Ben on sekiz yaşıma edebiyat fakültesinin bodrumdaki kantininde girdim. Edebiyat fakültesinin bodrumu kantindi ve on sekiz yaşına giriyordum onu orada ilk gördüğümde. Bodrumdaki kantinde. Başının üstünde bir ayla taşıyordu sanki. Başında ayla dolaşıyordu. Çay almışız ikimiz de. Birden dönüp yüzyüze geldik. Üzerinde kısa kollu bir bluz vardı nerdeyse bütün kantini aydınlatan pırıl pırıl altın tüyler kollarında. Her yer döneyazdı, ayaklarım boşlukta, dizlerim titrek, salya, pepe. İçim derin zelzele. Biz o zamanlar dilbilim çalışmaya başlamıştık yeni. Diş ve dudak oynatarak yapılan sesli harfleri öğreniyorduk. Onun dili damağına değiyor dişlerinin arasından içeri çekiliyor sonra dudaklarına hafifçe dokunuyordu. Yayılıyor yuvarlanıyor gelişiyordu dudakları. Çay hâlâ elinde duruyordu. Şuraya otursak demeyi bekliyorduk. Ama ben onun isimlerimizi tekrar edişine dalıp gitmiştim Hacer diyordu benim adım Hacer, sen kimsin? Ben İlhan. Hangi bölümdesin? Edebiyat. Ah, tabii, İlhan Pamuk. Haha haha. İlhan Pamuk. Beyaz Kale. Akhisar. İlk gördüğümüz masaya oturduk. Sizin bu gözlüklerinizle yüzünüz kaşlarınızı hafif kaldırdığınızda Anton Çehov’a benziyor. Çehov’un da böyle gözlükleri vardı. Onun gözlerinin insan ruhunu derinliklerine kadar görüp okuyabildiği anlayabildiğine inanırlarmış. İnanır mısın buna? Elbette inanırım. Siz arkeoloji okuyorsunuz değil mi, Hacer? Hatırlıyorum yıllar önce bir yazı okumuştum. Gözleri görmeyen bir kadının Berlin’de bir rüyasından yola çıkarak Truva‘yı gelip bulan biri. Köylülerden bir ceket almış. Büyülü bir ceket diyorlar. O ceketi giyip dolaşırmış. O ceket sayesinde görmüş diyorlar orada hissetmiş Truva’nın yer altında katman katman nerede olduğunu. Siz inanır mısınız böyle bir şeye, Hacer?
“İyi romanların okuyucusu olmaktansa kötü romanların kahramanı olmak yeğdir” ben buna inanırım.
Sonra yangın zilleri çalmaya başlıyor herkes geride bir şeyler bırakıp kapıya doğru koşuyor çıkışlarda emniyet görevlileri var şimdi. Biz yerimizden çok yavaş kalkıyoruz çaylarımızı bitiriyoruz, onun turuncu bir yağmurluğu var. Birbirimizi kaybedeceğimizi seziyoruz yeryüzüne çıkarsak. Arkeoloji eşyanın kayboluşu, edebiyat kayıp eşyalar tarihi. Turuncu yağmurluk tılsımlı. Benim yağmurum da böyle olur, diyor Hacer. Benim ıslanışım ağlayankaya, diyorum. Hacerin yağmurluğunu alıyorum. Yağmurluk ıslak. Yangından dışarının mahşerine çıkıyoruz. Çıkınca Hacer’i artık göremiyorum. Yağmur diniyor, yangın zilleri susuyor, geri dönün diyorlar ama ben Hacer’in yağmurluğunun komutuyla tıp fakültesine doğru yürümeye başlıyorum orada bir şey var onu bulmam lazım ama bunu bana henüz söylememişler. Meğer o gün Hacer’in taş demek olduğunu öğrendim diye yağmurluğun cebinde bir taş var. Büyülü bir taş olmak gerek. O benim uğurtaşım. Hayatımda görür görmez aşık olduğum ilk kadını taşla hatırlayayım. Fakültenin bahçesine doğru yürürken oradaki taş duvarı hatırlyorum. O taş duvarların arkasında eski bir kazı bölgesi. Kazı bölgesinde arkeoloji öğrencileri ders için kazılar yapardı. Orada küçük bir duvar vardı. O duvarda dilektaşları için bir oyuk. Taştaki o oyuğa dilekçiler taş bırakıyor. Taş dileği hakikat kılıyor. Ben cebimdeki taşı Hacer’in bana verdiği taşı sıkıca tutuyordum.
Benim cebimde Hacer taşı, taşta tapınım saklı.
Sonra Songül anlattı. Ekrem hoca bulmuştu Bornova’da Kızlarkahvesi’nin hemen yanındaki kazı alanından bir taş atımı uzaktaki bu tapınağı. Sunak oraya Ekrem hoca sayesinde gelmişti. Hacer, Ekrem hocanın en sevdiği öğrencisi, Altan hocanın bir tanesiydi. Altan hocanın dersinde (babası bizim mahallede çilingir) Hacer sınıf birincisiydi. Hacer kalıntılardan yazıtlar okur, Hacer taştan ve taşlardan fal açardı. Taş falı bakardı. Hacer eski taşlardan geleceği görür. Yüreğinden dilekler dil-diş-dudak konsonantları taşardı.
Hacer bizi hiç kimsenin tanımadığı bir yere geziye götürmek istiyor bir gece rüyamda. Fakültede turizm kulübü kuruyor. Götürmek istediği yerde Rheine Nehri’nde yolculuğa çıkmış insanlar var. Kucaklarında bir kedi. Çok çirkin bir kedi, insan bazen bazı hayvanların da çirkin olabileceğini anlar bir gün, diyor. Bunun asıl nedeni bu kedi. Bunu bir tek kendimize söyleyebiliyoruz. Çirkinlik bu kediyle açıklanabilir ancak. O insanları kediyle orada bırakıyoruz. Geziye hiç çıkılmamış oluyor. Die Katze ist so hässlich. Nichts zu danken.
Gezmeden dönünce geziden, Taylan hoca halka yapmış öğrencileri Academia gibi, estetik diyor, gerçekten önce gelemez. Hacer bunu duyunca bana bakıyor. Taş baskısı bir kitaptan Aşık Garip hikayesi okuyorum ben ona. İmsak vakti Halep’te bir kahvede aşık olup saz çalmaya başlıyor Resul ve aşık oluyor Aşık Garip. Yalan değil, bana da oluyor. Ben Hacer’den önce ne gök bilirdim ne taş. Hâlâ bilmezim ama bilmezliğimi bildim. Cebimde taş var.
Taşımız İskender heykelinden bir parça. Mermer heykelden kopma. Ekrem hoca vermiş onu Hacer’e, o da bana veriyor yağmurlukta.
Hacer senin yağmurun büyülü.
Hacer, taş yağsın başıma seni unutunca.
Yıllar sonra birinin evinde bir fotoğraf görüyorum. Fotoğrafta Ekrem hocanın yanında bir grup öğrenci. Öğrencilerden bir tanesini çok iyi tanıyorum üzerinde çok iyi bildiğim bir yağmurluk var.
Ev Karataş’ta, Yahudi Hastanesinin arkasındaki sokakta.
Hemen ordan çıkıyorum. Bir dolmuş çeviriyorum. Billie Jean çalıyor dolmuşta.
Kendi kendime şöyle demeye başlıyorum: Efrasyab Alper Tunga’dır. İskender hinde gider. Rüstem Alperle dalaşır.
Rüstem vs. dev-i sepid’la kapışır: Beyaz dev Bornovalı Nezlehan’dır.
Hacer sen çocukluğunu sınıf başkanı olarak yaptın. Benim adım tahtada konuşan.
Beyaz devle güreştim senin için Hacer hâlâ rüyamda görüyorum seni elimde bir taş bir kuyudan çıkmaya çalışıyorum kuyu başına yaklaşınca bu kıyıda yağmurluğu uykuda unuttuğumu anlıyorum. Gittikçe uzaklaşıyordum ama bu taşı o dilektaşı oyuğuna bırakmak istiyordum. Tıp fakültesine doğru yürüyordum galiba çünkü güneş arkamdan vuruyordu. Sola doğru gidebilsem taşı oraya bırakırdım. Sana doğru gidersem taş hep benimle kalacaktı. Hacer’den bir parça hep benimle olacak. Karar ver, yürü. Uzanıyordum ama değemiyordum. Bırakmaya kıyamıyordum. Çimento fabrikasından görkemli bir duman dolduruyor dünyayı. Beton arkeolojisini hayal ederken Hacer’in ıslaklığı yayılıyor bedenime. Islak ıslak dokunurken bir bakıyorum ki kısa kollularla kalmışım. Elime kan bulalı. Hacer’in üstü süs biberi gibi süslü allı yeşilli sivri.
İlhan Durusel

Çok güzel bir duygusu var bu öykünün, çok sevdim.