
Bıçak gibi sivri, kaygan kayaların arasında, bu kayalardan kopup ufalmış, siyah, gri, kristal kumların oluşturduğu düzlükte oturuyorlar. Pizki elini yanındaki ayna gibi parlak kayanın üstünde gezdirdi. Güneşten iyice ısınmış. Yanında oturan Zey’in yansıması patlıcan moru teni yüzünden belli belirsiz. Sessizliği ilk bozan bu kez o oluyor.
“Bugün başarabilirsin.”
Pizki önce neyi başarabileceğini anlamadı, bir süre düşündükten sonra dalıştan söz ettiğini anlayıp gülümsedi, sol gözünün altından çenesinin altına kadar inen yara izi gülüşüyle büküldü.
“Bugünün ötekilerden farkı ne. On metreyi geçemiyorum işte Zey.”
Kayalıklara vuran dalgalara baktılar. Suyun rengi gökyüzü kadar mavi, kayalıklar simsiyah.
“Oraya dalıp yemeğini çıkarmayı öğreneceksin.”
Pizki, Zey’in insanlarının kendine neden böyle seslendiklerini bilmiyor, neden sağ bıraktıklarını da. Aslında Pizki’nin gemisindeki mürettebatın hepsini onların öldürdüğü söylenemez. Bazıları bu keskin kayalıklarda can verdi, bazıları denizde boğuldu, kalanları da Zey’in kabilesi öldürdü. Güçlü bir dalgayla gelen su Pizki’nin ayaklarına ulaştı. Soğuk.
“Dün gece yine sispinde bağırdın Pizki.”
“Uykunda demelisin. Uyku.”
Burada yaşayanların dilindeki sözcükler tıpkı adalarını oluşturan kayalıklar gibi sivri. Z ve s harfleri çok fazla. Bazen konuşmaları cama sürtünen bir eşyanın sesine benziyor. Ya da rüzgârın kayaların arasına girip çıkışına. İkisi de birbirlerine dillerini öğretirken zorlandı ama geçen iki yılın sonunda iyi anlaşıyorlar.
“Kâbus gördüm, ondan bağırmışımdır.”
“Kötü düşleri unutman gerekenler getirir. Hadi nefesini çalıştır. Suyun altında nefesinden başka dostun yok.”
Pizki ayağa kalktı. Havayı iyice ciğerlerine çekti, tuttu, acıyı hissetti. Eskisine göre çok daha uzun böyle kalabiliyor. Acı göğsünde büyüdü. Gözlerinde, şakaklarında, kulaklarında, kafatasının boşluklarında, başının arkasında ve dalağındaki baskı dayanılmaz olunca nefesini salıverdi.
“Çok izi. Bugün yapacaksın.”
“İyi, izi değil.”
Zey’in boyunun uzunluğu, iki boyutluymuş gibi duran zayıflığı artık alıştığı bir şey. Sadece güneş vurduğunda daha da mora çalan rengine şaşırmaya devam ediyor. Bu renk belki yediklerinden, belki kayalıklardan, belki her şeyin, gökyüzünün bile tuhaf olduğu bu yerden kaynaklanıyor, bilmiyor, yine de hayranlık duyuyor bu insanların renklerine. Denize dalmak için yürümeye başlıyorlar. Pizki’nin geniş omuzlarının geçemeyeceği kadar dar olan yerlerden değil de geniş aralıklı kayaların arasından yürüyorlar. Arada Pizki camlaşıp aynaya dönmüş olan kayalardaki yansımalarına bakmadan edemiyor. Tırmanmaya başlamaları gerektiğinde çok daha dikkatli olmalı. Yanlış bir yere tutunur veya basarsa kılıçla biçilmiş gibi derin kesikler alabilir. Yüzündeki yara izi her tırmanışta sızlıyor. Birkaç kişinin yan yana durabileceği kadar bir düzlük bulunca dinlenmek için durdular. Pizki çıktıkları yükseklikten manzarayı seyretmeye daldı. Yüzlerce metreyi bulan siyah kayalıklar. Güneşin yaktığı, yağmurun, rüzgârın, okyanusun keskin, kaygan bıçaklara döndürdüğü, gökyüzüne uzanan sipsivri, bin başlı canavarlara benzeyen kayalıklar. Düşgüney Denizi’nin son hattı burası olmalı. Gemilerin daha önce hiç uğramadığı, keşfedilmemiş, deniz kestaneleri gibi kümelenmiş vahşi adacıkları seyrediyor. Pizki bir kez daha tespitini başarılı buldu, bu adacıklar yan yana duran deniz kestanelerinden başka şeye benzemiyor. Nereye kadar uzandıklarını, nerede bittiklerini bilmiyor. Burada yaşayanların da bildiği yok. Buradakiler yüzerek bir adadan bir adaya geçmeyi, keskin taşların ayaklarını kesmesine izin vermeden yürümeyi, sudan deniz kestanesi çıkarmayı beş altı yaşına kadar öğrenmiş oluyor. Yedi yaşına gelmeden on metreden derine dalıyorlar. Yiyecekleri denizde, evlerini yapmak için ne gerekiyorsa denizde. Mercanları çıkarıp evlerinin tabanını yapıyorlar. Duvarları kayalar, kapıları kaya aralıkları, çatıları kuruttukları yosunlar. Güneş parlattığında, yağmur ıslattığında duvarlarında kendilerine bakıyor, simsiyah saçlarını tarıyorlar. Birbirlerini hiç saymamışlar, doğuda, batıda kaç kişi yaşar bunu bilmeye gerek duymamışlar. Pizki geceleri öteki adalardakiler balık yağı kandillerini yaktığında hepsini tek tek sayıyor. Çok uzaktaki cılız kandilleri de tıpkı gökyüzüne dikkatle bakılınca beliren uzak yıldızları sayar gibi sayıyor. Bir keresinde bu saçmalığı neden yaptığını soran Zey’e uzun uzun anlatmıştı. “Bu hoşuma gidiyor. Başımı kaldırıp gökyüzüne bakmaktan korktuğum için kandilleri sayıyorum. Burada gökyüzü altımızdaki kayalardan korkunç. Dünyanın tepesinde olmalıyız, yukarıdaki büyük boşluğa öyle yakınız ki uzun uzun bakınca bir elin uzanıp seni çekeceğini hissedebilirsin Zey. Bir elin beni çekmesi fikrinden korkuyorum. Gökyüzüne uzun uzun bakamıyorum.” Ama Zey onun gibi değil, o gökyüzüne sanki yiyecekmiş gibi bakar.
“Pizki hadi. Çok düşünüyorsun, kendinle çok konuşma.”
Tırmanışın sonunda bir uçurum ağzına geldiler. Buradan atlayıp dalmak onlara denizin içinde mesafe kazandıracak. Zey’in halkı dev gibi bir ciğere, kocaman bir dalağa sahip olmalı. Pizki ne kadar uğraşsa da onlar gibi olamaz.
“Kısa olduğun için iyi dalamıyorsun.”
“Kısa mı? Emin ol benim halkım içinde en uzunlardan biriydim. Uzunum ben, güçlüyüm de.”
“O zaman yakında elli metreye dalarsın.”
Zey’in alayı Pizki’yi kızdırmadı. Uçurumun kenarına yürüdü. Ayak parmaklarının ucunda yükseldi. Boşluğa atladıktan birkaç saniye sonra suya çakıldı, derine yüzmeye başladı. Zey hemen yanında ete batan bir iğne gibi ilerliyor. Gün ışığı ikisine yolu gösterirken ilk mercan kayalıklarına ulaştılar, onları geçip daha derine indiler. Kayalıklara yapışmış denizkulağını gördü, bıçağını belindeki kayıştan çıkardı. Zey bırakmasını işaret etti. Pizki görmezden gelip bıçağın ucunu denizkulağının altına soktu. Nefesi onu zorluyor. Bıçağı kanırttı, kulak yerinden kımıldadı ama çıkmadı. Biraz daha ittirince denizkulağı suyun içine fırladı. Zey bu kez sertçe bırak gitsin diye işaret etti. Pizki dinlemedi, bıçaksız eliyle uzandı, biraz daha derine indi, uzaklaşan yemeğini sonunda yakaladı. Şimdi yukarı çıkmalı. Mavi boşlukta yükselen Zey’in kara gölgesinin peşine takıldı. Suyun yüzüne çıkmasına yetecek nefesi yok. Okyanusun ağırlığını üstünde duymaya başladı. Parlak şeyler var suda. Fosforlu balıklar mı yoksa kafasında çakan şimşekler mi bunlar. Korkudan çırpındı, gözleri karardı. Aslında burada ölmek onu rahatlatacak. Bir yanı bunu istiyor, hayatları onun ellerine bağlı olduğu halde boğulmaktan kurtaramadığı dostları gibi suyun dibine inmeyi, vicdanını susturmayı. Zey onu yakaladı. Hızla yukarı çıkarlarken denizin içinde büyüyen, yelpazelenen ışığı gördü. Suyun dışına fırlatıldığında öksürdü, tuzu, denizi, yosun kokusunu kustu. Zey’in azarını duymuyor. Nefesi düzelince elinde sımsıkı tuttuğu denizkulağını havaya kaldırdı. Yüzündeki gülümsemeyi gören Zey yumuşar gibi oldu, vazgeçti. Kendi dilinde küfürler etmeye başladı.
“Sana bırak dediğimde bırakacaksın.”
“Ama yemeğimi aldım. Hadi Zey surat mı asacaksın!”
Karaya çıktıkları yer geminin sıkıştığı yer. Pizki tahtaları çürüyen gemiye baktı. Eti yenip omurgası bırakılmış bir hayvan gibi kayaların arasında yatıyor. Geminin yarısı sular altında. Yelken bezleri sökülmüş. Pizki o geceyi, karanlıkta gemilerinin büyük bir gürültüyle bir şeye çarptığını, mürettebattan bazılarının pruvadan fırlayıp keskin taşlara çarparak can verdiğini hatırladı. Geceyle bir olmuş simsiyah kayalıkları görmemişlerdi. Kaza gürültüsünden sonraki ölüm sessizliğini denizcilerin bağrışları bozdu. Şafağa kadar bir o yana bir bu yana koştular. Günün ilk ışıkları düşünce parlak mızraklara benzeyen kayalıkları ve aralarında okyanusun suları değip çekildikçe renkli renkli ışıldayan kumsalı gördüler. Denizcilerden biri bağırdı.
“Elmas. Elmaslar var orada.”
Kaptan’ın beklemelerini söyleyen uyarısına aldırmayan birkaç denizci suya atladı. Pizki geminin karaya sıkışmış baş tarafındaki küpeşteden aşağı eğilerek midesinde ne varsa çıkardı. Kayalıklarda serili, parçalanmış denizcileri görmemek için gözleri sımsıkı. Biri fısıldadı.
“Bu lanet değil de ne. Gemide bir günahkâr var. Laneti peşimizi bırakmıyor.”
Pizki gözünü açtı. Yanında dikilen marangoza baktı.
“Lanet diye bir şey yok,” dedi. Ama marangoz dikkatini kıyıya çıkıp kumsalda sevinç çığlıkları atan tayfaya vermişti. Pizki’nin omzunu sıktı, sırıttı.
“Gerçekten elmas buldular.”
Sözü biter bitmez suya atladı. Pizki yerinden kımıldamadı. Geminin gıcırdayan iskeleti bir anlığına sustu. Kaptan’ın da kumsala çıkıp bağıran denizcilerin yanına yürüdüğünü gördü Pizki. Bakışlarını onlardan kayalıklara, sonra ağaran gökyüzüne, arkalarındaki uçsuz bucaksız okyanusa çevirdi. Sivri tepeliklerden oluşmuş onlarca adacık. Güvertesinin ortasından yarılıp suya batmış gemisiyle konuşur gibi mırıldandı.
“Nasıl bir belaya karıştık acaba.”
Yeniden karaya baktığında kumsalın üstündeki uçurumda karaltılar gördü. Uzun, ince gölgelere benzeyen karaltılar kımıldandı. İnsana benziyorlar, insan olmalılar. Ellerinde mızrağa benzer silahlarla aşağıdaki şenliği izliyorlar. Gemi tayfası kumları avuçlayıp fırlatıyor, oldukları yerde zıplıyor, deli gibi dönüp duruyor. Kaptan’a bağırmak için ellerini ağzının önünde birleştirdi. Kaptan ondan önce yukarı baktı. Karaltıları gördü. Sonra tayfa da kendilerine bakanları fark etti. Bazıları kumları hemen göğüslerine, ceplerine sokuşturmaya başladı. Uçurumun tepesindekilerden biri, sadece biri bir adım ileri yürüdü, mızrağını havaya kaldırdı. Kaptan bu hareketi yanlış anladı, belki de doğru anladı. Belki de buldukları hazineden gözü döndü. Silahını çıkardı, ateş etti, mızrağı havada olan adam aşağı düştü. Pizki izledi, uçurumdan bir iç çekiş gibi süzülüp kuma düşen uzun gölgeyi izledi. Yerdekiler ve tepedekiler ve Pizki adama baktı. Upuzun, patlıcan moruna çalan tenli, garip yaratık artık ölü. Sonra mızraklar yağmaya başladı. Neredeyse çoğu hedefini buldu. Pizki küpeşteye yaslandığı yerden bir milim kımıldamadı. Denize kaçanlar, yere yığılanlar, Kaptan’ın silahıyla düşen birkaç gölge daha. Ölüm her şeyden hızlı. Sonra gökyüzü yırtılıp parçalanıyormuş gibi gürledi. Yağmur taşları çift tarafı keskin kılıçlar gibi bileyledi. Dalgalar yükseldi. Pizki hâlâ yerinde duruyor. Dalgaların kayalara fırlattığı su suratına çarptı, başından aşağı onu yıkadı, giysilerinin içine rüzgârla tuzlu su doldu. Şimdi gölgeler kumsalda, ona doğru yürüyor. Geriye doğru birkaç adım attı.
Pizki gözlerini gemi enkazından ayırmadan Zey’e sordu.
“Neden o gün beni de öldürmediniz Zey? Hâlâ bana anlatmayacak mısın?”
“Ölüm seni almak istemedi. Biz bir şey yapmadık.”
Pizki mızrağını ilk kaldıran adamın Zey’in küçük kardeşi olduğunu, onlarla yaşadıkça bu mızrak kaldırma hareketinin sadece selamlamayı ifade ettiğini öğrenmişti. Öteki adalarda yaşayan kabilelerle karşılaştıklarında bu şekilde selamlaşıyorlardı. Her şeyin bir yanlış anlama olması bugün hâlâ Pizki’ye saçma görünüyor. Kazadan sonra kabiledekiler önce kendi ölülerini törenle denize bıraktılar. Pizki o sırada baygın olduğu için bu töreni hatırlamıyor. Fakat gemi mürettebatının ölüleri kayalıklardan, kumsaldan toplanıp denize bırakılırken oradaydı. Töreni hiç unutmuyor. Kabilenin yaşlısı en öndeydi. Ölüler denize bırakılırken bir şeyler söylüyordu. Herkes ondan sonra tekrar ediyordu. Yüzlerindeki öfkeyi çok iyi hatırlıyor. Dillerini bilmediği için ne söylediklerini hiç anlamadı.
Zey kumlara uzandı, başının arkasında birleştirdiği kollarına yaslandı.
“Hadi Pizki şu sizin sayırları bir daha anlatsana.”
“Çayırları.”
“Tamam çayır. At dediğiniz hayvanlarla koştuğunuz çayırları anlat.”
Pizki anlatırken Zey’in gözlerini yumup gülümsemesini izledi. Birbiri üstüne attığı ayaklarını bir şarkı dinler gibi oynatırken çocuk gibi görünüyor.
“Göğe uzanan yüksek ağaçlar. Yemyeşil çimenler. Saatlerce koşsan bitmeyecek düzlükler. Böyle bir yerin olduğuna inanmak çok zor geliyor bana Pizki.”
“Bir gün geri dönebilirsem benimle gelmek ister misin. Seni memleketime götürür, ata binmeyi öğretirim. Rüzgâr yüzümüze çarparken deli gibi bağırırız. Pirzola yediririm sana. Ah bir dilim yağlı pirzola için kolumu veririm şu an.”
Zey onun koluna, sonra şaşkınlıkla yüzüne baktı.
“Sözlerin hiç değeri yok mu sizin için. Kolunu vermek mi.”
“Evet evet sözler. Sözleri boş yere sarf etmeyeceğiz. Anladım. Ne dersin, gelir misin benimle.”
Zey doğruldu. Bıçağıyla kumda yarıklar açtı, su yarıklara yürüyüp çekildi.
“Seninle ülkene gelir miyim. Bana baksana, bir de kendine bak. Ne kadar farklıyız. Çayırlarda at koşturduktan sonra başkalarıyla aynı sofraya oturacağız. Bana uzun uzun bakacaklar. Bir yabancı olacağım. Ömrüm başka bir yurtta kendimi kabullendirmeye çalışacak kadar uzun değil. Canım da bir tane. Gelmem seninle.”
“Ama ben buradayım. Aynı sofraya oturuyoruz.”
“Sana nasıl bakıyorlar.”
“Artık alıştılar sanırım.”
“Alıştıkları zamana kadar yaşadıklarını yaşamamı ister misin. Dürüst ol, buna değer mi. O çayırlar, pirzola veya dört ayaklı başka şeyler, o muhteşem çiçekler için ülkene gelip tuhaf bakışlara katlanmama, size benzemek istememe değer mi. Şimdi söylesene, ülkenizi bırakıp yüzen evlerinizle buralara gelmene değdi mi.”
Pizki düşündü. Rahat evlerini, geniş sokaklardan denize koşmalarını, pazar yerlerindeki bin bir çeşit yiyeceği, güzel kadınları düşündü. Başını salladı.
“Değmez galiba. Hiçbir şey yurdundan gitmene değmez.”
Zey arkadaşının gözlerinde beliren üzüntüden hislendi. Üzüntüden daha fazlasıydı bu. Kardeşinin ölümünü düşündüğünde suratı aynı böyle görünüyor olmalı. Başını iki yana sallayıp bu düşünceden hızla kurtuldu. Ölüleri düşünmek onlara mutluluk getirmez.
“Hadi Pizki. Üzgün bakma. Sen buradan gitmeyi başarırsan beni unutacaksın.”
“Dostlarımı unutmam.”
“Bu yüzden kâbus görüyorsun.”
Köyün yaşlılarından biri öldü. Onların takvimine göre fırtına ayının son gününde. Gençlerden yedi kişi mızraklarını ölünün üstünde bir çadır gibi birleştirdiler. Kabile reisi ölünün başına geldi. Önce içinden mırıl mırıl bir şeyler söyledi. Sonra yaşlı adamın ölüsü denize taşınırken yüksek sesle konuşmaya başladı. Toplananlar onun sözlerini tekrarladı. Pizki artık cenaze töreninde ne söylediklerini anlıyor.
“Seni sonsuz evine yollarken unutmaya yemin ediyoruz. Adını bir daha anmayacağız.”
Kalabalık haykırdı. “Adını anmayacağız.” Pizki irkildi.
“Aklımıza geldiğin zaman seni hemen kafamızdan çıkaracağız. Oğlun, kızın, torunların, dostların seni bir daha anmayacak. Huzur ol.”
Pizki duyduklarına anlam veremedi. Ölü, kandiller ışığında açık denize süzülürken oradakilerin yüzlerine baktı. Ne ağlıyor ne kızıyor ne bir şey düşünüyor gibiler. Hepsi kollarını bedenlerine sarmış, üşümekten korunmak ister gibi duruyorlar. Birkaçının titreyen dudaklarından başka yüzlerinde tek kımıltı yok. Kalabalık dağılırken Zey’i kolundan çekti.
“Ölen adam çok mu kötü biriydi.”
Zey duyduğunu anlamaya çalışır gibi gözlerini kıstı.
“Hayır, çok iyi biriydi.”
“Adını bile anmayacağız dediniz ya.”
“O yeni evine gidiyor. Orada huzur içinde olması için onu bırakmamız lazım.”
Pizki kabiledekilerin kazadan sonra denizcilere yaptığı töreni, mor yüzlerindeki öfkeyi hatırladı.
“Peki Zey benim insanlarım. Onları uğurlarken ne demiştiniz.”
Sorduğu anda pişman oldu. Zey gelip omzuna dokundu.
“Onları her gün anıyoruz.”
Yürüyüp gitti. Zey’in ölen kardeşinden hiç söz ettirmeyip gemi mürettebatından bahsederlerken neden engel olmadığını artık biliyor. Mızraklar hâlâ çadır şeklinde değerli kumsalda duruyor. Güneş gidince sıvılığını kaybetmiş gibi ağır ağır hareket eden, katı bir kütle gibi görünen denizin altındaki dünyayı, oradaki denizcileri, kurtaramadığı sevdiklerini düşündü. Bu kez ölen kardeşini hatırlatınca Zey’in yaptığı gibi yaptı. Başını hızla iki yana salladı.
Esin Kıroğlu

İlginç, gerçekten ilginç ve çarpıcı… Tebrik ederim
Hayallerine, diline, kalemine sağlık.
“Ölüleri düşünmek onlara mutluluk getirmez.” Bir ters dünyada hayat bulan fikir, ölüme bakış açımızı sorgulatıyor. insan sonsuza kadar adının yaşaması arzusuyla eser veriyor, savaş çıkarıyor, fetihler yapıyorken onu anmama sözünü veren bu kabile başka türlü bir dünyayı vadediyor. Yaşamın bir parçası olmak, hayattayken ondan alabildiğini almak ve hırsın zincirlerinden arınıp “yüksüz” ölüme kavuşmak. Geride kalanlara da onu anmayarak huzurunu bozmamak kalıyor sadece. Kurgunun dünyasında nefes alabileceğimiz böyle bir yeri olabilmesi ne harika!
Tebrik ederim, çok çarpıcı. Esin Hanım’ın alışılmadık tarzını çok beğendim. kendisini daha çok okumak isterim açıkçası.
Unutmak büyük nimet.