7 Mart 2026

Beşiktaş maçını izleyeceğimi söylemiştim. Sözümü tuttum.

Duvarlarında “Derbide fıstık veya patates zorunludur” uyarılarının olduğu bir mekânda izledik maçı arkadaşımla. Daha doğrusu niyetimiz buydu fakat yayın koptu, devre arasında mekân değişikliği yaptık mecburen.

Üstüne bir de yenildik, iyi mi.

Bugün de böyle geçti.

9 Mart 2026

4 Şubat 2026. Gece. Ayvalık.

Güzel bir müzik sesi, biraz gürültülü ama güzel, çağırdı beni. Gittim oturdum. Adamlar güzel çalıyor. Canlı ve heyecanlılar. Gençler.

Mekânda bir tek ben varım. Sahneden laf atıyor solist bana. Var mı istek parçanız?

Var. Kurban’dan bir şey olabilir mümkünse.

Kurban kesemeyiz burada, diyor grubun basçısı. Gülümsüyorum. Yalan Dostum’a niyetleniyorlar önce. Sonra vazgeçip Namus Belası’nı çalıyorlar. Enfes.

Çok geçmiyor, mekânın sorumlusu gibi davranan gıcık birey gelip el kol yapıyor gruba. Ne oldu diyorum. Müziği bitiriyoruz, bakın sizden başka kimse yok, bu saatten sonra da gelen olmaz diyor.

La havle çekiyorum içimden. Biramı iyice yavaşlatıyorum. Yaptığı işi bu kadar keyifle yapan insanları durdurmak niye? Yahu bu zaten mucize gibi bir şey. Yani işini bu kadar severek yapan insan. Nesli tükendi artık bunların. Durdurmak, engellemek niye?

Ulan diyorum, mucize kabilinden bir şey olsa. Denizler ikiye ayrılmayıversin bu sefer, ölüler dirilmesin tamam da ufacık bir şey de olamaz mı yani?

Ve allah sizi inandırsın, oluyor.

Birkaç yudum biradan sonra önce iki, sonra üç kişilik iki grup antresini yapıyor. Çok geçmeden, hey yavrum hey, 8-10 kişilik pür neşe bir grup da dalıyor içeri. Üstlerinden keyif akıyor. (Nedense bu kalabalık grubun lise arkadaşları olduğunu düşünüyorum. Ayvalık’a birkaç günlük bir kaçamak yapmışlar. Ve gece onları buraya, tam da buraya sürüklemiş.)

Yarım saat geçmeden tamamen doluyor mekân. Şaka gibi. Ama gerçek. Böyle durumlarda, keşke başka bir şey dileseymişim denir. Demiyorum.

Ayvalık’ta başıma hep güzel şeyler geliyor.

10 Mart 2026

Cafer Panahi’nin Görünmez Kaza filmi sapına kadar politik bir film. Belki de politik film çekmek için illa köylere kasabalara gitmeye, oralarda devasa obruklar açmaya filan gerek yoktur, kim bilir.

***

Yazarların okuduğu yazarlar ve okurların okuduğu yazarlar. Maç yapsalar hangisi kazanır?

Elbette okurların okuduğu yazarlar. Çünkü çok kalabalıklar.

***

Ömür sokağında ölgünlük hâkim.
Evet Hâkim Bey, ölgünlük.
Ölmenin bir önceki durağı.
Yaşlılara herkes yer veriyor, şoför mutlu.
Çünkü son seferi bu. Sonunda paydos edecek.

Sönen ümit ile günden güne ölgün gibiyim.
Evet Hâkim Bey, son seferini yapan bu otobüsteki yaşlılar
böyle şarkıları çok severler.

Korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar.
Ve otobüsümüzde yalnız onların…
(Biz de varız biz de varız diye bağırıyor otobüsün genç ahalisi.
Ama sesleri çıkmıyor. Kötü bir rüya gibi her şey.)

Kötü bir rüyadaki gibi her şey.

Mahallenin köpekleri pek bi hergele.
Kedileri avare.
Meyhaneleri şahane.
Altı kaval, üstü şişhane.

Ömür sokağında hayat böyle.

***

– Hocam ben kendimi üç sözcükle nasıl tarif edeyim?

– Neden? Deneyin, ne kaybedersiniz.

– Hocam, öncelikle şu var. Üç sözcük az gelir insanın kendini tarif etmesine. Bir açıdan bakıldığında da fazla gelir, tek sözcük bile yetebilir. Hem insan kendini tanıyamaz, bilemez ki. Ancak tahminleri olabilir kendisi hakkında. Ama bu tahminler gerçeği ne kadar yansıtır, bilemeyiz, emin olamayız bundan. Ayrıca insan kendine yalan söyleyebilir ki bütün edebiyat tarihi böyle karakterlerle doludur. Hadi boş verin edebiyatı medebiyatı, insanın kendisi hakkında önyargıları olabilir. Kendine çok fazla yükleniyordur belki, kendini hor görüyordur. Bu durumda da, hiç öyle bir niyeti olmasa bile kendisi hakkında söyleyeceği üç sözcük yanıltıcı olabilir.

– Bir deneyin, ne kaybedersiniz.

– Peki öyleyse, buyrun: “Yeni gözdem viski.” Alın size üç tane sözcük. Tane tane söyledim üstelik.

– Teşekkür ederim. Çıkın dışarı lütfen.

– “Çıkıyorum hemen dışarı.” Bakın bu da üç sözcük.

– Defol!

11 Mart 2026

Dünyanın bütün içme sularına –Afrika dahil– sakinleştirici ilaç karıştırılsa. Öyle çok sert bir şey değil canım, Cipralex filan. Çeşmelerden Passiflora aksa. Ne güzel olurdu. Herkese iyi gelirdi.

Burada da bitmemeli tabii. Giderek dozu artırmalı ve sonunda herkes her şeyi unutmalı. Baştan başlamalıyız her şeye. Tüm müfredatlar değişmeli. Okuma yazmadan ve dört işlemden önce sevgi öğretilmeli okullarda.

Her şey unutulmalı. Çünkü bildiklerimizi tek bir şey için kullandık bugüne kadar. Birbirimizi daha iyi ve daha acılı (bazen de daha acısız) öldürebilmek için. Daha çok öldürebilmek için. İşte bu yüzden unutulmalı her şey ve baştan başlamalı.

Gramere, dilbilgisine, tüm milli ve çeviri edebiyatlara sırt çevirmeli. Romanlar insanları değil bulutları konu etmeli. Bulutların güzelliğini herkes öğrenmeli.

***

Sabah işe giderken Ahmet Erhan’ın bir yazısını okudum. Kitabın ilk baskısı 2001’de yapılmış. Demek ki en az 25 yıl önce yazılmış bir yazı bu. Mehmet H. Doğan’ı eleştirmiş. Anlamadığım şeyler. Sert ve iddialı. Bak Ahmet’im Erhan’ım, dünya ne Mehmet Beye kaldı ne sana.

Ama kitabın ilk yazısı (“Ankara-İstanbul Karatreni”) daha eğlenceli. “Devleti kendine zırh kılmış bir kentte yaşamak gerçekten zordur. Ankara, çıldırmaya en uygun mekândır,” diyor bir yerde.

Başka bir yerde, “Ankara güzel değil artık, bir zamanlar güzel miydi, bilmiyorum. Ama sevmiyorum onu,” diyor. Al benden de o kadar, Ahmet’im Erhan’ım.

İstanbul-Ankara karşılaştırması yapıyor Ahmet Erhan. Edebiyatçılarını, edebiyat ortamını da katıyor işin içine. Bunların hepsi artık boş geliyor bana. Bugün bir edebiyat ortamından bahsedilemeyeceği gibi, İstanbul-Ankara karşılaştırması yapmak da anlamsız. Bir merkez yok ki çevresi olsun. Merkezi ne ki çevresi ne olsun.

Bugünün edebiyatçısı, yazarı büyük sis altında. Bırakın başkasını, kendini bile görmüyor. Olsa olsa sosyal medyadaki aksinin peşinde, bir tek onu görüyor, beğenileri sayıyor.

Bu arada mahkemeler, çocuk ölümleri, savaşlar… Bir yandan da imza listeleri, cesur ödül konuşmaları gırla gidiyor.

Hadi canım sen de.

***

Bir şeyi çok uzun süre sürdürmek, eğer bu eylem nefes alıp vermek değilse, şüphe uyandırıyor insanda. Hoş görülmeyecek, tahammül edilemeyecek bir hal alıyor durum (Koşun, şu Türkçesize bakın, hal ve durum’u aynı cümlede kullanmış. Üstelik hal’e şapka koymamış!)

Bir insan (yani ben) 250 tane aynı türde yazıyı neden yazar? Evet, bir sonraki Dünlük’ten bahsediyorum, iki yüz ellinciden.

Peki, yükten ve angaryadan başka bir şeye benzemeyen bir dergiye (bir tek sen dergi diyorsun ona, bildiğin site işte, web-sitesi) neden bu kadar uzun süre emek verir? Kendine eziyet etmeyi hobi mi bellemiştir? Belki de tüm bunlar seri katilliğin öncül belirtileridir. Ve derhal acil önlem alınması gerekir (Koşun, şu Türkçesize bakın, derhal’ler acil’ler filan! Kesin bir anlatım bozukluğu var burada.)

Öyle ya da böyle, bir sonraki Dünlük (eğer bir mani çıkmazsa) 250. Dünlük olacak. Özel bir şeyler yazmak istedim. Ve bunu da yeri ve sırası geldiğinde (yani bir sonraki Dünlükte) değil, şimdi yapmak istedim. Fakat beceremedim, affola.

Bütün bu lakırdının amacı kendimi yermek, böylece senden övgü koparmak değil sevgili okur. Vallahi billahi değil. Yalandan tevazuya hiç gerek yok. İkimiz de tevazu diye bir şeyin var olmadığını, mütevazı görünenlerin de büyük sahtekârlar olduğunu biliyoruz (okur burada anlayışla kafa sallar, gözlerini kırparak yazarı onaylar.)

Buraya kadar bu Dünlüğü, bugüne kadar da genel olarak Dünlükleri okuduğun için seni tebrik ederim. Epey sabırlı ve inatçıymışsın.

Selam olsun sana, gözlerinden öperim.

Noktalı virgüllerden ve ünlem işaretlerinden hiç hoşlanmadığımı söylemiş miydim?

Onur Çalı

Hamiş: Başlık, Ahmet Erhan’ın dizesi. “Dâüssıla” şiirinden. Bu Dünlüğün müziği de “Bulut Gelir” olsun. Arif Şentürk’ten.