Berna Durmaz, Şubat 2026’da yeni yayıncısı Alakarga Sanat Yayınları tarafından yayımlanan Kafesteki Rüzgâr adlı kitabı ile hikâye yolculuğuna devam ediyor. Bir Fasit Daire adlı kitabıyla 2014 Haldun Taner Öykü Ödülü’ne değer görülen yazarın çocuklar için kaleme aldığı Ağaçlı Gül ve Hayal adında bir gençlik romanı da bulunuyor.
Bu yazıda Berna Durmaz’ın 2012 yılında basılan Bir Hal Var Sende adlı ikinci kitabında yer alan “Yılanın Gözü” başlıklı hikâyesini ele alacağım.

Bir Hal Var Sende’nin “Taş”, “Kuş” ve “Göl” bölümlerinde 18 öykü yer alıyor. Durmaz’ın öyküleri küçürek öykü ile kısa öykü arasında duruyor. Küçürekten uzun, kısadan daha kısa. Kısacık öyküler mi desek bilmem. Şiirsel öyküler. Ben severim bu tür kısacık ve şiirsel öyküleri. Dozu kaçırılmamış sürrealist ve modernist ögeler varsa daha bir güzelleşir bu tür öyküler. Berna Durmaz, sözünü ettiğim dozu gayet yerli yerinde kullanmış. Metni, bu ögelerle büsbütün boğup kapalılığın arka, karanlık odasına hapsetmemiş. Gerçeklikle başlayan kısa yolculukları masal vadisinde bitirmiş.
Kitaptaki “Kuş” bölümünde yer alan “Yılanın Gözü” adlı hikâye, “Sesimi kuyuya kaptırdım,” cümlesi ile başlıyor. Etkili bir ilk cümle, güzel hikâye habercisi değil midir?
Birinci kişi ağzından yazılan hikâyenin anlatıcısı bir genç kız. Hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Aynı durum diğer kişiler için de geçerli. Olay bir köyde, evlerden uzakta bir bahçedeki kuyunun başında geçer. Kızın su içmek için geldiği kuyu başına önce iki delikanlı gelip kızla göz göze bakışırlar. Sonra yaşlı bir adam gelir, o da kıza oturduğu yerden bakar, kendisiyle evlenmesini teklif eder. Son olarak bir yılan gelir, kızla göz göze bakışırlarken aniden ortaya çıkan bir kuş, yılanı kapar götürür.
Yazar, girişte çevrenin kısa bir tanıtımını yapar. Ortamı, atmosferi çizer. Yazın sıcak günlerinden biridir. Yoldan geçen araçların kaldırdığı tozdan başka hareket yoktur. Hikâyedeki olay, kızın “Çocukluğum tuttu, var gücümle bağırdım ağzından içeri. Sesim geri gelmedi. Hepten düştü dibine,” cümleleriyle başlar. Kız, bu andan sonra konuşmak istese de konuşamaz, sesi kuyuya düşmüştür. Hep izleyici konumundadır artık.
Sesini kuyuya düşüren kızın yanına bahçenin birinden iki delikanlı gelir. Biri karadır, diğeri pembe yanaklıdır. Bu delikanlılardan kara için “Çekimli, yanarlı bakmaya başladı,” der. Bu bakışlar onu etkiler, bunu “Oracıkta tutuşuverdim,” sözlerinden anlarız. Pembe yanaklı ise güle eğleşe bir şeyler söyler. Kız, ikisi arasında kararsız kalır. “Yüreğimi dağlayanı mı, beni sözüyle sağaltanı mı seçecektim? Sesim yoktu ki konuşamıyordum,” Kız bir şey demeden öyle durunca delikanlılar birbirine düşer, tam birbirilerini tepelemeye başladıklarında kızılcık sopasından bastonuyla bir ihtiyar çıkar, bir baston bakışlının sırtına, bir baston sözü olanın başına iner. Oğlanlar fizahlanıp (hikâyede bu şekilde kullanılan, anlamını bilmediğim, duymadığım bir söz. TDK bu sözcüğe yer vermemiş sözlüğünde) kaçar. Dede, kendini kuyunun taşına atar, derin derin soluklanır. Savaşı kazanmış komutan edasında aşağıdan kıza bakar. Dişi için birbirine giren erkek hayvanların mücadelesini hatırlatan bir tablodur bu. Bir dişi bulduğunda horozlanmak sadece hayvanların dünyasında değildir mesajı da var burada alttan alta.
Dede, “Erdim şeker gibi,” der. Derken de ağzı sulanır, salyalanır, salyası gömleğinin kirli yakasına akar. Yaşlı, dermansız bir ihtiyar portresi çizer burada yazar. Dede, bu haline aldırmadan elindeki bastonuyla önünde geniş bir yay çizer, “Bu bahçeler hep benim,” dedikten sonra “Bana var, hepsi senin olsun,” diye teklifini yapar kıza. Kız, dedenin gösterdiği yerlere bakar, hayalinde bahçelerde dolaşır. Kız sonrasını “Dede, gerçekten bir bardak çayın dibinde kalmış bir tortu şeker, bitti bitecek. He dememi bekliyor,” sözleriyle anlatır. Dedenin teklifine çok da karşı değildir. Onun kısa zamanda ölüp gideceğini düşünür.
Kız, ihtiyara bir şey söyleyecektir ama sesi yoktur, sesini düşürmüştür bir kere. Dede bekler, bekler, sonunda huysuzlanır, homurdanır. Hikâyedeki dede faslının bitişini “Bastonunu yere vura vura kalktı, yitirdiğim cennetime doğru, bir ayağı çukurda, yürüdü gitti,” cümleleri ile okuruz. Kız, dedenin kendisine sunduğu cenneti sesi çıkmadığı için kaçırmıştır.
İhtiyar gidince bahçe sessizleşir, sıcak iyice çöker. “Sıcağı duyan yılanlar yerdeki çalıları, dalları kıra kıra, çıtırtılı süründüler kuyunun yakınında.” Yakınına gelen yılanları gören kız “Kaçamıyorum, sesimi almadan nasıl gideyim?” diye anlatır içinde bulunduğu durumu. Bir yılan yumruk büyüklüğündeki kafasıyla kalkıp yükselir. Kızın yere yaklaşmış saçlarının ucundan tutunup dolanarak kendini yukarı çeker. Bir tepki vermeyen kız, “İki göz, bir ağız olan yüzünü, yüzüme yaklaştırdı. Çatal dilini ağzının içine soktu çıkardı. Kendi sözüyle bir şeyler söyledi, anlayamadım,” sözleriyle ifade eder hikâyenin finale yaklaşan en çarpıcı sahnesini.
Tam bir sinematografik sahne. Yılanın kafası ile kızın yüzü karşı karşıyadır. Yılan dilini bir içine çeker, bir çıkarır. O sahnede hemen her kız, korkudan düşüp bayılır ama Berna Durmaz’ın adını bilmediğimiz kahraman kızının aklında başka şeyler vardır: “Ninem derdi ki, toprağın altı gömüyle doluymuş. Altınlar, gümüşler… Her birinin başını bir yılan beklermiş. Şimdi bu yılan beni alsa, hazinesine götürse… Diyemiyorum.”
Bu kareden sonra hikâyenin finalini izleriz. Kızdan bir karşılık alamayan yılan “küskün, kuyruğundaki çıngırağını çala çala, geldiği gibi sıyrılıp inecekken saçlarımdan, bir kuş peydah oldu tepemizde. Kocaman gagası sivrisinden. Yılanı kaptı, uçurdu. Kurtulurken saçlarımdan son bir defa gözlerime baktı yılan. Ama nasıl baktı… Ne kara yağızın gözü ne dedenin bahçeleri ne hazine ne gömü, hepsi silinip gitti aklımdan. Yılanın o son bakışı…”
Hikâyenin “Kuş” bölümünde yer aldığını söylemiştim. Bu bölümdeki diğer hikâyelerde de son bölümde bir kuş çıkar ortaya. Bölüm hikâyelerinin ortak bir yönüdür bu. Yazar, kuşu bir motif olarak kullanır.

Türk masallarında “hak oyunu üçtür” anlayışı vardır. Kahraman üç kez sınanır, cin veya dev üç kez yardım eder. Bu hikâye de üç bakış üzerine kuruludur. Delikanlıların, dedenin ve yılanın bakışı ve bu bakışların genç kız üzerindeki etkileri oluşturur hikâyenin ana kurgusunu. İlginç olanı ise kız için yılanın bakışının diğerlerinden daha etkileyici olmasıdır. Unutulmaz izi bırakan yılan olmuştur. Okuru şaşırtan, olayın akılda kalan etkili sahnesi budur. Kızın yılan ile hazine arasında kurduğu bağ da masallardan alınan bir başka ögedir. Türk masallarında yılanın alıp gittiği, kızların anlatıldığı, kızın hazineler kazandığı masallar vardır.
Hikâye, “Bir ıssızlık çöktü içime. Sesim yok, bir tas su içemeden, evin yolunu tuttum,” cümlesi ile sona erer. Eli boş, muradına erememiş, sesini kaybetmiş talihsiz bir kızı ifade eder bu cümle. Kaybedişi, mutsuzluğu. Köy yerinde söz hakkı olmayan, sesi çıkmayan, konuşmayan, konuşamayan, kimi zaman yaşlı bir adamla evlendirilen kızları da anlatır bu hikâye ile yazar. Bir ayağı çukurda, ağzı salyalı bir dedenin karısı olmakla bir yılana sarılmak arasında kalan bir genç kız çaresizliği. Hikâye kişilerinden biri olan dede, bağı, bahçesi var diye kızla delikanlılar arasına giren, sevenleri ayıran insan tiplemesidir. “Nasıl olsa bir ayağı çukurda, ölür gider yakında bana da bağı bahçesi kalır,” zihniyetini taşıyan, bunu yaşamak zorunda kalan köylü kızlarına da gönderme yapar yazar.
Yazar, gerçekçi bir çizgide başlayan olay örgüsünde, masalsı, gerçeküstü ögelere de yer vermiş. Kızın su içmek için bahçedeki kuyuya gelmesi, ardından kızın yanına gelen delikanlılar, dede, yoldan geçen traktör gerçekçidir. “Yolun sapsarı tozunun içinden, traktör diye bir gümbürtü geçiyordu, o kadar,” cümlesi ile yazarın özellikle vurguladığı bir husus vardır. Olayın günümüze yakın bir zamanda, bir köyde geçtiğine işaret eder. Yılanın saçlarına dolanarak kızın yüzüne bakması, göz göze gelmeleri, aniden çıkan kuşun yılanı kapıp gitmesi ise masalsı, gerçeküstü ögelerdir. Kızın yılan ile karşı karşıya iken hiç korkmaması, aklına gelen hazine olayına odaklanması da masal kahramanlarında görülen bir durumdur.
Hikâyeyi okumaya başladığımda, daha ilk cümlede üslup zenginliği hemen kendini göstermişti. Şiirsellik metin boyunca devam etti. Metinde geçen “çekimli, yanarlı bakma, kara gözünü verdi gözüme, canına can kattı, bakışı katmer katmer açıldı, bakışı bakışla, sözü katmerle karşılamak, fizahlanıp kaçmak, sesimi düşürmüşüm, yitirdiğim cennetim, sıcak üzerime çullanıverdi, sesimi kuyuya kaptırdım” sözleri üslubun zenginliğini, yazarın dili kullanmadaki ustalığını, okurda kalan dil tadını gösteren ögeler. Yazar, kendine özgü bu sözleri ile hikâye dilinin anlatımını zenginleştiriyor, dile katkı sağlıyor.
Berna Durmaz, “Yılanın Gözü”ile hikâye anlatmada, kurgulama ve dili kullanmada ustalığını ortaya koyuyor. Bir hikâyenin arka planda nelerden beslenebileceğini, şiirsel söyleyişlerle anlatımın nasıl zenginleştirileceğini örneklendiriyor. Klasik ögelerle modernist ögeleri harmanlamanın nasıl yapılacağını da gösteren bir metin bu. Bütün bu ögeler de metni okunur kılıyor, özgünleştiriyor, yazarını benzer metinleri üreten, sık kullanılan konuları, benzer anlatımlarla tekrar eden yazarlardan farklı bir yerde konumlandırıyor. Bu konumundan kendine belirlediği çizgide yürüyüşü hikâyemizin ve yazarın geleceği adına ışıltılı bir durumdur.
Mustafa Oğuz
