Türk edebiyatının geleneğinde yıllıklar önemli bir yer tutar. Yıllıklarda bir yılın edebi dökümü yapılır, o yıl yayımlanan eserlerden seçmeler yayımlanır, yıl içinde yaşanan edebiyat tartışmaları özetlenirdi. Yıllıklarda bir de soruşturma bölümleri olurdu. Parşömen Edebiyat olarak, yıllıkların soruşturma kısmını yaşatmak niyetiyle başladığımız ve bu yıl dördüncüsünü yayımladığımız edebiyat soruşturmalarının, geleceğin edebiyat okurları ve araştırmacıları için verimli bir kaynak olacağına inanıyoruz.

Soruşturmanın son sorusunu bilhassa çok önemsiyoruz. Sorunları dile getirmenin eleştiri kültürümüzün gelişmesine, birlikte düşünmeye ve giderek çözümler üretmeye varacağını umuyoruz.

Bu yıl da okurlara, şairlere, yazarlara, çevirmenlere, editörlere, yayın emekçilerine, kitapçılara edebiyatımızın halini sorduk. 2023’ün edebiyat açısından daha verimli bir yıl olması temennisiyle…

Erkan Yıldız

Yıl içinde yayımlanan ve hak ettiği ilgiyi görmediğini düşündüğünüz kitapları, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?

Dünyanın ve ülkemizin hali insanların umutsuzluk ve kaygı üretmesine, hayattan ve hayâl kurmaktan vazgeçmesine neden oluyor. Bu umutsuzluk, bu insandan ve insanlıktan vazgeçiş sanat eserlerinde, sinemada ve edebi metinlerde de kendisini fazlasıyla gösteriyor. Hayal gücünü kışkırtan, umutlu, iyimser işlerin değil de gelecekten umudunu kesmiş karamsar bir eleştirelliğin hâkim olduğu eserlerin gündemi çok daha fazla işgal ettiğini görüyoruz.

Aysun Kara’nın romanı “Dünyanın Orta Yeri”ni bu yıl okuduğum romanlar arasında en umutlu, iyimser eserlerden birisi olarak hatırlıyorum. Yazar, içinden geçtiğimiz karamsar döneme hayal gücünün kuvvetine işaret ederek cevap veriyor adeta. Önemli buluyorum bu iyimserliği. “Dünyanın Orta Yeri” her gün hayatından vazgeçmeye hazır milyonlarca insanın olduğu bir dünyaya 117 yaşına kadar yaşayıp, kelimenin gerçek anlamıyla iki kez “ölümden dönen” Stefanos’un yaşama sevinci ve tutkusuyla sesleniyor. Uyuşturucu, unutturucu değil de sağaltıcı bir yan var bu seslenişte. Aysun Kara’nın romanı sadece bu nedenlerle bile daha çok okunmalı ve konuşulmalıydı.

Hoş, ülkemizde bir eser 5-6 baskı yapıp, yazarı ile birkaç söyleşi yapıldığında “iyi ilgi gördü” diye değerlendiriyoruz. Kaderine razı olmak dedikleri böyle bir şey olsa gerek. 85 milyonluk koca bir ülkede sanıyorum buna da isyan etmek gerekir.

Size göre 2022 yılının önemli edebiyat ya da yayıncılık olayları nelerdi?

2022 yılında önemli bir edebiyat olayı yaşandı mı bilmiyorum. Benim açımdan 2021’in son aylarında yayımlanan ve 2022’nin hemen başında okuduğum “Deli İbram Divanı”nda yer alan Eczacı Süleyman karakteri bana göre, sadece 2022’nin değil son yılların “edebiyat olayı” olarak nitelendirilmeyi hak ediyor.

Peki neden?

Hep söylüyoruz. 80 darbesinin ardından neo-liberal politikalar çerçevesinde şekillendirildi her şey. Devletin zor aygıtı buna direnen herkesi, her organizasyonu fiziksel olarak hedef alırken sermaye ideolojisi boşaltılan her alanı hızla doldurdu. Bu edebiyatta da böyle oldu. Toplumsal olaylar, çelişkiler, yoksullar, işçiler ve bunların tümünü dert edinen toplumculuk edebiyatın dışına itildi. Bu temalara yer veren eserler görünmez hale getirildi ya da küçümsendi. Tüm bunların yerini birey, bireyin iç buhranları alırken, tarihi çarpıtmalara, cinsel fantezilere, mistisizme ve zenginlerin dünyasına, saraylara, saltanatlara yer veren metinler büyük edebi keşifler, başyapıtlar olarak okura sunuldu.

“Eczacı Süleyman” karakterinin yer aldığı “Deli İbram Divanı” tüm bu tablonun orta yerine, aslında epeyce bir gecikmeyle düşüverdi. Kabul etmek gerekir ki edebiyat dünyası başlangıçta bu romanı belki biraz şaşırdığından, belki de böylesi anlatıları eskimiş ve köhne bulduğundan sessizlikle karşıladı.

Aslında herkesin bildiği ve gördüğü ama ne hikmetse görmezden geldiği ya da başka türlü anlatmayı tercih ettiği patronu/zengini olduğu gibi anlattı Büke. Böylece patronların, servet sahibi olanların aç gözlülüklerini, şımarıklıklarını, acımasızlıklarını, aslında ne kadar barbar olduklarını, düzenbazlıklarını, devleti, dini kurumları, hukuku kendi çıkarları için kullanmalarını yıllar sonra yeniden bir roman karakteri olarak edebiyatın içinde görme, okuma şansı bulduk. “Eczacı Süleyman”da ne varsa, zengin sınıfın üyelerinde de o var. Bu sınıfın üyelerini yerli yerine koyarak anlatmanın içinde yaşadığımız toplumsal iklimde, yoksulluğun çalışan herkesin derdi olduğu bir dönemde oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Ahmet Büke’nin tüm bunları metnin edebi değerini sonuna kadar yüksekte tutarak yapması ve bunun da toplumcu eserlere dönük “burun kıvırmaların” en yaygın ifadesi olan “çok sloganik” söylemini etkisizleştirmesi ayrı bir keyif oldu doğrusu.

Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar ve eksiklikler görüyorsunuz?

80’ler ve 90’lar boyunca sürekli olarak piyasanın özgürleştirici, çoğulcu etkisi vaaz edildi. Bu sayede bir sürü vesayet sisteminden ve tek tipleşmeden kurtulacak, yazdıklarımız, söylediklerimiz, yediğimiz, içtiğimiz, duyduğumuz dahil her bir şeylerimiz acayip olacaktı. Siyaset, sanat, edebiyat ve toplumsal hayat önemli oranda bu söylem etrafında şekillendi. Bugün içinde bulunduğumuz dünyada bu söylemin koca bir yalandan ibaret olduğunu bir kez daha yaşayarak görüyoruz.

Pandemiden bu yana yaşanan ve adına kriz denilen ama gerçekte zenginlerin daha da zenginleşmesini sağlayan, ücretlileri ise iyice yoksullaştıran süreç yayıncılık dünyasını da etkiledi. Küçük yayınevleri ya kapandılar ya da neredeyse faaliyetlerini durdurdular. Tekel konumundaki yayınevleri ise hem krizi bahane ederek kitap fiyatlarını yükseltti hem de yine aynı bahane ile başta çevirmenler olmak üzere yayınevi emekçilerinin ücretlerini gasp ederek gelirlerini artırdılar. Aynı şekilde bu yayınevleri, popüler yazarların telif ücretlerini kitap fiyatlarındaki artışa paralel olarak düzenler, yazar transferlerinde fahiş rakamlar öderken diğer yazarların teliflerini hiç ellemediler. Yayıncılık dünyasındaki bu derin sömürü koşullarının edebiyat ortamımızı da etkileyen önemli bir sorun olduğunu düşünüyorum. İlk sıraya bunu yazabilirim.

İkincisi. Tamam hiçbirimiz piyasa koşullarının dışında bir hayat yaşamıyoruz. Ama buna direnç geliştirmediğinizde piyasa sadece ne yiyip içtiğinizi değil, nasıl konuşup yazdığınızı da belirliyor. Böyle olunca da sosyal medyada takipçisi fazla, belli ağlara dahil kimselerin yemek tarifi yazsa da çok konuşulduğu, reklamı keser korkusuyla söz konusu yayınevlerinin kitapları hakkında tek bir olumsuz ifadeye yer verilmeden “eleştiri”lerin yazıldığı, bir yıl boyunca 50 kitap okumadığı konusunda iddiaya girebileceğim bazı insanların “yılın en iyi 50 kitabı”nı seçtiği bir sistem içinde debelenip duruyoruz.

Bunun yanında edebi metin üretiminin, edebiyatçı sayısının, okuduğu hakkında yaptığı yorumları paylaşan insan sayısının hızla arttığına tanıklık ediyoruz. Yazmak/okumak değil de “olmak” en önemli şeye dönüşmüş durumda. Edebiyat yayıncılığının ürettiklerine yetişmek mümkün değil. Merkezinde paranın, çıkar ilişkilerinin durduğu, niceliğin her şeyden fazla önemsendiği bu sistem edebi niteliği tartışmasız bir şekilde aşağıya çekiyor. Hemen her mecradan, edebi metinden, eleştirmenden neredeyse aynı sesi duymaya başlamamız, kulağımızı tırmalayan bu tek seslilik de edebiyat ortamımızdaki sorunlardan bir diğeri.

Ödülleri, ödüllendirme mekanizmalarını fazla önemsenmeyi hak etmediklerini düşündüğüm için buraya sorun olarak bile yazmıyorum. Ödüllendirmenin bu kadar kişiselleştiği bir ödül sistemi sorun bile üretemez bana kalırsa.

Bu sorunlar karşısında eksiğimiz elbette çok. En büyük eksiklikse, bu büyük çöp yığını karşısında inatla üretmeye, niteliğin peşinde koşmaya devam eden, sessiz ya da kavgacı olan ama reklamcı olmayan, toplumu ilgilendiren meselelere karşı duyarlı, derinlikli, incelikli edebiyat okur/yazarlarının yalnızlığıdır. Bu yalnızlık bizim en büyük derdimiz ve eksikliğimizdir bana kalırsa. Yazılanı/okunanı elden geldiğince paylaşmak, dayanışmayı unutmamak ve olabildiğince ortaklaşılan bir doğrultuda birlikte yürümeye çalışmak bu yalnızlığa bir nebze olsun iyi gelecektir.

Umarım 2023 sadece edebiyat dünyamızda değil toplumsal hayatımızda da iyiliğin, niteliğin, eşitlik, özgürlük arayışının yalnızlıktan kurtulduğu, yayınevi emekçilerinin, çevirmenlerin, yazarların ve maden işçilerinin, hekimlerin, öğretmenlerin, çalışan ve artık çalışamayan herkesin ama herkesin haklarını aldığı, çocukların en ballı yemişleri yemekten bezdiği, ısınmayı ve kitabı fiyatıyla birlikte düşünmediğimiz, bol kitap okumaya paramızın ve vaktimizin olduğu, en güzel edebiyat eserlerinin kaleme alındığı bir yıl olsun.