13 Şubat 2026
Kaygı denizinde kulaç atmaktan yorulmuştu.
Her şeyi düşünmüştü. İşsiz kalacağını, terk edileceğini, uçağı kaçıracağını, kanser olacağını, ev sahibinin evden çıkaracağını, rezil olacağını, vezir olacağını, kitabının hiç satmayacağını, topluluk önünde konuşmak zorunda kalacağını, trafik kazası geçireceğini, yakınlarını kaybedeceğini, boğulacağını, düşüp kolunu kıracağını, taksi bulamayacağını, ameliyat olacağını, büyük laflar edeceğini, beylik laflar edeceğini, kibrinden katiyen kurtulamayacağını…
Hemen hemen her şeyi düşünmüştü.
Denizanalarını, köpek balıklarını, kara dikenleri, yosunları, deniz altında yaşayan isimsiz ve henüz kimsenin karşılaşmadığı canavarları… Şimdi ben tam denizdeyken deprem olsa ne olur acaba, diye bile sordu kendi kendine.
Yaz günü, denizin ortasında yıldırım düşeceği ve yanıp kavrulacağı… Bir tek bu aklına gelmemişti.
14 Şubat 2026
Ahmed Arif, İlhan Berk ve Lorca sanki bir masaya oturup dize düşürmüşler birlikte:
Ruhum…
Mısra çekiyorum, haberin olsun.
Ahmed Arif
Ruhum,
İlhan Berk köprüden geçiyor duyuyor musun?
İlhan Berk
Yeşil, nasıl istiyorum seni yeşil
Yeşil rüzgâr. Yeşil dallar
Deniz üstünde gemi
ve dağdaki at.
Beline gölge vurmuş
düş görüyor terasta,
yeşil ten, yeşil saçlar,
gözleri soğuk gümüş.
Yeşil, nasıl istiyorum seni yeşil.
Federico Garcia Lorca
Sus, kimseler duymasın.
Duymasın ölürüm ha.
Aydım yarı gecede
Yeşil bir yağmur sonra…
Yağıyor yeşil.
Ahmed Arif
Yan masadan Bedri Rahmi de karışmış tabii söze:
Yeşil kimin yeşili?
Canım yeşil, rezil ettiler seni, rezil.
15 Şubat 2026
Ben var sizi anlamamak.
Ne diyorsunuz, neyden bahsediyorsunuz, kime ne anlatıyorsunuz, hiçbir fikrim yok. Öyle aval aval bakıyorum suratınıza siz konuşurken. Ne çok sustuğumu düşünüyorsunuzdur diye iyice geriliyorum. Gerilince iyice susuyorum.
Hanımefendi, beyefendi gerçekten anlamıyorum ne dediğinizi.
Ne çok eminsiniz kendinizden, söylediklerinizden. Hırsla ve kibirle konuşuyorsunuz. Sinirlisiniz üstelik. Konuşurken kaşlarınız çatılıyor, ağzınız daha çok açılıyor, sesiniz yükseliyor, hatta tükürükler saçıyorsunuz. Ben bunlara bakmaktan ne söylediğinize odaklanamıyorum.
Ne kadar kesin yargılarınız var. Ben var dehşete düşmek.
Hiç anlamadığım, hiç duymadığım, hiç ilgimi çekmeyen şeylerden bahsedip duruyorsunuz. Herkesin dedikodusunu yapıyorsunuz. Çalımlısınız, tavırlısınız. Trip atıyorsunuz tüm dünyaya. Kararlısınız, azimlisiniz, en doğrusunu siz biliyor, en güzelini siz yaşıyorsunuz. Sizin gittiğiniz memleketler en güzeli, sizin yediğiniz yemekler en lezzetlisi. Keşfettiğiniz mekânlar en afillisi.
Ama hanımefendi, beyefendi gerçekten anlamıyorum ne dediğinizi.
Google Translate’ten konuşalım mı? Belki daha iyi anlarız birbirimizi.
16 Şubat 2026
Dünya kurulalı çok olmamıştı. Adam, Kadın ile birlikte duruyordu bahçede. Hiçbir şey yapmadan dikiliyorlardı. Ne yapacaklarını pek bilmiyorlardı doğrusu. Kimse bir şey söylememişti. Neresiydi burası, kimdi onları buraya getirip bırakan? Hiçbir şey belli değildi.
Sonra sonra fark ettiler. Konuştukça açılıyordu dünya. Mesela “gök” deyince Adam, gök var oldu. Becerikli bir ressam birkaç hünerli fırça darbesiyle bir gök çiziverdi sanki. Kadın, “aşk” deyince ağaç belirdi. Hemen ardından Yılan.
Karınları acıkınca değil, “karnımız acıktı,” deyince kuruldu sofra.
Onlar konuştukça var oldu dünya.
Peki, ilk kim çıkardı ağzından “sıkıntı” kelimesini? Ölümü, hele ölümü ilk kim söyledi!
17 Şubat 2026
Adamım dediklerim:
– Ah Güzel İstanbul filminin Haşmet’i, Haşmet İbriktaroğlu (Sadri Alışık, siz aktörlerin kralısınız!)
– Aylak adam Bay C.
– Cüce Muzaffer.
– Delez Tepesi.
– Bergama Kalesi.
– Shakespeare’in 66. Sone’si.
– Korkuyorum Anne’nin Terzi Neriman’ı (Işıl Yücesoy, siz bir kraliçesiniz!)
– Korkuyorum Anne’nin kasabı: “İnsan nedir? Bak şu zavallı halimize. Et, kemik, yağ, sinir. Danadan ne farkımız var?”
– İlhan Berk.
– Turgut Uyar’ın sıkıntısı.
– Edip Cansever’in antikacı dükkânı.
– Arizona Dream’in Axel’i.
– Cemal Süreya’nın denemeleri.
– Aylaklar, avareler, aşıklar.
– Kaplumbağa. Bütün kaplumbağalar.
– İstavrit. Hem balık hem albüm olan.
– Parşömen. Hem burası, bu dergi hem de nesne olan, “Bergama kâğıdı” olan parşömen. Krates’in icadı. İki kütüphanenin rekabetinden doğan o güzellik. Ne demişti Halim Yazıcı: “ölü savaşçılarla yaratılır yeniden / ölümsüzlüğün adı bir keçi derisinden.”
– Sinoplu Diyojen.
– Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum.
– Haydar Ergülen’in 40 Şiir ve Bir’deki şiirleri.

– Neşet Ertaş, Zeki Müren, Müzeyyen Senar. Bülent Ersoy. Ve Orhan Gencebay.
– Henrik Nordbrandt’ın “Yalan” adlı şiiri.
– Lost in Translation filmi.
– Yeni Rakı, yeni seri. Tuborg sarı, kutu. Kent D Range Blue (kısa).
– Babil Kulesi inşaatında çalışanlar.
– Maltepe Tümülüsü’nün kır çiçekleri.
– Babannem.
– Yapay zekâ hariç bütün mütercimler.
– Ataç kızarsa kızsın: “Ve.”
– Bazı sözcükler: Eyvallah. Boşver. Nedir. Ve fakat. Topraam. Merhaba!
– Bizim kedilerden Muhtar ve Çınar (ikisi de vefat etti).

– Zeytin. Çekirdeği, ağacı, yağı, meyvesi, yaprağı, kendisi. İmgesi. Her şeyi.
– “Ve” ile başlayan dizeler.
– Kuvayi Milliye Destanı. “Ve kavga bittiği zaman / ne çiftlik sahibi oldu, ne apartıman. / Kavgadan önce Kartal’da bahçıvandı, / kavgadan sonra Kartal’da bahçıvan.”
– Refik Halid Karay.
– Dikili Muammer Aksoy Parkının tam karşısındaki Roma Dondurmacısı (İki top: sade ve karamel. Ve dumanı üstünde külah).
– İki gözüm Salâh Bey.
– Üç kere, aşağısı kurtarmaz çünkü: Memet Baydur, Memet Baydur, Memet Baydur!
– Bazı atasözleri ve deyimler. Hemen hemen hepsi.
– Sözlükler. Canım sözlükler.
– Cemil Kavukçu’nun tüm öyküleri.
– Asklepion’daki lise mezuniyet töreni, 2002.
– Erdal Özyağcılar’ın oyunculuğu.
– Haiku’lar.
– La Rambla Caddesi. Hayat Caddesi Aralığı ve elbette Dilsizdere Çıkmazı.
– II. Attalos (Philadelphos).
– Kış değil, güz değil, bahar değil. Yaz, sadece yaz. Ve yaz akşamüstleri. Elbette yaz geceleri.
– Güzel bir göz beni attı bu derin sevdaya. Mapushane Çeşmesi. Cam Güzelleri. Ve tüm güzel şarkılar, türküler.
– Hoca Nasreddin.
– Dayı (Kukla Kabare).
– Bektaşi fıkraları.
– Can Yücel çevirileri.
– Mazlum Kiper’in sesi.
– Aslan Asker Şvayk.
– Bizim Büyük Çaresizliğimiz filminin Nihal’i: “Siz erkekler neden böylesiniz? Her şeye bir kural koymak, bir ad koymak, her şeyi bilmek için uğraşıyorsunuz. Bilemediğiniz bir şey olduğu zaman da, biz bunu zaten bilemeyiz deyip onu gizemli hale getiriyorsunuz. Kadınları gizemli buluyorsunuz. Hâlbuki gizem filan yok. Biz de sizin gibiyiz. Kelebek değiliz, kitap değiliz. Kelebek değiliz.”
– Avni Anıl.
– Minik Ev. Meşeli Restoran. Ahmet Emin’in Yeri.

– Kızıl Avlu (restorasyondan önceki hali).
– Tüm yetim yalvaçlar (İsa dahil).
– 9 Eylül Ekspresi. Mavi Tren’in yemekli vagonu (İkisi de yok artık ve/veya yok hükmünde).
– Damacı Büyük Ohannes Usta ve Langalı Büyücü Ali (Bu ikisi ayrılamazlar birbirinden).
– Sait Faik’in öykü kişileri ya da öyküleri değil. Kendisi.
– Ve elbette Orhan Veli!
İşte hepsi bu kadar. Neredeyse hepsi.
18 Şubat 2026
Geçen Pazar günü (15 Şubat) Ankara’nın son 60 yıldaki en sıkıcı günüydü. Kayıtlara geçti, resmi raporlara girdi. Görmüşsünüzdür belki, bültenlerde bile bahsedildi.
Ve ben bir milyonuncu kez aynı şeyi yaptım: Kızılay’a in. Dost’a uğra. Birkaç kitap al. Bir yere otur, bira iç ve oku!
Allahtan bu sıkıcılığın tekerine çomak sokan bir şey oldu. Dost’tan aldığım ve can sıkıntısından okumaya başladığım kitap hakikaten iyi çıktı. Uzun süredir edebiyat dışında bir şey okumamıştım, iyi geldi bana. Yazarın anlatım tarzını, hikâye etme becerisini sevdim. Tarih böyle anlatılsa hep tarih okurdum.
Yazar Federico Campagna ile akranmışız. Herkes bizim gibi aylaklıkla geçirmemiş ömrünü tabii, okumuş yazmış. Kitabın adını söyleyelim artık: Akdeniz’in Hayal Gücü. Alt başlık: Tarihten Kaçmak Üzerine Dersler. Çeviren: Burcu Tümkaya. Metis’ten çıktı.

Bugün bitirdim kitabı. Uzun zamandır hiçbir kitaba böyle hoyrat davranmamıştım: Akdeniz’in Hayal Gücü’nün pek çok sayfasının kulağını büktüm, bir sürü satırının altını çizdim. Sadece içerdiği bilgi için değil, anlatımının güzelliği için dönüp bakacağım yerler bunlar.
Akdeniz ruhu, muhayyilesi çağlar boyunca yaşamayı bildi. Zor zamanlarda geri çekilmeyi, yer altına inip gizlenmeyi becerdi. Ama ölmedi. Bazen çevirmenler, bazen korsanlar, bazen Büyük İskender “aracılığıyla” hep bir yolunu buldu yaşamanın.
Yaşam çok büyük. Her şeye rağmen Akdeniz çok güzel.
İnsanın aklı almıyor.
Onur Çalı

Listeye girdik ucundan kıyısından, memnunuz 🙂
Girişteki kısacık öykü şahane.👌
Güzel dünlük. Akdeniz’i özledigimizi fark ettik.
Doktora tezi; EDEBIYAT SOSYOLOJISI AÇISINDAN
TÜRK ÖYKÜCÜLÜĞÜ: 1990-2005
https://www.academia.edu/37133332/Edebiyat_sosyolojisi_acisindan_turk_oykuculugu_Leyla_burcu_dundar
Akdeniz’in Hayal Gücü’ listemden çıkarmıştım, yeniden listeye aldım ne güzel anlatmışsınız