Hayat, Ölüm ve Zaman bir araya geldiler. Resmî toplantıları için Zaman’ın çağrısı üzerine buluşuyorlardı. Bazen birkaç asır toplanmadıkları olurdu. Zaman’da zaman kavramı yoktu kuşkusuz. Aranın uzamasından sonraki konuşmalarında Hayat’ın ve Ölüm’ün kinayeli sözlerine karşılık Zaman her şeyin göreli olduğunu söyleyerek aradan sıyrılmaya çalışırdı. Aralarındaki ilişkinin, bir arada yaşayanlara özgü bir sevgi-nefret sarmalında ilerliyor olması, onları hem fazlaca yüz-göz yapıyor hem de onlara birbirlerine karşı saygılarını yitirmeden var olmanın olanağını veriyordu.
Ölüm söze başladı ve üçünün de insanlar için var olduklarının altını çizdi. Bir şey ancak kendisinden söz edilebildiğinde var demekti. Kendilerinden söz edenler de yalnızca insanlardı: Hayvanlar ve bitkiler alemindeki varlıkları onlar tarafından bilinse bile adları anılmadıktan sonra neye yarardı. Ölüm, kendilerini daima anan türün insan olduğunu yineledi. “Bununla birlikte,” dedi, “insanlar her zaman bizden iyi söz etmiyorlar. Evrenin Değerlerini İzleme Makamı’na, sizi bilmem ama benim için sayısız şikayet gidiyor.” Diğerleri başlarıyla onayladılar ve “Bizim için de,” diyerek Ölüm’e hak verdiler. Ölüm gücenik bir tavırla, “Yok erken gelmişim, yok gecikmişim! Haberli gelmişim, habersiz gelmişim. Birçokları da şikayetlerinde benim onları korkuttuğumu söylemiş,” diye başladı ve devam etti, “Neyse ki, şikayet sahipleriyle hiç bir zaman yüz yüze gelmediğimi, eğer gelseydim zaten bu şikayetlerini yapamayacaklarını savunarak temize çıktım. Beni görmeden benden nasıl korktuklarını söylerler bir türlü anlayamam. Akıllı atalarını da dinlemiyorlar. Onlardan birinin, ‘Ölümden ne diye korkarsınız, siz yaşarken o yok, o varken de siz yoksunuz,’ sözlerine kulaklarını tıkıyorlar. Neyse, sizi karşımda bulunca içimi dökeyim dedim. Aslında, abartmamam gerekir. İnsanların çoğu artık benden çok Hayat’tan korkup bunalıyorlarmış. Belki Hayat’ın bu konuda söyleyecekleri vardır.”

Hayat atılan çamur karşısında birden irkildi. Her toplantılarında Ölüm’ün laflarına önem vermez görünürdü. Aralarındaki rekabeti kendi açısından haksız buluyordu. Doğumlarından itibaren insanlarla ilgilenen, hatta doğumdan önceki nefessiz dönemlerinde bile onları koruyan kendisiydi. İnsanları cansız bırakan Ölüm’ün, onlarla ilgili söz söylemeye hakkı var mıydı? Kucağından çaldığı kış gülleri gibi kısa ömürlü bebekleri unutturmak mı istiyordu. Ölümle karakteri taban tabana zıttı. Bir kere o, savaştan yanaydı. Her yaşta insanı elinden zorla çekip alıyordu. ‘Ben ise,’ diye düşündü Hayat, ‘barıştan yanayım.’
Hayat, Ölüm’e ağzının payını vermek için, “İnsanların benden korkusu senden korkusunun yanında hiç kalır. Bunu bildiğin için beni sahte gösterip onları gerçek Hayat’la senin tanıştıracağın yalanını yayıyorsun.” Ve sözünü esirgemeden devam etti: “Ayrıca, benden endişeyle söz eden insanların çoğu aslında geleceğe yani Zaman’a güvenmeyenler. Zaman bir tarafını daima insanlardan saklıyor. Bu da onları korkutuyor.” Bu sözleri duyunca Zaman’ın kaşları istemsizce çatıldı. “Ama ben onları hiç aldatmadım,” diyerek Hayat’a sertçe karşı çıktı.
Hayat, Zaman’ın haklılığını içten içe biliyordu. İnsanları aldatan kendisiydi. Yaşadıkları sürece hiçbir şeyin değişmeyeceğini, her şeyin aynı kalacağını insanların kafasına sokuyor, sonra da onların hayal kırıklıklarıyla eğleniyordu.
Ölüm, Hayat’ın yüzündeki alt edilmişlik ifadesini görünce harekete geçti ve onlara, Hayat’tan ümidini kesen birçoklarının onu çağırdığını ve bu insanların sayısının her geçen gün arttığını söyledi: “Hayat’a düşman olanlar benimle dost oluyorlar.”
“Senden nefret edenler de bana sarılıyorlar,” dedi Hayat.
Hayat için bu kadarı fazlaydı. Ölüm’e ve Zaman’a ders verircesine, “Ben olmasam sizlerin de var olmayacağınızı unutmayın,” dedi. O âna değin pek fazla konuşmayan Zaman ileri atıldı: “Çok acımasızsın Hayat. Asıl, Ölüm yüzünden senin ve benim bir önemim kalmıyor insanlar için. Ölüm’ün gudubet yüzünü gördükleri an seni ve beni defterden siliyorlar. Bitti!”
Ölüm: “Konuyu estetik bir düzeye çekerek beni aşağılamanı kınıyorum Zaman.”
Zaman oralı olmayarak sözlerini sürdürdü: “Benim hamurum sabırla yoğrulmuş. Beklemesini bilirim ve daima sonunda haklı çıkarım. Herkese her şeyin doğrusunu gösteririm. Örneğin sen Ölüm, sabır nedir bilmezsin, Hayat senden kaçırabildikleriyle yaşıyor, ya sen Hayat, insanların parmaklarının arasından kayıp gidiyorsun. Acelen ne? Senin yüzünden bana çatıp ‘Zaman ne çabuk geçti anlamadık,’ diyorlar. Aslında, geçen ben değilim, sensin.”
Hayat bıkkınlıkla, Ölüm’ün duygusallığa sarıldığını, Dünya’da asıl aşağılananın kendisi olduğunu söyledi. “Kebapçı dükkanlarına, sigorta şirketlerine adımı veriyorlar,” diyerek boyun büktü. “Ben sizden adil olmanızı beklerdim,” dedi. Ölüm, Hayat’a küçümseyerek baktı ve “En adaletsizimiz sen olduğun halde bunu nasıl söylersin,” diye çıkıştı, “Zengin ve mutlu azınlığı sen yaratıyorsun. İnsanları üst üste yığıp alttakileri ezdiriyorsun. Senden umudunu kesenleri ya Zaman teselli ediyor ya da ben onların daha fazla acı çekmelerini tek ve kesin yöntemimle önlüyorum. Evet! Doğru sen olmasan ne ben ne de Zaman olurduk.”
Hayat, Ölüm’ün ironik sözleriyle haddini aştığını düşündü, ona dönerek: “İnsanlara göre sen de benim kadar adaletsizsin. Neyi hazmedemiyorum, biliyor musun, herkes seni ve beni kardeş sanıyor. Bu konuda İzleme Makamı’na verdiğim dilekçe de bir işe yaramadı. Senin gibi biriyle birlikte anılmak benim kötü kaderimmiş. Dilekçeme “Ölüm’süz Hayat olmaz, Ölüm’le Hayat’ı ayıramayız,” diye yanıt aldım. Kahroluyorum. Ölüm altta kalmadı: “Benim senden beslendiğim doğru, ama seni sömürmüyorum. Bütün çabam seninle dengeli bir ilişki sürdürmek. Şairlerinden biri: ‘Derttir bizim dermanımız,’ diyor. Onları dertlendiren sensin. Ben ise dertlerini sonsuza kadar…” Zamana baktı. “Özür dilerim sizin alanınıza girmek istemem, tabii, lafın gelişi diyorum,” dedikten sonra ekledi: “… Sonsuza kadar dindiriyorum.” Hayat, Ölüm’e dönerek: “Şunu bil ki, bir kere o şairin sözü bir metafor. ‘Dert karşısında sabretmektir bizim dermanımız’ demek istiyor. Sense dertlerini dindirerek bir işe yaradığını sanıyorsun. Ben gecemi gündüzüme katayım, insanların bana katlanma katsayılarını katlayayım diye onların ömürlerini uzatmaya çabalayayım, sen kıskançlığından savaşlara, salgın hastalıklara arka çık. Buna denge mi diyorsun?”
Zaman, Hayat’la Ölüm’ün kapışmalarına daha fazla seyirci kalamadı ve “İzleme Makamı adına ikinizi de susmaya davet ediyorum. Evrenin Değerlerini İzleme Makamı benden bu görüşmemizin raporunu bekliyor. Ne yazabilirim ki raporuma? ‘Hayat’la Ölüm birbirine girdi,’ mi yazayım?” Bir an durdu… “Hoş, bu hiç de yanlış olmazdı.”
Hayat konuyu değiştirmek istedi. “Evrenin Değerlerini İzleme Makamı’nda tek bir başkanın olması benim için sıkıntı. Çok iyi anımsayacağınız gibi çok önceki toplantılarımız sırasında İzleme Makamı yerine İzleme Komitesi vardı ve Komite üyeleri bazı alanlarda uzmanlaşmışlardı. Yer, Gök, Güneş gibi, hatta daha da önce Komite öyle kalabalıktı ki eğlenceden, üzümden, depremden, tarımdan, ateşten, avcılıktan, hatta bakirelikten bile sorumlu üyeler vardı. Bu da benim Dünya’daki sorumluluğumu en aza indiriyordu ve çok memnundum. Şimdi ağır iş yükümü Makama bir şekilde duyuracak olsam, yüksek sesle alacağım yanıtı biliyorum: ‘Ben seni boşuna mı Mavi Gezegen’e gönderdim. Ağlayacağına iş yap da şu şikayetleri durdur. İki laf arasında bir kurtarıcı gibi adımı anmalarından bıktım,’ diyecektir.”
Ölüm, ‘görüyorsun işte’ der gibi Zaman’a baktı. Hayat’la başa çıkılmazdı. Zaman, Hayat’ın sözlerinden kendine pay biçti. Hayat’ın üstüne çok fazla gittiğini, ona hiç dinlenme fırsatı vermediğini düşündü. Onun sürgit çalışmasının ve yorulmasının nedeni kendisiydi. Öte yandan, Ölüm olmasa, Hayat sürekli kendini yenileyemez, yineleyemezdi. Üçü de birbirine muhtaçtı. Kararını verdi. Her toplantı sonrasında Makama gönderdiği raporun aynısını yazacaktı: “Dünya gezegeninde her şey yüce makamınızın istediği ve bildiği şekilde sürmektedir.”
Nazmi Özüçelik
