1 Ocak 2026

Yılın ilk günü. Diğer günlerden farksız elbette. Tek farkı var, bugün tatil.

Aklıma nereden geldi bilmem, Carver’ın “Katedral” öyküsünü anımsadım. Ama yarım yamalak anımsadım tabii. Açıp tekrar okudum.

Öykü yazmak için doğmuş sanki Carver. Bir aralar çok popülerdi, 2010’ların başlarıydı galiba. Öykü atölyelerinde tavsiye edildiğini, öne çıkarıldığını duymuştum. Popülerliğinin nedenlerinden biri bu olsa gerekti.

Raymond Carver

“Katedral”den sonra çok sevdiğim birkaç öyküsünü de okudum: “Vitaminler”, “Eve Böyle Yakın Bunca Su” ve bir ikisini daha.

“Bu tekrar okuma işini daha sık yapmalı,” diyorum her seferinde. Sonra unutuyorum.

Ve Aşktan Sözettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz.

Zafer Aracagök çevirisiyle 1994’te çıkan kitap, uzun süre Türkçedeki tek çevirisi olarak kaldı Carver’ın. Sonra başka çeviriler de yapıldı Carver’dan. Bu kitap da farklı bir isimle, farklı bir çevirmenin çevirisiyle yayımlandı yıllar sonra.

Ama kapağını Edward Hopper’ın High Noon (Öğle Vakti) adlı resminden bir detayın süslediği bu baskı hâlâ çok özeldir.

Carver da Hopper da bu kapağı görmediler. Görmüş olmalarına imkân yok, ikisi de ölmüştü kitabın Türkçe baskısından önce.

Edward Hopper, 1967’de New York’taki atölyesinde çalışırken öldü. 84 yaşındaydı.

Akciğer kanserinden öldüğünde 50 yaşındaydı Raymond Carver. Şöyle demişti bir söyleşisinde: “Fikirler öykülerden oluşur, öyküler fikirlerden değil.”

18 Ocak 2026

Korkuyorum Anne’nin senaryosunu okudum. Bir kez daha izlemiş gibi oldum filmi.

Sonra oturdum, bir kez daha izledim.

Harika bir film. Enfes!

22 Ocak 2026

Edebi Türlerin Yaradılışı

Dünya kurulalı henüz iki gün olmuştu. Her şey, herkes için çok yeniydi hâlâ.

Tanrı göklerdeki evinin balkonuna çıkıp aşağıdaki bahçeye baktı, “şiir gibi,” diye düşündü.

Havva, Âdem’e bakıp “hayatımız roman olur,” dedi.

Bilge ağaç kendi kendine fısıldadı: Bütün bunlar bir “deneme”ydi.

Sonra Yılan girdi sahneye ve ilk sözünü söyledi: “Hikâye hepsi.”

29 Ocak 2026

Birkaç gündür memleketteyim, Kınık’ta. Burada kendimi iyi hissediyorum. Burası dünyanın merkezi, burası dünyanın en güzel ilçesi.

Benim için elbette, bana göre öyle.

2 Şubat 2026

Mustafa’nın Boş Hayali

13 Şubat 1276 Perşembe sabahı, gördüğü kötü rüyanın etkisiyle huzursuz uyanan Mustafa, tavanı boydan boya kaplayan kargılara baktı bir süre. İçinin bomboş olduğunu hissetti.

Sebepsiz değildi bu boşluk hissi. Her şey günden güne kötüleşiyordu. Nalbanttı Mustafa, işler kesattı. Moğolların önünden kaçarak buralara kadar gelen kaçkınlar yüzünden karmaşa hâkimdi kasabada. Mustafa sağ solda gördüğü gariban kaçkınlara yardım ediyordu ama elinden de pek bir şey gelmiyordu.

Yoksuldu o da, herkes gibi. Kış çetin geçiyordu. Bununla da bitmiyordu. Kadı rüşvetle çalışıyordu. Subaşı Moğollarla iş tutuyordu. Yöneticiler düşman gibi davranıyordu halka.

Sesler duydu. Karısı avluda işleniyordu. Bu soğukta çamaşır yıkıyordu gariban.

İç çekti Mustafa, içindeki boşluk büyüyordu git gide.

Yine de umutlanmak istedi. Çok uzak bir geleceği hesap etmeye çalıştı, beceremedi. Torunlarımın torunlarının torunları, diye hayal etti sonunda, böyle sıkıntılar çekmeyecek.

Fena halde yanılıyordu.

***

Dünyanın En İyi Çakmağı

Esat Caddesi’nde hızlı hızlı yürüyordum. Genelde hızlı yürürüm. Hele ki zihnim bir şeyle meşgulse. O gün aklımdan neler geçiyordu bilmiyorum. Cılız bir sesle kendime geldim, “Çakmak, kalem, yara bandı…” Sese doğru döndüm, kör bir adam, boynuna astığı küçük bir tabla içinde ıvır zıvır şeyler satıyordu. İhtiyacınız olan, ama ihtiyacınız olduğunun farkında olmadığınız şeyler.

Yanına gittim, selamlaştık. Çakmak almak istediğimi söyledim.

“Çakmaklarım kalitelidir hocam, diğerlerine benzemez,” dedi.

Ne diyeceğimi bilemediğim ya da geçiştirmek istediğim durumlarda, “doğrudur,” derim. Yine öyle yaptım. Çakmaklara baktım bir süre. Sonunda kişiliksiz, renksiz, üstündeki markayı daha önce hiç duymadığım bir çakmağı seçtim tablanın içinden. “Ne kadar?” diye sordum. 15 liraymış. Rüzgârda da yanabilen bir çakmağa göre ucuzdu. Cüzdanımı açtım, parayı çıkarıp eline tutuşturdum. “Kaç para bu?” diye sordu. Doğru ya, adam kördü. “15 lira,” dedim. Ama oradan ayrılamıyordum. Yalan da söylemiş olabilirdim, yapabilirdim bunu. İki beşlik tutuşturabilirdim eline.

Gitmediğimi fark edince memleket nere diye sordu. Söyledim.

“İzmir çok güzel şehir,” dedi.

Doğrudur diyecektim neredeyse. Onun yerine “öyle,” dedim, “güzeldir.”

O boktan çakmağı altı aydır kullanıyorum, gazı bitmedi, bozulmadı.

Günde bir paket sigara içtiğimi hesaba katacak olursanız, bir mucize değilse nedir bu?

7 Şubat 2026

Dün akşam Kınık’ı sel götürdü. Çok yağdı meret, yapacak bir şey yok. Arkadaşlarımın evindeydim. Kızları Arya’yla artık aramızda bir klasik olan yapbozumuzu yaptık, oturduk sohbet ettik. Eve zor döndüm. Sokakların her biri birer dere olmuştu.

Bugün güneş açtı. Sütliman oldu ortalık.

8 Şubat 2026

Ve Ankara’ya dönüş. 10 saat otobüs yolculuğu.

İnsanlardan soğumak isteyene tavsiye ederim. 10 saat yol gidince insanları sevmeniz mümkün olmaz artık. Sürekli telefonda konuşanlar, meraklılar, yüksek sesle Instagram videosu kaydıranlar, sorulara yanıt vermeye hiç gönüllü olmayan muavinler, çok kısa molalar… Ne ararsan burada haaanıım, Tanrının muhteşem yaratıcılığının küçük ölçekli showroom’u.

Otobüs yolculuğu değil bu, bir imtihan. Kâmil insan olma yolunda geçmeniz gereken ilk eşik.

Bir olgunlaşma enstitüsü!

***

Birkaç yıl önce babasını anlattığı kitabını okumuş, çok sevmiştim. Nedense başka kitabına el atmadım bunca zamandır.

Kınık’a giderken annesini anlattığı kitabını okumuştum. Şimdi, Ankara’ya dönerken de oğullarını anlattığı kitabını okudum.

Jean-Louis Fournier’den bahsediyorum.

Türkçeye çevrilmiş tüm kitaplarına el atacağım yavaş yavaş. (Bu sefer ertelemeyeceğim.)

Neden bu kadar tutuldum peki Fournier denen bu herife?

Tam bilemiyorum. İnsan neden bazı insanlara yakın hisseder kendini, bazılarından neden köşe bucak kaçar? Biliyor muyuz sanki.

En çok mizahı, ironisi etkiledi beni Fournier’in. Mantıklı tek açıklaması bu olabilir.

9 Şubat 2026

İlk birkaç gün zor geçer hep. Hele de memlekette uzun kalmışsam. İnsanların ne dediğini bile anlayamam bir süre. Her şey tuhaf görünür gözüme, yadırgarım. Sonra bir bakmışım, alışmışım.

İnsan ne tuhaf varlık. Her şeye alışabiliyor.

Bir tek ölüm, ölüm var alışamadığımız.

10 Şubat 2026

Çok sevgili arkadaşlarım, saç tıraşım nedeniyle kafamın mantara benzediğini söyledikleri için iş çıkışı berbere uğradım. O verdi acı haberi, gerçekten üzüldüm.

Birkaç ay geriye gitmek gerekiyor…

Yine bir iş çıkışında berbere uğrayacaktım. Dolmuştan inip biraz yürüyünce tuhaf bir şeyler olduğunu anladım. Berber Tufan, epey cüsseli bir adamı tutmaya, düşmesin diye kollamaya çalışıyordu. Yetiştim hemen, destek verdim. Cüsseli adam çok içmiş, belli. Arada gözleri kapanıyor, berberin önünde oturduğu koltuktan düştü düşecek. Ayıltmaya çalışıyoruz, sigara tutuyorum. Ayılır gibi oluyor ama sigarayı daha yarılamadan kafası yine öne düşüyor. Tufan, bana bırakıyor arkadaşı, ambulans çağırıyor. Çünkü iyi değilim diyor cüsseli adam, hastaneye götürün beni diye ısrar ediyor.

Uzatmayalım, zor geçen bir yarım saatten sonra ambulans ve polis intikal etmişti o gün. Arkadaşın sigara içtiğini görünce sağlık görevlisinden azar da işitmiştim. “Bir de sigara vermişsiniz hastaya!”

Neyse işte, böyle bir maceraydı. Arada tıraş için uğradığımda Tufan’a soruyordum, durumu nasıl diye. Her şey yolunda gibiydi. Yaşıyordu, çalışıyordu, biraz düzene girmişti.

Bu akşamüstü verilen acı haber o arkadaşla ilgiliydi. Adını vermeyeceğim, cüsseli arkadaş olarak anacağım onu hep. Hüzünlü, dertli ve cüsseli.

İmrahor’da bir yerlerde ağaca asmış kendini.

11 Şubat 2026

O gün gelecek, biliyorsunuz değil mi?

Zenginleri çiğ çiğ yiyeceğimiz günleri diyorum.

Bana kalırsa –yemek yerine– tütüne koşalım onları, zeytine, pamuğa. Ceviz silksinler, bamya toplasınlar.

Kulaklarına birer kulaklık takalım. Yoo, neden ki? Kaçamayacakları biçimde yüksek sesle müzik açalım. Yasakladıkları bütün dillerde türküler, şarkılar, marşlar dinletelim onlara. İğreneceklerdir.

Fabrikalara, tarlalara koşalım onları; katranlı elleriyle yemek yedirelim, evlerini başlarına yıkalım, su içmek için, tuvalete gitmek için, sigara içmek için izin istesinler. Vermeyelim. Tütün dizsinler, domates toplasınlar, ot yolsunlar.

Özel okullara, kolejlere gitmek yok öyle. Mahalle mekteplerinde, imam hatiplerde okuyacaklar, yabancı dilleri olmayacak. Flütleri olmadığı için müzik öğretmenlerinden, eşofman alacak paraları olmadığı için beden eğitimi öğretmenlerden dayak yiyecekler.

Askere gidecekler. Yurdun en müstesna köşelerinde 18 ay vatani hizmetlerini yapacaklar. Tuvalet temizleyecekler ve hep hazırolda duracaklar.

Asgari ücretle geçinecekler. 37 yıl çalışıp emekli olacaklar ve ikramiyeleriyle bir ev bile alamayacaklar.

İnsan gibi yaşamak için 20 kişilik plastik botlara 100 kişi binecekler, can yelekleri olmayacak. Kurtulanlar, yeni vatana varanlar hor görülecek. “Yasadışı” göçmen olacaklar.

Öyle kolay ölmek yok, emekli olduktan sonra da çalışacaklar.

Pamuk tarlalarında terleyecekler, kendi “blues”larını icat edecekler.

Dilenecekler, evsiz olacaklar. Sigortasız yaşayacaklar. Hastalanacaklar, ilaç bulamayacaklar.

Durup bir çiçeği koklayacak vakitleri olmayacak, avare dolaşamayacaklar, ağaçların güzelliğinin farkına varamayacaklar, yıldızlara bakıp hülyalara dalamayacaklar hiçbir zaman.

Dengeli beslenemeyecekler. Diyet yapabilecek kadar paraları olmayacak hiçbir zaman.

Mozart’tan, Vivaldi’den, Dostoyevski’den, Kubrick’ten haberleri olmayacak.

Suları kesilecek habire, internetleri olmayacak, elektrikleri gidip gidip gelecek.

Sokakları hep çamurlu olacak, ücralarda yaşayacaklar.

Oy verecekler ömürleri boyunca, sadece oy verecekler. Ha ha ha!

Kaçak rakı içip ölecekler, ucuz tütün tüttürecekler.

Biraz da onlar şehit olacak.

Kıyı kentlerinde yaşayıp ömürlerinde bir kez olsun denizi görmeyecekler.

Mitolojiden, Yunan tragedyalarından haberleri bile olmayacak (bu ceza mı olur ödül mü, bilemiyorum.)

Şiir dendiğinde Ahmet Kaya gelecek akıllarına. İclal Aydın filan okuyacaklar.

Televizyondaki saçma sapan dizilerin, programların müptelası olacaklar.

Hep pop dinleyecekler ve arabesk.

Kitaplar pahalı gelecek. Okumak istedikleri kitapları alamayacaklar. Sinemaya gidemeyecekler. Yurt dışı seyahati filan hayal olacak onlar için.

Zenginleri yemeyeceğiz. Onlara kendi hayatlarımızı vereceğiz.

Onur Çalı