonuçları karşısında hiç sarsılmamıştım, kendini tekrarlayan, sıkıcı ve fazlaca resmi bir dil kullanılmasına sinir olmuştum yalnızca.” (s.103) Öyleyse kendisinin başka bir dil bulması gerekiyordur. “Başka kelimeler bulacağım,” dedim, “başka imgeler.” Yazılması gerekeni tarif etmek yerine onu yazacaktır. Sonra “hayatının anlamı ne?” diye sorar kendine, “Peki sen, sen ne yapacaksın? Toplumdaki yerin ne, topluma katkın ne olacak?” (s.107) Posta çalışanlarının endişelerini anlayabilir miydi? Kendini onların yerine koymaya çalışıyordu. “Kendimi anlamakta çok zorlanırken, kendime karşı samimi değilken, kendimle hiçbir şekilde senli benli konuşamazken kalkıp başkalarının düşünce yapısını anlamaya çalışma nasıl olacaktı?” Ama, “ya kendime giden yol başkalarından geçiyorsa? Salt insani koşulları paylaşıyor olmamız nedeniyle başkalarını anlamaya çalışabilirdim.” (s.112) diye düşünür Ellinor ve ölü bir mektubun alıcısı Helga Brun’un hikâyesini dinlemek üzere emektar postacı Hansen’in peşine düşer.

Bir bağlamın parçası olmak

Ellinor, hükümetteki İşçi Partisi’nin delegelerini yasaya ‘hayır’ oyu vermeleri için ikna etmeye çalıştığı telefon konuşmalarından sonra, ilk kez başardığını duyumsar. Başkasına dokunmuş ve onlarla bir düşüncede-eylemde buluşmuştur. “Önceden anlamadığım durumları anladım, insanlar hakkında başka zaman olsa hiç duyamayacağım hikâyeler duydum, daha önce göremediğim bağlantıları gördüm, kendimi bir bağlamın parçası gibi hissediyordum.” (s.146) Ellinor, intihar eden arkadaşının yerine zoraki girdiği “posta direktifi” işiyle hem gerçek insanı ve duygularını bulur hem de onları anlatabileceği doğal sözcükleri. Etrafındaki her şeyi hevesli ve sevecen görmeye başlar. “Dilin doğuşu bir dünyanın doğuşudur” diyordu Louis Lavelle.

Romanın ana cümlesi, Ellinor’un bir iç konuşmasındaki fark edişte saklıdır: “Her insan bir adadır diyesim geldi. Sonra doğrusunun bunun tam tersi olduğunu hatırladım.” (s.38) Bizi dilsiz bırakan nedenlerden biri de içine gömüldüğümüz rutinlerdir. O “dönmedolabımsı” yaşamın dışına çıkıp Thomas Bernhard’ın sıkça andığı “yalın insan”a, onun gerçek sorunlardan doğan hikâyesine yaklaştığımızda gözlerimiz ışıldar. Bir amaca yönelmiş o yalın insanla buluşmak, yoksunluğu, dolayısıyla mutsuzluğu aşma umudunu kıpırdatır içimizde. Vigdis Hjorth, iddiasız gibi görünen bu romanda amaçladığı şeyi gerçekleştiriyor. Sabah akşam örtülü ya da açık kimlikler altında sayısız insanla iletişim kuran fakat gerçekte “yalnız” ve mutsuz olan kent insanı, Ellinor’un kişiliğinde kendini okuyabiliyor. Bireyi dışlayan politikalar, toplumun duyarsızlığı ve yaşamın tüketen sığlığı içinde sağır, dilsiz ve küskün halde kaçıp sığınacak bir ada arayan bireye, kurtuluşun kaçışta değil başkasıyla buluşmakta olduğunu anımsatıyor Hjorth.

Postane Günlükleri, “dilsizleşmek” üstüne düşünmeye de kapı açabilir, açmalı. Bin türlü hali-nedeni var dilsizliğin. Birey dilsizleştikçe gerçeğin üstü örtülür ve yalanın saltanatı uzar. Hakikati dillendirecek sözcükleri yitirdiğimizde ise yönetimlerin masalını dinlemek zorunda kalırız. Masalların ardından derin bir uyku gelir her zaman. Dünyanın tüm iktidarları için en iyi yurttaşlar kuşkusuz, uykusu en derin olanlardır.

Yalın Sürez


[1] Zygmunt Bauman, Yaşam Sanatı, Çev: Akın Sarı, Ayrıntı Yayınları, 2017.

[2] Vigdis Hjorth, Postane Günlükleri, Çev: Dilek Başak, Siren Yayınları, 2023.

[3] Dag Solstad, Mahcubiyet ve Haysiyet, Çev: Banu Gürsaler Syvertsen YKY, 2018.

[4] Dag Solstad, Profesör Andersen’in Gecesi, Çev: Banu Gürsaler Syvertsen YKY, 2021.

[5] Louis Lavelle, Söz ve Yazı / Sessizlikten Çığlığa, Çev: Işık Ergüden, Fol Kitap, 2021.