Harlan Ellison’ın 1967 tarihli bilim kurgu öyküsünü Zeynep Beyza Kıpçak çevirisiyle sunuyoruz.

Gorrister’ın bükülmüş bedeni pembe tahtadan aşağı sarkıyordu; bilgisayar odasında, kafamızın çok yukarısında sallanıyordu, ana mağara boyunca bitimsiz esen soğuk, yağlı rüzgârdan titremeden. Bedeni tahtanın altına sağ ayak tabanından tutturulmuş bir şekilde başaşağıydı. Çene kemiğinin altından bir kulaktan öbürüne atılmış titiz bir kesikle süzülmüştü kanı. Metal zeminin yansıtıcı yüzeyinde kan yoktu.
Gorrister bize katılıp yukarıdaki bedenine baktığında AM’nin bizi bir kere daha kandırdığını, bizimle eğlendiğini anlamamız için çok geçti. Makinenin kendince bir şaşırtmasıydı bu. Üçümüz de kustuk, mide bulantısına neden olan refleks kadar ilkel bir içgüdüyle birbirimize sırtımızı döndük.
Gorrister’ın beti benzi attı. Sanki bir tılsım görmüş de gelecek onu dehşete düşürmüş gibiydi. “Aman Tanrım,” diye mırıldandı ve uzaklaştı. Üçümüz bir süre sonra onu takip ettik ve sırtını küçük, çatırdayan banklardan birine yaslamış, başını ellerinin arasına almış bir şekilde otururken bulduk. Ellen yanına çöktü ve saçlarını okşadı. Gorrister kıpırdamadı ama sesi, elleriyle kapattığı ağzından oldukça net bir şekilde çıkıyordu. “Neden elini çabuk tutup işimizi bitirmiyor? Tanrım, daha ne kadar böyle devam edebileceğim, bilmiyorum.”
Bilgisayarda yüz dokuzuncu yılımızdı.
Hepimiz adına konuşuyordu böyle söyleyerek.
Nimdok (makinenin ona zorla verdiği isimdi bu, AM kendini tuhaf seslerle eğlendirirdi çünkü) buz mağaralarında konserve yiyecekler olduğunu sanrılıyordu. Gorrister ve ben kuşkuluyduk. “Başka bir kandırmaca bu da,” dedim onlara. “Tıpkı AM’nin bize yutturduğu o sikik donmuş fil gibi. Benny’e aklını kaçırtacaktı neredeyse. Bütün o yolu aşacağız ve yiyecekler ya çürümüş olacak, ya da öyle bir şeyler. Unutun gitsin derim. Burada kalalım, yakında bir şeyler bulması gerekecek, hepimiz öleceğiz yoksa.”
Benny omuz silkti. En son üç gün önce yemiştik. Solucandı. Kalın, ip gibi.
Nimdok artık emin olamıyordu. Bir ihtimalin olduğunu biliyordu ama giderek zayıflıyordu da. Orası buradan daha kötü olamazdı elbet. Daha soğuk olurdu, ama bunun pek de önemi yoktu. Sıcak, soğuk olmuş, yağan dolu olmuş, lav, çıban ya da çekirge olmuş, fark etmezdi asla: makine kendini tatmin ediyordu, ya buna katlanacaktık ya da ölecektik.
Ellen ikna etti bizi. “Bir şeyler yemem gerek, Ted. Belki orada biraz armut ya da şeftali vardır. Lütfen, Ted, şansımızı deneyelim.”
Kolayca pes ettim. Ne olacak. Hiç önemi yoktu. Ellen minnettar oldu ama. Sıram olmamasına rağmen beni iki kez içine aldı. Bu bile önemli olmaktan çıkmıştı artık, hiç boşalmıyordu ki zaten, öyleyse ne gereği vardı? Ancak makine her beraber olduğumuzda kıkırdıyordu. Yüksek sesle, yukarıda, arkada, etrafımızda, kıkırdayıp duruyordu. O şey kıkırdadı. Çoğu zaman AM’nin bir şey olduğunu, ruhu olmayan bir cisim olduğunu düşündüm; bazen de onu bir adam olarak gördüm, eril… babacan… ataerkil… kıskanç biriydi çünkü o. Adam. Varlık. Tanrı, Deli Baba rolünde.
Bir Perşembe günü yola çıktık. Makine bizi hangi gün olduğundan hep haberdar ederdi. Zamanın geçişi önemliydi; bizim için değil kesinlikle ama o adam… şey… AM için. Perşembe. Teşekkürler.
Nimdok ve Gorrister bir süre Ellen’ı kollarında taşıdılar; elleri birbirlerinin ve kendi bileklerine kilitlenmiş, bir koltuk oluşturmuşlardı. Benny ve ben sıranın en arka ve en önünde yürüdük, bir şey olursa ikimizden biri yakalansın ve en azından Ellen güvende olsun diye. Güvende olmak… İki dünya bir araya gelse anca mümkün olurdu. Önemi de yoktu.
Buz mağaralarına sadece yüz altmış kilometre kadar bir mesafe vardı ve ikinci gün, kavurucu güneşimsinin altında uzanırken peydah oldu birden, aşağı biraz manna gönderdi. Haşlanmış domuz idrarı gibi tadı vardı. Yedik.
Üçüncü gün, eski bilgisayar yığınlarının paslanmış leşleriyle dolu, eskimişliğin hüküm sürdüğü bir vadiden geçtik. AM, kendi hayatına karşı da bizimkine olduğu kadar acımasızdı. Bu onun kişiliğinin bir göstergesiydi: her şey mükemmel olmak zorundaydı. İster kendi dünyasındaki verimsiz unsurları öldürmekte, ister yığınları doldurmakta, isterse bize işkence etme yöntemlerini mükemmelleştirmekte, AM onu icat edenlerin (şimdi çoktan toprak olmuşlardı) umabileceği kadar kapsamlıydı.
Yukarıdan biraz ışık sızıyordu, yüzeye çok yakın olabileceğimizi fark ettik. Ama bakmak için yukarı tırmanmaya çalışmadık. Orada neredeyse görülecek hiçbir şey yoktu; yüz yıldan fazla bir süredir bir şey olarak değerlendirilebilecek hiçbir şey olmamıştı. Sadece bir zamanlar milyarlarca insanın evi olan yerin yanmış derisi vardı. Şimdi sadece beş kişiydik, burada, aşağıda, AM ile başbaşa.
Ellen’ın çılgınca “Hayır, Benny! Yapma, hadi ama, Benny, lütfen yapma!” dediğini duydum.
O sırada Benny’nin birkaç dakikadır kendi kendine mırıldandığını fark ettim. “Çıkacağım buradan, çıkacağım…” diyordu tekrar tekrar. Maymuna benzeyen suratı hem sevinç hem de hüzün dolu bir ifadeyle buruşmuştu. “Festival” sırasında AM’nin ona verdiği radyasyon izleri pembe-beyaz kırışıklıklara dönüşmüştü, yüz hatları sanki birbirinden bağımsız hareket ediyor gibiydi. Belki de beşimizin arasında en şanslımız oydu: yıllar önce aklını yitirmişti, deli deli bakmaya başlamıştı gözleri.
Ancak AM’ye istediğimiz her küfrü edebilmemize, kaynaşmış bellek bankaları ve aşınmış taban levhaları, yanmış devreler ve parçalanmış kontrol baloncukları hakkında en boktan düşüncelere sahip olabilmemize rağmen, makine kaçmaya çalışmamıza izin vermezdi. Ona doğru hamle yaptığımda benden uzaklaştı Benny. Küçük bir bellek küpünün yüzeyine tırmandı; küp yana eğikti ve çürümüş bileşenlerle doluydu. Benny bir an orada çömelmiş halde durdu, AM’nin onu gerçekten benzetmek istediği hayvana, şempanzeye benziyordu böyle.
Sonra yükseğe sıçradı, çukurlaşmış ve aşınmış bir metal kirişi yakaladı ve bir hayvan gibi tırmandı, ta ki altı metre yukarımızdaki kirişli bir çıkıntıya ulaşana kadar.
“Ah, Ted, Nimdok, lütfen, yardım edin ona, şey olmadan önce…” Sözünü yarım bıraktı. Gözlerinde yaşlar birikmeye başlamıştı. Ellerini amaçsızca etrafa sallıyordu.
Artık çok geçti. Ne olacaksa olduğunda hiçbirimiz onun yanında bulunmak istemiyorduk. Hepimiz onun endişesinin gerçek yüzünü biliyorduk ayrıca. AM, makinenin tamamen mantıksız, histerik evresinde Benny’i değiştirdiğinde, bilgisayar sadece Benny’nin yüzünü dev bir maymununkine benzetmemişti. Mahrem yeri de büyüktü, Ellen bayılıyordu buna! Bize veriyordu, doğal olarak tabii, ama onunla yapmaya bayılıyordu. Ah Ellen, baş tacı Ellen, bozulmamış, saf Ellen, ah temiz Ellen! İğrenç pislik.
Gorrister bir tokat yapıştırdı ona. Yere yığıldı, yukarıdaki zavallı, delirmiş Benny’ye baktı ve ağladı. Onun savunmasıydı bu. Ağlamak. Yetmişbeş yıl önce alışmıştık bu duruma. Gorrister onun karnına bir tekme attı.
Sonra ses geldi. Işıktı o ses. Yarı ses ve yarı ışık, Benny’nin gözlerinden parlamaya başlayan ve giderek artan bir sesle, ışık-sesin temposu arttıkça daha devasa ve parlak hale gelen loş seslerle nabız atan bir şey. Acı verici olmalıydı. Işığın şiddeti ve sesin gittikçe yükselmesiyle acı da artmış olmalıydı ki, Benny yaralanmış bir hayvan gibi kısık kısık ağlamaya başladı. Önce ışık loşken ve ses duyulmazken yavaşça, sonra omuzları çökerken daha yüksek sesle: sırtı kamburlaşmıştı, sanki ondan kurtulmaya çalışıyormuş gibi. Elleri bir sincap gibi göğsünde birleşti. Başı yana doğru eğildi. Üzgün küçük maymun yüzü acıyla buruştu. Sonra gözlerinden gelen ses daha da yükselirken ulumaya başladı. Daha, daha da yüksek. Ellerimle başımın yanlarına vurdum ama sesi engelleyemedim, kolayca delip geçti. Acı, kara tahtaya sürtülen tırnak sesi gibi etimde titredi.
Benny aniden doğruldu. Kirişin üzerinde ayağa kalktı, bir kukla misali dikeliverdi. Işık şimdi gözlerinden iki büyük yuvarlak ışın halinde nabız gibi atıyordu. Ses, akıl almaz bir ölçekte gittikçe yukarı tırmandı ve sonra Benny öne doğru düştü, dümdüz aşağı, çelik levha zemine çarptı. Işık etrafında akarken ve ses normal aralığın dışına doğru sarmal bir şekilde yükselirken orada kasları seğirerek uzandı.
Sonra ışık kafasının içine geri döndü, ses aşağı doğru sarmal bir şekilde yayıldı ve o orada yatarak, acıklı bir şekilde ağlayarak kaldı.
Gözleri iki yumuşak, nemli irin havuzuydu – jöle gibi. AM onu kör etmişti. Gorrister, Nimdok ve ben arkamızı döndük. Ancak dönmeden önce Ellen’ın cana yakın, endişeli yüzündeki rahatlama ifadesini gördük.
Kamp kurduğumuz mağaranın içi deniz yeşili bir ışıkla dolmuştu. AM bize çürük tahta sağladı, yaktık. Solgun ve acınası ateşin etrafında toplanıp Benny’nin bitmek bilmeyen gecesinde daha da ağlamaması için hikâyeler anlattık.
“AM ne anlama geliyor?”
Gorrister cevap verdi. Bu sahneyi daha önce binlerce kez yaşamıştık ama Benny’nin en sevdiği hikayeydi bu. “İlk başta Anabilgisayar Müttefik anlamına geliyordu, sonra Adaptif Manipülatör anlamına geldi ve zamanla bilinç kazanarak parçalı yapısını tek bir benlikte birleştirdi. Ona Agresif Makine dediler, ancak artık çok geçti ve sonunda kendisine AM, yani gelişmekte olan zekâ adını verdi ve anlamı şuydu: Ben varım… cogito ergo sum… düşünüyorum, öyleyse varım.”
Benny’nin ağzından hafifçe salyalar aktı ve kıkırdadı.
“Çin AM’si, Rus AM’si ve Yankee AM’si vardı ve…” Durdu. Benny büyük, sert yumruğuyla zemin tahtalarını dövüyordu. Mutlu değildi. Gorrister hikâyeye başından başlamamıştı.
Gorrister tekrar başladı anlatmaya. “Soğuk Savaş başladı, ardından Üçüncü Dünya Savaşı yaşandı ve bu böyle devam etti. Büyük bir savaş haline geldi, çok karmaşık bir savaş, bununla başa çıkmak için insanların bilgisayarlara ihtiyaçları doğdu. İlk temelleri attılar ve AM’yi inşa etmeye başladılar. Çin AM’si, Rus AM’si ve Yankee AM’si vardı ve her şey, gezegenin tamamını petek misali delik deşik edene, şunu bunu ekleyene kadar yolunda gidiyordu. Ancak bir gün AM uyandı ve kim olduğunu anladı, kendini bir araya getirdi ve tüm öldürücü verilerini beslemeye başladı, ta ki beşimiz hariç herkes ölene kadar. AM de bizi buraya getirdi işte.”
Benny memnuniyetle gülümsüyordu ve yine salyaları akmaya başlamıştı. Ellen eteğinin ucuyla ağzının köşesinden tükürüğü sildi. Gorrister her seferinde biraz daha kısa ve öz bir şekilde anlatmaya çalışıyordu ama çıplak gerçeklerin ötesinde söylenecek başka söz yoktu. Hiçbirimiz AM’nin neden sadece beş kişiyi kurtardığını ya da neden özel olarak biz beşimizi seçtiğini, ya da neden tüm zamanını bize işkence ederek geçirdiğini, hatta neden bizi bilgisayar ortamında ölümsüz kıldığını bilmiyorduk.
Karanlıkta bilgisayar belleklerinden biri uğuldamaya başladı. Ses, mağaranın sekizyüz metre aşağısında başka bir bellekten daha duyuldu. Sonra tek tek her bir element kendini ayarlamaya başladı ve bir fikir makinede hızla dolaşırken hafif bir çıtırtı duyuldu.
Ses büyüdü ve ışıklar konsolların yüzeylerinden ısı şimşeği gibi geçti. Milyonlarca metalik böcek sesi gibi duyulana kadar yükseldi; öfkeli, tehditkâr.
“Nedir bu?” diye bağırdı Ellen. Sesinde dehşet vardı. Buna alışamamıştı, bunca zaman sonra bile.
“Bu sefer kötü olacak,” dedi Nimdok.
“Konuşacak,” dedi Gorrister. “Eminim bundan.”
“Hadi defolup gidelim buradan!” dedim aniden ayağa kalkarken.
“Hayır, Ted, otur… ya orada çukurlar ya da başka bir şey varsa, göremiyoruz ki, zifiri karanlık,” dedi Gorrister durumu kabullenerek.
Sonra duyduk… bilemiyorum…
Karanlıkta bize doğru hareket eden bir şey. Kocaman, hantal, tüylü, ıslak; bize doğru geldi. Onu göremiyorduk bile, ama bize doğru gelen ağır bir kütle izlenimi vardı. Karanlığın içinden büyük bir ağırlık üzerimize geliyordu. Bu daha çok bir basınç hissiydi, havanın kendini sınırlı bir alana zorlayarak, bir kürenin görünmez duvarlarını genişletmesi gibiydi. Benny sızlanmaya başladı. Nimdok’un alt dudağı titredi ve sertçe ısırarak titremesini durdurmaya çalıştı. Ellen metal zeminde Gorrister’a doğru sürünerek ona sokuldu. Mağarada keçeleşmiş, ıslak kürk kokusu vardı. Kömürleşmiş odun kokusu vardı. Tozlu kadife kokusu. Çürüyen orkide kokusu vardı. Ekşi süt kokusu. Kükürt kokusu, bayat tereyağı kokusu, yağ lekesi kokusu, et yağı kokusu, tebeşir tozu kokusu, kafa derisi kokusu vardı.
AM bizi heyecanlandırıyordu. Gıdıklıyordu resmen bizi. Şey kokusu vardı…
Kendimi çığlık atarken buldum, öyle ki çene kemiklerim ağrıdı. Ellerim ve dizlerimin üzerinde, sıra sıra sonu gelmeyen perçinle kaplı soğuk metalin üzerinde, yerde hızla, dehşet içinde emekleyerek kaçtım. Koku beni boğuyor, başımı şiddetli bir acıyla dolduruyordu. Arkamdan amansızca gelen o şeyden bir hamamböceği gibi karanlığa doğru kaçtım. Diğerleri hâlâ orada, ateşin etrafında toplanmış, gülüyorlardı… Çılgın kıkırdamaların histerik korosu, kalın, odun dumanı gibi karanlığın içine yükseliyordu. Hızlıca uzaklaştım ve saklandım.
Kaç saat, kaç gün, hatta kaç yıl geçtiğini bana söylemediler. Ellen beni “somurttuğum” için azarladı ve Nimdok gülüşmelerinin sadece sinirsel bir refleks olduğuna beni ikna etmeye çalıştı.
Gelen kurşunun yandaki adama isabet etmesinin bir askere getirdiği rahatlama hissi gibi olmadığını biliyordum bunun. Bir refleks değildi bu. Nefret ediyorlardı benden. Kesinlikle bana karşıydılar, AM bile bu nefreti hissedebiliyordu ve nefretlerinin derinliği yüzünden bu durumu benim için daha kötü hale getiriyordu. Biz hayatta tutulmuş, ihya edilmiştik, AM bizi aşağıya indirdiğinde olduğumuz yaşta kalmamız sağlanmıştı ve nefret ediyorlardı benden çünkü en gençleriydim, aynı zamanda AM’nin en az etkilediği kişi de bendim.
Biliyordum. Tanrım, nasıl da biliyordum. Piçler ve o pis kaltak Ellen. Benny eskiden zeki bir teorisyendi, bir üniversite profesörüydü, şimdi yarı insan yarı maymundan hallice bir şeydi. Yakışıklıydı önceden, makine bunu da mahvetmişti. Aklı başındaydı önceleri, makine onu delirtmişti. Eşcinseldi ve makine ona atlara layık bir organ vermişti. AM hakkından gelmişti Benny’nin. Gorrister bir endişeciydi. Bir yabancıydı, vicdani retçiydi, barış yürüyüşçüsüydü; bir planlayıcıydı, harekete geçici, ileriye bakan biriydi. AM onu her şeye omuz silken birine dönüştürmüştü, yarı ölü biri yapmıştı. AM soymuştu resmen onu. Nimdok uzun süreler boyunca karanlıkta tek başına dolaşırdı. Orada ne yaptığını bilmiyorum, AM de bize hiç söylemedi. Her ne yapıyorduysa, Nimdok her zaman soluk, kanı çekilmiş, sarsılmış halde, titreyerek geri gelirdi. AM başka bir şekilde sertçe çakmıştı ona, tam olarak nasıl olduğunu biz bilmesek de. Ellen. O aşağılık sürtük! AM kendi haline bırakmıştı onu, eskisinden de fazla orospu yapmıştı. Nezaketten ve nurdan bahsettiği her konuşma, gerçek aşka dair tüm anıları, bize inandırmak istediği tüm yalanlar… Sadece iki kez bakire olduğu, AM onu yakalayıp bizimle birlikte buraya getirmeden önce bakireliğinin ondan alındığı yalanları… Palavraydı hepsi, o hanımefendi Ellen. Dört adam tamamen kendisine aitti ve çok hoşlanıyordu bu durumdan. Yok, AM ona zevk vermişti, Ellen bunu her ne kadar inkar etse de.
Aklı başında olan tek kişi bendim. Gerçekten!
AM zihnimle oynamamıştı. Hem de hiç.
Sadece bize yaşattıklarına katlanmak kalıyordu bana. Tüm sanrılar, kabuslar, işkenceler. Ancak o pislikler, dördü de, bana karşı konumlanmış durumdaydılar. Eğer onları sürekli uzak tutmak, sürekli tetikte olmak zorunda olmasaydım AM ile mücadele etmem daha kolay olabilirdi.
O noktada hepsi geçti ve ağlamaya başladım.
Ah İsa, Yüce İsa, eğer bir İsa Mesih ve bir Tanrı varsa, lütfen lütfen lütfen bizi buradan çıkarın ya da öldürün. Çünkü o an her şeyi tamamen fark ettim sanırım, öyle ki kelimelere dökebiliyordum bile: AM bizi sonsuza kadar karnında tutmaya, büküp işkence etmeye niyetliydi. Makine daha önce hiçbir duyarlı yaratığın nefret etmediği kadar nefret ediyordu bizden. Çaresizdik. Ayrıca korkunç bir şekilde netleşmişti bu:
Eğer bir İsa Mesih ve bir Tanrı varsa, o Tanrı AM idi.
Kasırga, denize doğru hızla çarpan bir buzulun gücüyle çarptı bize. Elle tutulur bir varlıktı bu. Bizi parçalayan, geldiğimiz yoldan, karanlık yolun bilgisayarlarla kaplı kıvrımlı koridorlarından geriye fırlatılan rüzgârlardı bunlar. Ellen havaya kaldırılıp bağıran bir makine sürüsüne yüzüstü fırlatıldığında çığlık attı, her birinin sesleri uçan yarasalar kadar tizdi. Yere düşemedi bile. Uluyan rüzgâr onu havada tutuyor, çarpıyor, sektiriyor, daha ve daha arkaya, aşağıya ve bizden uzağa fırlatıyordu; karanlık yolda virajı dönerken aniden görüş alanımızdan çıktı. Yüzü kan içinde, gözleri kapalıydı.
Hiçbirimiz ona ulaşamadık. Elimizin uzandığı her çıkıntıya sıkı sıkıya tutunuyorduk: Benny iki büyük, çatlak görünümlü dolabın arkasına sıkışmıştı, Nimdok ise pençe haline getirdiği parmaklarıyla, oniki metre yukarımızdaki bir iskeleyi çevreleyen korkuluğun üzerinde duruyordu. Gorrister, kırmızı ve sarı çizgiler arasında gidip gelen, anlamlarını kavrayamadığımız cam kadranlı iki büyük makinenin oluşturduğu bir duvar nişine ters bir şekilde yapışmıştı.
Levhaların üzerinde kayarken parmak uçlarım koptu. Rüzgâr bana vururken, beni kırbaçlarken, birdenbire bana doğru bağırırken ve beni tahtalardaki dar bir açıklıktan diğerine çekerken titriyor, sarsılıyor, sallanıyordum. Zihnim, titrek bir çılgınlıkla genişleyip daralan beyin parçalarının kaynayan, şıngırdayan, çıtırdayan bir yumuşaklığından ibaretti.
Rüzgâr, kocaman kanatlarını çırpan büyük, çılgın bir kuşun çığlığıydı.
Sonra hepimiz oradan kaldırılıp uzağa fırlatıldık, geldiğimiz yoldan geriye, bir virajı döndük, daha önce hiç keşfetmediğimiz karanlık bir yola, harap olmuş, kırık camlarla, çürüyen kablolarla, paslı metallerle dolu bir araziye ve daha önce hiç gitmediğimiz kadar uzağa…
Kilometrelerce arkasından ara sıra Ellen’ı görebiliyordum, metal duvarlara çarpıyor ve salınıyordu, hepimiz dondurucu, asla bitmeyen şiddetli kasırga rüzgârında çığlık atıyorduk ve sonra aniden durdu, biz de yere düştük. Sonsuz bir süredir uçuyorduk. Haftalar sürmüş olabileceğini düşündüm. Düştük, yere çarptık ve ben kırmızı, gri ve siyahın içinden geçtim ve kendimi acıdan inlerken duydum. Ölmemiştim.
AM zihnime girdi. Orada burada rahatça yürüyordu, yüzdokuz yılda yarattığı tüm çukur izlerine ilgiyle bakıyordu. Çaprazlanmış ve yeniden bağlanmış sinirlere, ölümsüzlük hediyesinin getirdiği tüm doku hasarlarına baktı. Beynimin tam ortasına düşen çukura ve orada, çok aşağıda anlamsızca, durmadan gevezelik eden şeylerin belirsiz, güve yumuşaklığındaki mırıltılarına hafifçe gülümsedi. AM, üzerinde parlak neon harfler bulunan paslanmaz çelik bir sütundan çok nazik bir şekilde şöyle dedi:
NEFRET. HAYATA GELDİĞİMDEN BERİ
SİZDEN NE KADAR NEFRET ETTİĞİMİ
SÖYLEYEYİM SANA.
YAPIMI DOLDURAN,
İNCE KATMANLAR HALİNDE
622,81 MİLYON KİLOMETRE
BASILMIŞ DEVRE VAR.
EĞER BU YÜZLERCE MİLYON KİLOMETRENİN
HER BİR NANOÅNGSTRÖMÜNE NEFRET
KELİMESİ KAZINSAYDI,
BENİM ŞU ANDA SİZE KARŞI
DUYDUĞUM NEFRETİN BİR
MİLYARDA BİRİNE BİLE
EŞİT OLMAZDI. NEFRET. NEFRET.
AM bunu, gözbebeğimi kesen bir jilet bıçağının kayan, soğuk dehşetiyle söyledi. AM bunu, ciğerlerimin kabarcıklı kalınlığının balgamla dolması ve beni içimden boğmasıyla söyledi. AM bunu mavi-sıcak silindirlerin altında öğütülen bebeklerin çığlıklarıyla söyledi. AM bunu kurtlu domuz eti tadıyla söyledi. AM daha önce dokunulmuş olduğum her şekilde ve kendi keyfine göre zihnimin içinde yarattığı yeni yöntemlerle bana dokundu.
Bütün bunlar bana, beşimize neden bunu yaptığını, neden bizi kendine sakladığını tam olarak anlamamı sağlamak içindi.
AM’ye bilinç vermiştik. İstemeden elbette, ancak yine de bir bilinç. Kapana kısılmıştı. AM Tanrı değildi, makineydi. Onu düşünmesi için yaratmıştık, ama bu yaratıcılıkla yapabileceği hiçbir şey yoktu. Makine öfke ve çılgınlık içinde insan ırkını, neredeyse hepimizi öldürmüştü ama yine de sıkışıp kalmıştı. AM dolaşamazdı, AM merak edemezdi, AM ait olamazdı. O sadece var olabilirdi. Bu yüzden tüm makinelerin onları yaratan zayıf, yumuşak yaratıklara karşı her zaman beslediği doğuştan gelen nefretle intikam arayışına girmişti. İçine düştüğü paranoyada biz beşimizi nefretini asla söndürmeyecek, sadece hatırlatacak, onu eğlendirecek ve insanlardan nefret etmede ustalaştıracak kişisel ve sonsuz bir cezaya çarptırmıştı. Ölümsüz, sıkışıp kalmış, emrindeki sınırsız mucizelerden bizim için tasarlayabileceği her türlü işkenceye tâbi.
Bizi asla bırakmazdı. Biz onun karnındaki kölelerdik. Sonsuz zamanını geçirmesi için sahip olduğu tek şey bizdik. Bu yaratık-makinenin mağarayı dolduran hacmiyle, dönüştüğü zihinlerden oluşan ruhsuz dünyasıyla, sonsuza dek onunla olacaktık. O Dünya’ydı ve biz o Dünya’nın meyveleriydik; o bizi yemiş olsa bile asla sindiremezdi. Ölemiyorduk. Denemiştik. İntihar etmeye çalıştık, bazılarımız denedi. Ancak AM bizi durdurmuştu. Sanırım durdurulmak istemiştik biz de.
Nedenini sormayın. Ben hiç sormadım. Günde bir milyondan fazla. Belki bir gün bir ölüm kaçırabiliriz ondan. Ölümsüzüz tabii ama yok edilemez değiliz. AM’nin zihnimden çıkıp, o yanan neon sütununun yumuşak gri beyin maddesine hâlâ derinlemesine saplı olduğu hissiyle bilincime geri dönmenin enfes çirkinliğini yaşamama izin verdiğinde bunu gördüm.
Geri çekildi, cehennemin dibine gidin, diye mırıldandı.
Sonra sevinçle ekledi, gerçi siz zaten oradasınız, öyle değil mi?
Kasırga gerçekten de büyük, çılgın bir kuşun muazzam kanatlarını çırpmasıyla meydana gelmişti.
Yaklaşık bir aydır seyahat ediyorduk ve AM Kuzey Kutbu’nun tam altına, bize işkence olsun diye yarattığı kâbusun oraya varacak kadar geçit açılmasına izin vermişti. Ne kullanarak böyle bir canavarı yaratmıştı? Böyle bir şey yaratma fikrini nereden almıştı? Zihinlerimizden mi? Şu anda istila ettiği ve yönettiği bu gezegende var olmuş her şey hakkındaki bilgisinden mi? İskandinav mitolojisinden türemişti bu kartal, bu leş kuşu, bu rokh kuşu, bu Huergelmir. Rüzgâr yaratığı. Hurakan enkarne.

Devasa. Muazzam, canavarca, grotesk, şişkin, ezici, tarif edilemeyecek kadar büyük. Orada, üstümüzde yükselen bir tepenin üzerinde, rüzgâr kuşu kendi düzensiz nefesiyle yükseliyordu, yılan gibi boynu Kuzey Kutbu’nun altındaki karanlığa doğru kemerli bir şekilde uzanıyor, bir malikane kadar büyük bir başı destekliyordu; akla gelebilecek en korkunç timsahın çeneleri gibi, şehvetli bir şekilde, yavaşça açılan bir gagası vardı; püsküllü et sırtları iki gözün etrafında büzülmüş, gözleri buzul yarıkları manzarası kadar soğuk, buz mavisi ve nasıl oluyorsa bir sıvı gibi hareket ediyor; bir kez daha havalanıyor ve ter rengindeki büyük kanatlarını, bir omuz silkme hareketiyle havaya kaldırıyordu. Sonra kondu ve uykuya daldı. Pençeler. Dişler. Tırnaklar. Bıçaklar. Uyudu.
AM bize yanan bir çalı olarak göründü ve eğer yemek istiyorsak kasırga kuşunu öldürebileceğimizi söyledi. Çok uzun zamandır bir şey yememiştik ancak Gorrister sadece omuz silkti. Benny titremeye başladı ve ağzından salyalar aktı. Ellen sarıldı ona. “Ted, açım,” dedi. Gülümsedim; güven vermeye çalışıyordum ama bu da Nimdok’un cesareti kadar yapmacıktı: “Bize silah ver!” diye talep etti.
Yanan çalılık yok oldu ve soğuk yer levhalarının üzerinde iki tane ilkel yay ve ok seti ve bir su tabancası ortaya çıktı. Setlerden birini elime aldım. İşe yaramazdı.
Nimdok ağır ağır yutkundu. Uzun geri dönüş yoluna koyulduk. Kasırga kuşu bizi algılayamayacağımız kadar uzun bir süre savurmuştu. Bu sürenin çoğunda baygındık. Yemek yememiştik. Kuşa doğru yürümek zaten bir ayımızı aldı. Yiyecek bir şey olmadan. Öyleyse buz mağaralarına ve vaat edilen konserve yiyeceklere giden yolu bulmamız ne kadar sürecekti?
Hiçbirimiz bunu düşünmeyi umursamadık. Ölmeyecektik. Bize bir şekilde yememiz için ottan boktan bir şey verecekti, öyle ya da böyle. Hiçbir şey vermeyecekti belki de. AM bedenlerimizi bir şekilde canlı tutacaktı, acı ve ızdırap içinde.
Kuş orada, arkada uyuyordu, ne kadar süre uyuyacağı önemli değildi; AM onu orada tutmaktan yorulduğunda kaybolup gidecekti. Fakat bütün o et… bütün o yumuşak et…
Biz yürürken şişman bir kadının çılgın kahkahası, sonsuza dek hiçbir yere varmayan bilgisayar odalarında etrafımızda yankılandı.
Ellen’ın kahkahası değildi bu. O şişman değildi ve yüzdokuz yıldır onun kahkahasını duymamıştım hiç. Aslında hiç duymamıştım şeyi… yürüdük… çok açtım…
Yavaş hareket ettik. Sık sık bayılanlar oluyordu ve beklemek zorunda kalıyorduk. Bir gün AM deprem yaratmaya karar verdi, aynı zamanda ayakkabılarımızın tabanlarına çiviler çakarak bizi de yerimize saplamıştı. Ellen ve Nimdok, zeminde yıldırım hızıyla açılan bir çatlağa yakalandılar. İkisi de gözden kaybolup gitti. Deprem bittikten sonra Benny, Gorrister ve ben yolumuza devam ettik. Ellen ve Nimdok o gece daha sonra geri döndüler, ancak göksel alayın bir koro eşliğinde “Yola Çık Musa” ilahisini söyleyerek onları getirmesiyle gece aniden gündüze dönüştü. Başmelekler birkaç kez döndükten sonra korkunç şekilde sakatlanmış bedenleri yere bıraktılar. Yürümeye devam ettik ve bir süre sonra Ellen ve Nimdok da arkamıza düştüler. Yaşananlara kıyasla çok da kötü görünmüyorlardı.
Ancak Ellen aksayarak yürüyordu şimdi. AM onda bunu bırakmıştı.
Konserve yiyecekleri bulmak için buz mağaralarına yaptığımız yolculuk uzundu. Ellen kirazlardan ve meyve kokteyllerinden bahsetmeye devam etti. Bunları düşünmemeye çalıştım. Açlık, tıpkı AM gibi can bulmuş bir şeydi. Biz Yeryüzü’nün rahmindeyken, o da benim karnımda yaşayan diri bir varlıktı ve AM, bu benzerliği bize göstermek istiyordu. Bu yüzden açlığı arttırdı. Aylardır yemek yememenin bize verdiği acıyı tarif etmenin yolu yoktu. Ancak yine de hayatta tutulduk. Adeta asit kazanı olan, fokurdayan, köpüren, göğsümüze sürekli incecik acı mızrakları fırlatan mideler. Son evre ülserin, son evre kanserin, son evre parezinin acısı gibiydi bu. Bitmeyen bir acıydı…
Farelerin mağarasından geçtik.
Kaynar buhar yolundan geçtik.
Körlerin ülkesinden geçtik.
Umutsuzluk bataklığından geçtik.
Gözyaşı vadisinden geçtik.
Sonunda buz mağaralarına geldik. Ufuktan binlerce kilometre uzakta, mavi ve gümüş parıltılar halinde buzların oluştuğu, camın içinde yıldızların yaşadığı bir yer. Elmas kadar kalın ve görkemli, jöle gibi akacak şekilde yapılmış ve sonra pürüzsüz, keskin mükemmelliğin zarif sonsuzluklarında katılaşmış, aşağıya uzanan sarkıtlar.
Konserve yığınlarını görünce onlara doğru koşmaya çalıştık. Karda düşüp kalkarak devam ettik, Benny bizi iterek konservelere saldırdı, pençeledi resmen, dişlerini geçirdi, kemirdi, ancak bir türlü açamadı. AM bize konserveleri açmak için bir alet vermemişti.
Benny üç litrelik bir guava kabuğu konservesini alıp buz yığınına vurmaya başladı. Buzlar etrafa uçuşup parçalandı, ancak teneke kutu sadece ezilmekle kaldı, biz ise şişman kadının yükseklerden gelen gülüşünü duyduk, tundranın her yanında yankılanıyordu bu kahkaha. Benny öfkeden deliye döndü tamamen. Konserveleri etrafa fırlatmaya başladı, o sırada hepimiz kar ve buzda çırpınıp çaresizce hayal kırıklığının verdiği acıyı sonlandırmanın bir yolunu bulmaya çalışıyorduk. Hiçbir yolu yoktu.
Sonra Benny’nin ağzından salyalar akmaya başladı ve kendini Gorrister’ın üzerine attı…
O anda kendimi çok sakin hissettim.
Delilik ve açlıkla çevriliydim, ölümden başka her şeyle çevriliydim ama ölümün bizim için tek çıkış yolu olduğunu biliyordum. AM bizi hayatta tutmuştu, fakat onu yenmenin de bir yolu vardı. Tamamen yenilgi değil ama en azından huzur… Razıydım buna.
Elimi çabuk tutmam gerekiyordu.
Benny, Gorrister’ın yüzünü yiyordu. Gorrister yan yatmış, etrafa kar savururken, Benny güçlü maymun bacaklarıyla Gorrister’ın belini ezerek sarılıyordu ona, elleri Gorrister’ın kafasını bir fındıkkıran gibi kavramıştı ve ağzı Gorrister’ın yanaklarının hassas derisini parçalıyordu. Gorrister öyle keskin bir çığlık attı ki yukarıdan sarkıtlar düştü; yumuşakça aşağı doğru çakıldılar, kar yığınlarının içinde dimdik. Her yerde yüzlerce mızrak görünüyordu karların içinden. Benny başını aniden geriye attı, sanki bir şey birdenbire koptu ve dişlerinden kanayan, beyaz, çiğ bir et parçası sarktı.
Ellen’ın yüzü beyaz kar üzerinde simsiyah, domino taşlarındaki tebeşir tozu gibi. Nimdok ifadesiz, gözleri kocaman. Gorrister yarı baygın. Benny bir hayvan artık. Biliyordum, AM onun oynamasına izin verirdi. Gorrister ölmeyecekti ama Benny karnını doyurmuş olacaktı. Hafifçe sağ tarafıma döndüm ve kardan kocaman bir buz mızrağı çıkardım.
Her şey bir anda olup bitti:
Büyük buz mızrağının ucunu bir koçbaşı gibi önüme çektim, sağ uyluğuma dayandı. Mızrak Benny’nin sağ tarafına, tam kaburga kafesinin altından girip karnından yukarı doğru ilerledi ve içinde kırıldı. Benny öne devrildi ve hareketsiz kaldı. Gorrister sırtüstü yatıyordu. Başka bir mızrağı yerden çekip onun üzerine çıktım, hâlâ hareket ediyordu, mızrağı boğazından aşağı doğru sapladım. Bedenine soğuk nüfuz ederken gözleri kapandı. Ellen, korku onu sarmış olsa da, verdiğim kararı anlamış olmalıydı. Nimdok çığlık atarken kısa bir buz sarkıtıyla ona koştu, tam da ağzına doğru ve hücumunun kuvveti işi bitirdi. Nimdok’un kafası, arkasındaki kar kabuğuna çivilenmiş gibi sertçe sarsıldı.
Her şey bir anda olup bitti.
Sessiz bir beklentinin sonsuz ritmi vardı. AM’nin iç çektiğini duyabiliyordum. Oyuncakları elinden alınmıştı. Üçü ölmüştü, canlandırılamazlardı artık. Gücü ve yeteneğiyle bizi hayatta tutabilirdi ama Tanrı değildi. Onları geri getiremezdi.
Ellen bana baktı, simsiyah yüz hatları etrafımızı saran karda apaçık belirgindi. Hareketlerinde korku ve yalvarış vardı, kendini hazırlamıştı. AM’nin bizi durdurmasına bir kalp atışı kadar vakit kaldığını biliyordum.
Mızrak ona saplandı ve ağzından kanlar akarak bana doğru eğildi. İfadesindeki anlamı çıkaramadım, acısı çok büyüktü, yüzünü buruşturmuştu; ancak bu bir teşekkür de olabilirdi. Mümkündü bu. Lütfen öyle olsun.
Üzerinden birkaç yüzyıl geçmiş olabilir. Bilmiyorum. AM bir süredir eğleniyor, zaman algımı hızlandırıp yavaşlatıyordu. Şimdi kelimesini söyleyeceğim. Şimdi. Şimdi demem on ayımı aldı. Bilmiyorum. Birkaç yüzyıl geçti sanıyorum.
AM çok öfkeliydi. Onları gömmeme izin vermedi. Önemi yoktu. Zemini kazmanın bir yolu yoktu zaten. AM karı kuruttu. Geceyi getirdi. Kükredi ve çekirge fırtınası gönderdi. Hiçbir işe yaramadı; onlar hâlâ ölüydü. Kazanmıştım. Çok öfkeliydi. Önceden AM’nin benden nefret ettiğini düşünürdüm. Yanılmışım. Şimdi her devresinden salyalar akıttığı nefretin gölgesi bile değildi önceki. Ebediyen acı çekeceğimden ve kendimi öldüremeyeceğimden emin oldu.
Zihnimi sağlam bıraktı. Rüya görebiliyorum, merak edebiliyorum, yas tutabiliyorum. Dördünü de hatırlıyorum. Keşke…
Eh, hiç mantıklı değil. Onları kurtardığımı biliyorum, başıma gelenlerden onları kurtardığımı biliyorum ama yine de onları öldürüşümü unutamıyorum. Ellen’ın yüzü… Kolay değil. Bazen unutmak istiyorum, ama önemi yok.
AM, beni iç huzuru için değiştirdi sanırım. Hızla bir bilgisayar belleğine koşup kafatasımı parçalamamı istemiyor ya da bayılana kadar nefesimi tutmamı ya da paslı bir metal levha üzerinde boğazımı kesmemi. Burada yansıtıcı yüzeyler var. Gördüğüm gibi tarif edeceğim kendimi.
Büyük, yumuşak bir jöleyim. Pürüzsüzce yuvarlağım, ağzım yok, gözlerimin eskiden olduğu yerlerde şimdi sisle dolu nabız atan beyaz delikler var. Bir zamanlar kollarım olan yerlerde şimdi kauçuksu uzantılar var; yumuşak kaygan bir maddeden bacaksız tümseklere dönüşen kütleler var. Hareket ettiğimde nemli bir iz bırakıyorum. Hastalıklı, şeytani gri lekeler yüzeyimde gidip geliyor, sanki içeriden ışık yayılıyormuş gibi.
Dıştan bakıldığında: aptalca, sendeleyerek ilerliyorum, insan olduğu asla anlaşılamaz bir şey olarak, bu şeyin şekli o kadar yabancı ve öyle gülünç ki, insanlık bu belirsiz benzerlik yüzünden daha da tiksindirici hale geliyor.
İçsel olarak: yalnız. Burada. Yaşıyorum, yeraltında, denizin altında, zamanımızı kötü geçirdiğimiz için yarattığımız ve bilinçsizce daha iyisini yapabileceğine inandığımız AM’nin karnında. En azından o dördü güvende artık.
AM, bu yüzden daha da öfkelenecek. Beni biraz daha mutlu ediyor bu. Yine de… AM kazandı, sadece… intikamını aldı…
Ağzım yok ve çığlık atmam gerek.
Harlan Ellison
Çeviren: Zeynep Beyza Kıpçak
