Bozkırkurdu, hakkında yazmayı çok istediğim, isteğim ölçüsünde de zorlandığım, uzun bir zaman nereden başlayacağımı bilemediğim bir kitap oldu. Bu yazı da yıllar içinde üçüncü okuyuştan sonra yazılabiliyor.

Thomas Mann, bu kitap bana okumayı yeniden öğretti demiş. Birçok kişinin de hayata bakışını değiştirdiğini, özellikle 60’lar ve 70’lerde dünya gençliğinin başucu kitaplarından biri olduğunu biliyoruz.

Peki Bozkırkurdu adı nereden geliyor? Bozkırkurdu’nun belli bir insan tipinin adlandırması olduğunu söyleyerek işe başlayabiliriz sanırım.

Aslında –tıpkı romanın ilerleyen bölümlerinde yazarın da söylediği gibi– nadir bir tip de değildir Bozkırkurdu. Ama yine de özel, farklı bir tiptir. Çok kabaca söylersek, içinde bulunduğu toplumla, dünyayla, yaşamayla zoru olan bunalımlı, entelektüel bir tiptir bu.

Romanın ilk bölümlerinde, iki bakıştan bu tipi tanımaya başlarız: Yayıncının notu başlığı altında bizi ilk karşılayan, kahramanımızın son zamanlarında kaldığı pansiyonun ev sahibesinin yeğenidir. Yan yana odalarda kalmışlardır.

Hermann Hesse

Adı Harry Haller (Hermann Hesse’deki gibi H.H) olan kahramanımızı önce yabani bulur anlatıcı yeğen. Bir tür ruh hastalığından muzdarip ama yine de saygılı bir yabani. Birkaç konuşmada ona ısınır gibi olur, Bozkırkurdu’nun kendi halinden memnun olmadığını ve acı çektiğini görür. O, yaşadığı çağın ikiyüzlülüklerine, sığlıklarına katlanamayan ve giderek insanlardan uzaklaşan bir aydındır. Ünlü bir profesörün, konferansına gelenlere, böyle kalabalık geldiğiniz için teşekkür ederim demesine bile tahammülü yoktur onun.

Odası baştan başa kitaplarla dolu ama dağınıktır. Kitapla ve yazılarıyla dolu masasında her zaman bir demet taze çiçek bulunur…

Onun hastalıklı halinin kaynağı olarak çok katı bir Hıristiyan eğitimden geçtiğini, iradeyi kırmaya ve kendinden nefret edip insanlığı sevmeye yönelik (ikisi bir arada!) bu eğitimde, iradesinin kırılamadığını ancak kendini suçlama ve nefret etme kısmının gerçekleştiğini düşünür anlatıcı.

Daha sonra onun arkada bıraktığı notlarını okuyunca onu daha iyi tanır ve anlar:

“Bugün Bay Haller’in ruh hastalığı –bugün biliyorum artık– tek bir kişide rastlanan bir garabet değil, doğrudan çağın hastalığıdır, Bay Haller’in içinde yer aldığı kuşağın bir saplantısıdır; öyle bir saplantıdır ki görüldüğü kadarıyla güçsüz ve yetersiz değil, daha çok güçlü, alabildiğine aydın ve yetenekli kişilerde rastlanıyor.”

Burada artık Harry’nin yani Bozkırkurdu’nun notlarına geçeriz.

Yine insanlardan, zevklerinin sığlığından, mesela “körpe ve çocuksu Amerika’dan” ithal edilmiş caz müziğinden –Mozart dururken caz da müzik midir!– gazetelerdeki savaş çığırtkanlarından, kendisinin bile ikiyüzlülüğünden (mesela burjuvadan nefret etmesine rağmen her zaman burjuva evlerinde kalmasından, o evlerin düzenini, temizliğini, rahatlığını özlemesinden) nefret edip bunaldığı bir günün sonunda esrarengiz bir satıcıdan alelacele bir kitapçık alır. Odasına dönüp kitapçığa baktığında başlığa şaşırır Harry: Bozkırkurdu Üzerine İnceleme.

Bu kısımda gerçekten de bozkırkurdu tipi üzerine nesnel bir inceleme yapılmıştır. Yirmi altı sayfa tutan bu bölüm italik basılarak ayrılmıştır romanın bütününden.

Bu incelemeye göre, içinde biri insan, biri kurt olarak iki varlık, iki ben, iki kişilik taşır bozkırkurtları. Ne tam insan gibidirler ne de bir hayvan, bir kurt. Bu ikilik hemen herkeste görülebilir ama durum bozkırkurdunda biraz farklıdır çünkü bu ikisi birbirine hiçbir zaman destek olmayan, tersine birbiriyle kıyasıya dövüşen iki kişiliktir, onu yer bitirir, yorgun düşürür, insanlardan ölesiye uzaklaştırır. Bu yüzden yalnızlardır bir kurt gibi. Hayatının sadece küçücük zaman dilimlerinde nefes alabilir ve yaşamın güzel olduğunu hissedebilir. (Ki bunların çoğu da geçmişte biriktirdiği anlar, görüntülerdir aslında. Ya da onları hatırladığı, bunlarda yüce bir şey, bir yücelik sezdiği anlardır.)

“Bir zaman Bozkırkurdu takma adıyla Harry adında biri vardı. (…) Kafası çalışan insanların öğrenebileceği pek çok şeyi öğrenmişti. Hayli zeki bir adamdı. Öğrenemediği şey kendi kendisinden ve yaşamından memnunluk duymaktı.”

Harry, bir bozkırkurdu olmanın onun yazgısı olduğunu düşünmüş ve kabullenmiştir. O böyle biridir ve acı çekmeye mahkumdur. Hatta bu acı onun payesidir.

İncelemeyi yazan, bu payede ya da acıda bir büyüklük payı görmemektedir, herkesin acısı kendine göre büyüktür, yazgısı da kendine göredir, hiçbir yazgı da kolay katlanır değildir.

Harry incelenmeye devam edilir:

“Harry tipinde pek çok insan var dünyada, özellikle pek çok sanatçı söz konusu tipe mensup kişilerin arasında yer alır. Bu tiptekilerin hepsi ayrı iki ruhu, ayrı iki insanı barındırır içinde; tanrısal ve şeytansal, anne ve baba kanı, mutluluk ve acı çekme yeteneği, insan ve kurt Harry’deki gibi düşmanca ve karmakarışık, yan yana ve iç içe sürdürür varlığını. (…) Başkalarının yargıç, hekim, ayakkabıcı ya da öğretmen olduğu gibi kahraman, sanatçı ya da düşünür değildir bu kişiler; yaşamları sonu gelmeyen çileli bir devinimdir, kayalara vurup çatlayan dalgalara benzer, mutsuz ve acılı bir biçimde parçalanmıştır.”

Bağımsızlığına aşırı düşkündür; bir yerde memurluk yapmak, günü ve yılı belli zamanlara bölerek yaşamak, başkalarının sözünü dinlemek düşüncesi kadar iğrenç ve korkunç bulduğu başka bir şey yoktu. Ne var ki Harry kavuştuğu özgürlüğün ortasında birden şunu fark etmişti ki özgürlüğü ölümdü, tek başına kalmıştı, dünya onu korkunç bir şekilde kendi haline bırakmıştı; insanlar onu ilgilendirmemeye başlamış, hatta kendisi bile kendisini ilgilendirmez olmuştu.

Artık istese de yeni ilişkiler, dostluklar kuramamaktadır, çevre elinden kayıp gitmiştir.

Canına kıyanlar taifesindendir ayrıca. O yaşarken, böyle yaşamaya devam ederek ölümü seçmiştir aslında. Yoksa, çektikleri, dayanma sınırını aştığı an, intihar etmeye karar vermiş olması bir şey ifade etmemektedir.

Son olarak Harry’nin burjuvazi ile ilgisi incelenir. Burada burjuva insanının betimlenmesi başlı başına önemli bir bölümdür.

Yukarıda bahsedilen ikiyüzlülüğe gelir konu: Burjuva sınıfından insanları bile bile aşağılar ama tıpkı bir burjuva gibi bankada parası vardır, düzene uygun giyinip kuşanmaktadır, polisle, maliyeyle düzgün bir ilişkisi vardır vs. Burjuva kültürüyle yetiştirildiği için bazı burjuva kalıplarından, kavramlarından çıkamamıştır.

Bu “incelemede” insanın ruhunun iki yöne çekiştirilmesinden bahsedilmesi ikoniktir: “Ruhunun derinliklerinde yatan misyon insanı us’a, Tanrı’ya doğru iter, ruhunun derinliklerinde yaşayan özlem ise geriye doğru çeker, doğadan, ana’dan yana yöneltir, böylece insanın yaşamı her iki güç arasında salınıp durur.” Paragrafın devamında, burjuvanın, bu iki ucun bir uzlaşısının talep edilmesi, doğadan yana olan, çoğu kez kaba bulunan isteklerin (içgüdü olarak da anılırlar), hayvansallığın baskılanması demektir, denir.[1]

Bozkırkurdunun da içinde insan olarak tanımladığı taraf, aslında burjuva geleneğinin orta yol insanından başkası değildir.

Bu kitapçığı okuduktan sonra, yine içindeki zıt duygularla boğuşarak geçen bir gecenin sonunda kahramanımız Harry yani Bozkırkurdu, eve gidip karar verdiği intiharı uygulamaktan korkunca Kara Kartal tavernasına gider ve orada bir genç kızla –Hermine– tanışır. Bozkırkurdu için bir dönüm noktasıdır bu. Bunca zamandan sonra bir insana ısınmış, onunla konuşmuş, onun sözünü dinlemiştir.

Hermine ile olan ilişkisini ve sonrasında gelişecek olayları daha fantastik olarak algılarız, aslında olan Harry’nin içindeki benleri serbest bırakma deneyleridir, bu deneylerin kiminde uyarıcı maddeler bile kullanılmıştır, Harry’nin yolculuğu bu haliyle fanatastikleşir, uçarılaşır. Hermine ile birlikte şimdiye kadar kendisine düşük gelen birçok şeyi kabul eder, hatta hoşlanır. Caz müziği, danslar, balolar, açık ilişkiler, farklı cinsel tecrübeler vb. Kitabın ikinci kısmı da bu tecrübelerle, içinde bastırdığı her şeyi deneyerek onu normalleştirme ve sağalma ile ilgilidir. Bir maskeli baloda başlayan bu yolculuk, “sihirli tiyatro”da devam eder, binlerce odadan istediğine girip çıkarak, istediği kadar, birbirinden tamamen farklı karakterler olarak yaşar. Savaş karşıtıyken adam öldürür, kadınlar konusunda çekingenken Kazanova olup çıkar vs. Çok zengin imalar, göndermeler, bilinçaltı imgeleri ve onların açığa çıkmalarıyla dolu, karışık, rüyamsı sekanslardır bunlar. Bilinçaltının, bastırılanın, ayak altında ezilenin açığa çıktığı, serbest bırakıldığı yer ve zamanlardır.

Bu “pan” bahçesinde Harry artık kendiyle ve hayatla barışık bir Harry olma yolundadır. Bozkırkurdu, yolun başında olduğunu bilmektedir: Bir gün gelecek ben’in parçalarıyla oynanan bu satranç oyununu daha iyi oynayacaktır, bir gün gelecek gülmesini öğrenecektir. Pablo (cazın ve düşüklüğün simgesi) ve Mozart (yükseğin ve idealin simgesi) onu beklemektedir.

Bozkırkurdu, değindiği konular bakımından oldukça fazla yan okumaya, genleşmeye müsait bir roman.[2] Dolayısıyla her okur bir yönünü baskın olarak hissedebilir. Ama genel olarak bu romandan, özelde ortalamanın üzerinde bir insanın, bilinçli, entelektüel ve “eğitimli” bir insanın içinde kurulu olarak geleni (eğitilmemiş olanı) yadsımaması, bu yolla mutluluğu serbest bırakması gerektiğini de okuyabiliriz, insanın kendini çok da ciddiye almadan, hayatı önüne geldiği anda olduğu gibi, reddetmeden, çarpışmadan yaşaması gerektiğini de. Modernizmin insanı parçaladığını ama insanın bütünlük kazanmadan kendinden memnun ve mutlu olamayacağını da. Tıpkı romanın en başında anlatıcının bahsettiği gibi, bir çağ hastalığı olan parçalanmışlığın yok edilmesi gerektiğini.[3]

Ve bence işte roman asıl burada başlamaktadır biz okur için, düşünmeye ve farkına varmaya başladığımızda.

Nagihan Şahin


[1] Ali Şeriati’nin okuduğum makalelerinden birinde de insanın iki ucu olduğu (çamurdan yani değersiz ve çirkin görülen bir nesneden ve Allah’ın yüce ruhundan yaratılmış olması) ve bu ikiliğin doğal olduğu anlatılıyordu. Hesse de tamamen bu ikiliği yaşamaktadır. Ali Şeriati’nin “orta yol” dediğini Hesse bu kitapta kendince/Hristiyan’ca bulmaya, anlatmaya çalışmış. Bu noktada “katı dinsel eğitimlerin” (din ayrımı yapmaksızın) insan varlığı üzerindeki olumsuz etkileri ister istemez insanı düşündürüyor.

[2] Bu romanın çok fazla otobiyografik öğelerle dolu olduğu, Hesse’nin çok bunalımlı bir dönemden geçtiği ve bu sırada Jung’un öğrencisi olan bir psikanaliste gittiği, bu terapide deneyimlediklerini romana kattığı bilinmektedir.

[3] Günümüzü modern değil “post-modern” olarak değerlendirsek bile modernin sonuçlarını yaşamakla halen modernde olduğumuzu düşündüğümden, romandaki temaların yaşadığımız dönem için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Hatta romanın son bölümünde açığa çıkan “uç”, bu döneme damgasını vurmakta ve “diğer uca” yakınlaşmayı beklemekte gibi.