Bir üretim ve yaratım sürecinde olan her insanın imkânları elverdiği ölçüde konfor alanını terk edip küçük kaçışlar planlaması gerektiğini düşünüyorum. Bunun bedenime ve ruhuma katkısının yanı sıra sanatçı tarafımı da beslediğine inanıyorum ve görüyorum. “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” sorusuna yanıtım hâlâ net değil. Fakat, okuduklarını hızla unutmaya meyleden zihnim, gördüklerini asla unutmuyor. Görsellerle eşleşen bilgi derinleşiyor ve hafızama mıh gibi kazınıyor.

Az sosyalleşme, çok sanal ilişki ve sosyal medya maruziyeti neticesinde hepimizde beliren anksiyeteye de ilaç olarak kendime küçük bir seyahat planlayıp Danimarka’ya geldim. Bu kez diğer ziyaretlerimden farklı olarak bir çocuk edebiyatı emekçisi olduğumu hatırlayıp soluğu Odense şehrindeki Andersen Müzesinde aldım. Çünkü Danimarka’dan bahsederken Andersen’i anmamak olmaz. Birçok cadde ve parkta, neredeyse adım başı heykellerine rastladım. Bir butiğin kabininde giysi denerken karşımda büstü duruyordu. Birçok sokağa ya da kafeye ismi verilmiş. Çay kutularında resmi var. Odense’de her sene Andersen adına oyunlar sahneleniyor, masalları eşliğinde nehir turları düzenleniyor, spor müsabakaları ve çeşitli anma etkinlikleri gerçekleştiriliyor. Yani Andersen Danimarka’da her yerde. Bu değere sahip çıkmakta ne kadar haklı olduklarını ise hayat hikâyesini araştırdığımda çok daha iyi anlıyorum.

Hans Christian Andersen (1805-1875)

Hans Christian Andersen, 1805 yılında Odense’de, yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Babası ayakkabıcılık, annesi ise çamaşırcılık yaparak geçimlerini sağlar. Ona Binbir Gece Masalları’nı okuyarak kukla tiyatroları oynatarak hayal dünyasını besleyen babası, belki de gelecekte yazacağı tüm masalların, oyunların ilham kaynağını oluşturur. Ancak Andersen henüz 11 yaşındayken babasını kaybeder ve okuma yazma bilmeyen annesiyle baş başa kalır. Geçim sıkıntıları gittikçe büyür ve Andersen oyuncu ya da şarkıcı olma hayallerini erteleyerek tekstil atölyelerinde, fabrikalarda yaşına göre hayli ağır şartlarda çalışmaya başlar. Fakat bu duruma uzun süre dayanamaz ve 14 yaşındayken tek başına Kopenhag’a gelir. Burada oyunculuk ve şarkıcılık için şansını denemek ister ama girişimleri başarısızlıkla sonuçlanır. Sıklıkla parasız ve aç kalır. Ergenlikte, sesi değişene kadar geçen süreçte şarkı söylediği operanın müdürünün yönlendirmesiyle “Hayatımın en zor yılları” dediği okul hayatı başlar. Evinde yaşadığı okul müdürünün çeşitli zorbalıklarına maruz kalır. Andersen dramatik hikâyesini birkaç sene içinde şansa çevirmeyi başarır. Yazdığı bir tiyatro oyunu sevilince kraliyetten eğitim ve yurtdışı seyahatleri için burs alır. Bu sayede Almanya, Fransa, İtalya başta olmak üzere Avrupa’yı gezer. Charles Dickens, Victor Hugo, Alexandre Dumas ve Balzac gibi dönemin önemli yazarları ve sanatçılarıyla tanışır. Yazarlığı ve seyahatleri birbirini besleyerek eş zamanlı olarak devam eder. Ve ülkesine heybesini doldurarak döner. Daha sonra yazdığı masallardaki duygusal ton bu yazarlarla dostluklarının izlerini taşır. Kibritçi Kız masalındaki yoksulluk ve acı, Çirkin Ördek Yavrusu’ndaki dışlanmışlık ve aidiyet arayışı temaları ile derinleşen toplumcu gerçekçilik Kral’ın Yeni Giysileri masalında açıkça kendini gösterir. Güç ve gösteriş karşısında zayıflamış, manipüle edilmiş, artık gerçeği göremeyen, görse de söylemeye cesaret edemeyen, kolektif bir kabullenişle iktidara boyun eğen halkın karşısında hakikat, bir çocuğun haykırışında dile gelir: “Kral Çıplak!” Çocuklar henüz iktidarın baskısıyla karşılaşmamış, algılarıyla oynanmamış, berrak, sorgulayan, özgür bir zihnin ve cesaretin temsilidir. Keza Kırmızı Pabuçlar masalıyla da tüketim toplumuna çok sert bir eleştiri getirir. Gösteriş ve güzellik dayatmaları ile sahip olma hırsını kırmızı bir ayakkabı metaforuyla anlatan Andersen, bir arzu nesnesine saplantılı bağlılığın insan bedenini nasıl ele geçirdiğini oldukça acımasız bir dille gözler önüne serer.

Tabii masal yazarı bile olsan aşktan esinlenmemek ne mümkün. Ölene kadar göğsünde mektubunu taşıdığı, ancak başkasıyla nişanlı olduğu için karşılık alamadığı ilk aşkına yazdığı şiirler kitap olur ve daha sonra bestelenir. Evlenme teklifini reddeden ve Andersen’den “Kardeşim”diye bahseden İsveçli şarkıcıya olan karşılıksız aşkı ise Bülbül masalına dönüşür. Hatta Andersen müzesinde şöyle bir not yer alır: “Bunlar kötü anılar mıydı, yoksa yazması için birer fırsat mıydı?”

Kadınlarla ilişkilerinde genellikle başarısız olan Andersen’in çok sayıda prens, dük ve baronla, sanat çevresinden baletlerle yakın ve gizemli ilişkileri olur. Zaman zaman dedikodulara sebep olan bu ilişkiler ağından kendisi biyografisinde şöyle bahseder: “Bana onur ve şeref nişanları verdiler, bana kalplerini açtılar.” Karşılıksız, platonik aşkları Küçük Deniz Kızı masalına ilham olur.

Fakat aristokrat çevrelerde sıkça bulunup yakın dostluklar kursa da, kökeni, görünüşü ya da tuhaf davranışları sebebiyle hor görüldüğünü ve aşağılandığını hisseder. Gösteriş meraklısı Kral ve çevresindeki ikiyüzlü dalkavuklardan, kibirden ve samimiyetsizlikten duyduğu nefreti günlüklerinde anlatır. Bu kişileri bazen masallarındaki kötü karakter betimlemelerinde kullanır ve kalemini bir intikam aracına dönüştürür. Kral Çıplak ve Kırmızı Pabuçlar masalları, özellikle hayatının bu dönemindeki gözlemlerinin izlerini taşır.

Takip eden yıllarda annesini alkol bağımlılığı nedeniyle kaybeder. Andersen’in hayatının görünen yüzünün arkasında tüm üretimlerine yansıyan dram hep vardır. Sanatın acıdan beslendiği gerçeği yadsınamaz. Kalp kırıklıklarından doğan nice romanlar, tablolar, şiirler, şarkılar değil mi dünyayı anlamlı kılan? Çoğumuz gözlerimizi dolduran filmleri, gülümsetenlerden daha çok sevmiyor muyuz? Rodrigo’nun gitar konçertosunu dinlerken ardında hüzünlü bir hikâye olduğuna hepimiz mutabık değil miyiz? Ya da olmasaydı ruhumuz bu denli sızlar mıydı?

Sanatsal üretimin bir nevi katığı olan acı, Andersen’in masallarındaki hüznün de kaynağını oluşturur. Bu acı-üretim ilişkisinden yola çıkarak Andersen’in aslında çocuklar için yazmadığını düşünüyorum. Nitekim kendisi de Çocuklar İçin Peri Masalları kitaplarından “çocuklar için” ifadesini kaldırarak yeniden yayınlatır. Ama bunu çocukları üzmemek için değil, masallarının yetişkinlerin de ilgisini çektiğini fark ettiği için yapar. Bir nevi satış stratejisi. İşe de yarar. Kitapları pek çok dile çevrilir, çok satan eserler arasına girer.

1800’lü yılların çocukluğunun gerçekliğini düşününce korkmak şöyle dursun, belki hafifti bile yazdıkları. Biz yeni nesil ebeveynler çocuklarımıza Kırmızı Başlıklı Kız’ı bile kurdun büyükanneyi yemediği ve karnını avcının kesmediği farklı bir kurguyla anlatıyoruz. Andersen’in masallarından uzak tutuyoruz. Çocuklarımızın maruz kaldıkları içerikleri büyük bir hassasiyetle seçerken bilgisayarla haşır neşir olmaya başlar başlamaz kafa kesmeli, kan akıtmalı oyunları nasıl korkmadan oynadıklarına şaşıraduralım, belki de çocukları hafife alıyoruz. Zira geçtiğimiz yıllarda Hollanda’nın Den Haag şehrinde ziyaret ettiğim çocuk kitapları müzesinde gördüğüm tuhaf illüstrasyonlar hâlâ hatırımda. Raflarda korku temalı, 7-10 yaş grubuna yönelik kitaplar vardı. Karakterler de bir hayli ürkütücüydü. Hollanda’da suç oranının oldukça düşük olduğu düşünüldüğünde, çocukları akıl sağlığı bozuk yetişkinlere dönüştüren şeyin gerçekten ürkütücü masallar ya da illüstrasyonlar olup olmadığını sormadan edemiyorum.

Nitekim yapılan birçok araştırma, güvenli alanda oyunlaştırılmış, masallaştırılmış korku ya da şiddet öğeleri ile karşılaşan çocukların duygularını düzenleme becerilerinin daha sağlıklı geliştiğini gösteriyor. Masallar yüzyıllardır korkuyu sembole dönüştürerek anlatır. Çocuk, korkularıyla masalın sınırları içinde semboller aracılığıyla yüzleşir. Bilinçdışı kaygılarını güvenli alanda ve mesafede işler. Psikanalitik kuramın önemli isimlerinden Bruno Bettelheim da masalların çocuk ruhu için bir tür güvenli prova alanı olduğunu söyler.

Velhasıl, kitapları dünyanın en çok okunan, en çok dile çevrilen kitapları arasında bulunan ve buna yaşarken tanık olma ayrıcalığına sahip olan Andersen 1875’te, 70 yaşındayken ölür. Geriye dramatik hayatının izlerini taşıyan ve bizim 200 yıl sonra bile kalplerimizi sızlatan masalları kalır. Bir de ölmeden önce bizzat planladığı cenaze töreni için görüştüğü besteciye söylediği şu dokunaklı sözler:

“Tabutumun arkasından yürüyecek olanların çoğu çocuk olacak, bu yüzden ritmi küçük adımlarla tutun.”

Öznur Duyum