6 Şubat Cuma akşamı Logos Edebiyat’ta üç şair konuğumuz vardı. Bilgehan Tuğrul’un bazı dizelerine aşinaydım ama Ozan R. Kartal ve Zeynep Arkan’ın şiirleriyle o akşam tanıştım. Şiirlerin bizzat şairleri ve diğer katılımcılar tarafından okunduğu gecede şiir sanatı üzerine verimli görüş alışverişleri de oldu. Anlam ve kapalılık, eleştiri / analiz ikiliği ve ses özellikleri derken şiir üzerine topluca düşündüğümüz bir akşam geçirmiş olduk. Adına yaraşır bir şiir gecesiydi. Bazı şiirlerin çıkış noktasını ve onu takip eden üretim sürecini şairlerin ağzından dinlemek çok keyifliydi.

Logos Edebiyat büyüyor, çoğalıyor. Şehre belli bir kültürel hareket getirdiği de bir gerçek. Önümüzdeki dönemde planlanan başka toplantılarla da kalıcı bir misyon üstlenebilir. 6 Şubat’tan birkaç gün önce etkinliği duyururken “Sanat ve Kültürün kalbi Serdivan’da atıyor” şeklinde bir tweet atmıştım. Bu şaka yollu ifade, gelecek konukları karşılamak amacını taşımakla birlikte belli düzeyde bir wishful thinking de içeriyordu elbette. Sakarya’da, Serdivan’da da bir şeyler oluyor demek içindi.

***

Mağazadan elimde iki kitapla çıkıyorum. Biri Burcu Yılmaz’ın şiir kitabı Arthur’un Ölümü (iki ay önce oradan bir şiire yer vermiştik). Diğer kitap Lydia Davis’in ilk kez okuyacağım öyküleri: Neredeyse Hiç Hatırlamıyor. Bir yere oturup önce hangi öyküyü okumalı diye düşünerek (her zaman baştan başlanmaz) parmağımı “İçindekiler” üzerinde gezdiriyorum. “Üniversite Hocası” adında bir öykü var, onu seçiyorum (neden acaba?) Davis’in öyküleri çok kısa – bazıları yarım sayfadan az, kompakt ve hızlı okunuyorlar. Metinlerin sarmal bir yapısı var; fiiller aynı cümlede yanlarına ya da önlerine yeni kelimeler katarak tekrar tekrar görünüyorlar.

Ama kimi metinlere öykü diyemeyiz sanki. Bazen bir düşünce ya da bir iddia kısa bir paragrafla işleniyor. Benim için sorun değil, türlerin karmaşasını severim. Yeter ki iyi yazılmış olsun. Fakat bazı metinler o tadı vermiyor kitapta, aceleye gelmiş ya da öylesine yazılmış gibiler. Yazarın zeki, hazır cevap ve dille oynamayı seven biri olduğu belli ama arka kapaktaki alıntılarda vaat edilen mizah ve ironiyi her zaman bulamıyorsunuz.

Kitapta en beğendiğim metin ilk okuduğum öykü oldu. İsmi dışında özdeşlik kurabileceğim bir yönü yok ama çok hoş yazılmış. “Üniversite Hocası”bir dönem bir kovboyla evlenmek gibi bir düşü olduğunu ve bu düşünü neden gerçekleştiremediğini anlatan bir kadının hikayesi.

***

Televizyonda Bursa Teknik Üniversitesi’nden bir akademisyeni dinliyorum. Azerbaycan’da düşen kargo uçağımıza dair uzman görüşlerine başvurulmuş. Sözlerine (ne alâkaysa) “uzman olmayanların konuşması sorununa” değinerek başlayan hocamızı dinlerken aslında yaptığı şeyin tam da bu olduğu izlenimine kapılıyorsunuz. Deniliyor, ifade ediliyor, ben biliyorum gibi genel geçer sözlerin doldurduğu konuşmada konu bir şekilde F-35’lere geliyor. Programdan nasıl da haksız bir şekilde çıkarıldığımıza dair herkesçe malum görüşler. Hocamız buradan hareketle, ulusal sanayi sistemimizi güçlendirmek için atılan adımların önemi üzerine bir şeyler söylüyor. Akademisyenin uzmanlık alanı Güvenlik ve İstihbarat; biz izleyiciler hocadan bu konularda bir şeyler duymak istiyoruz ama o nedense sosyal medyadaki bilgi kirliliğinden şikâyet etmeye başlıyor. Bu platformlarda ortalığı karıştırma niyetiyle hareket ediliyor, insanları yanıltmak çok kolay ve vatandaşlarımızın dikkatli olması gerekiyor vb.

Sonuç olarak, programa teknik üniversiteden katılan akademisyenimiz uçağın düşmesi ve istihbaratla ilgili olarak teknik hiçbir şey söylemiyor ve böylece kendisine ayrılan sürenin sonuna geliyor. Ekran başında programı izleyen herkes, “E bu kadarını ben de anlatırdım,” diye düşünmüş olmalı.

***

Bakkalda sigara bittiğinde dedem bazen TEKEL’e beni gönderirdi. Evin arka tarafındaki depoda duran el arabasını alır, asfaltın yukarısındaki sokak boyunca tıngır mıngır giderek sonradan Öğretmenler Lokali olarak kullanılan TEKEL binasına ulaşırdım. Giriş katındaki bankoda bazı fişleri doldurup bazı kâğıtları imzalayarak sigaraları teslim alırdım. Görevlinin verdiği karton sigaraları (Uzun-Kısa Samsunlar, Maltepeler, Birinciler) yanımda getirdiğim çuvalların içine koyar, sonra hepsini el arabasına yükleyip dönüş yolunu tutardım.

Bu tuhaf ve uzak anıyı Ergun Tavlan’ın blogundaki bir notu okuyunca hatırladım. O da Orhan Koçak’ın Bahisleri Yükseltmek kitabından aktarmış. Şöyle:

Tütünler Islak:

Adını, “o yıllarda Tekel’in çıkardığı sigaraların hep ıslak olmasından” alan Turgut Uyar kitabı.

Burada düşülen küçük not, günlük bir rutinin ya da hayata dair sıradan izlenimlerin nasıl bir şiir-sözüne ya da bir imgeye dönüşebildiğinin hoş bir örneği gibi geldi bana.

Öte yandan, bu ilk gençlik hatıramı şimdi kendime anlatırken şaşırıyorum. TEKEL’den aldığı karton sigaraları çuvallar içinde el arabasına koyup dedesinin bakkalına götüren bir çocuk. Sanki siyah beyaz bir film sahnesi. Düşünüyorum da keşke o dükkânla ilgili daha çok şey hatırlasaydım, o günlere dair daha çok anım olsaydı, diyorum.

Dedemle böyle şeyleri hiç konuşmazdık.

Ve şimdi babama da soramıyorum – geri gelmeyecek bir düş.

Zeynep Arkan

ŞİİR: Bazı kitapları okurken her sayfada şiirden ve şairden uzaklaştığını hissediyorsun. Başladığın her yeni şiirden seni etkilemesini, sana bir duygu vermesini bekliyorsun. Ama bu her zaman mümkün olmuyor. Kitabı boydan boya (bazen iki kez) kat ettiğin halde sana hiçbir duygu geçmiyor. Bu tip eserlerden burada pek bahsetmiyorsun. Ama sevdiğin bir kitaba rastlayınca da ona günlüğünde değinmeden edemiyorsun.

Şimdi Zeynep Arkan’ın şiirleri var elinde. Onun Gözleri Olan Hiçbir Şeyi adlı son kitabını da iki kez okudun ama bu kez şiirleri sevdiğin için yaptın bunu. Bazen birkaç dize bile şiirin niteliğini yükseltmeye yeter ya sen bu kitapta seni etkileyen pek çok dize buldun. Mesela, “Servikal Vertebra”nın girişi:

Bizi hayatta tutan teller her yanımız sarar
Omurganın kendisi bizzat teldir
Bu bilince tutununca bir ritim bulursun
Bapburi bupbiri bapburi bupbiri evrene dağılırsın
O sırada bataklıkta bir çiçek açar, bu bir tutunma dalı
Bir çiçek seni bataklığa çağırır, bu da.

Ayrıca, kitabın ikinci şiiri olan “Solgun Bir Melek”i de çok sevdin, onu son zamanlarda okuduğun en güzel şiirlerden biri olarak görüyorsun. Bu şiirler ve “206” adlı şiir, okurları yaşamın bazı gizlerini çözmeye davet eden birer çağrı havası taşıyor. Okudukça etkileniyorsun. Şairin ses tonunda hayata karşı tedirgin bir sitem de hissediyorsun ve bunda sana yakın gelen bir şeyler var. Görünmez bazı tellerin şairle seni buluşturduğunu düşünüyorsun.

Mesut Barış Övün