William Faulkner ilk kez 90’larda okuduğum ve hayran olduğum kadar anlamakta zorlandığım bir yazar. Bu durumdaki tek kişi olmadığımı da biliyorum. Yine de 20. yüzyıl edebiyatına damga vurmuş beş yazarı sayan neredeyse herkesin önce onun adını anması beni ona çeken bir mıknatıs etkisi yaratıyor olabilir.
Faulkner’a Ağustos Işığı’yla başlayan hayranlığımı sanırım büyük ölçüde çevirmeni Murat Belge’ye borçluyum. Fakat çevirmenin elinden çıkan diğer Faulkner çevirilerinde nedense aynı tadı bulamadım, çoğundan da neredeyse hiçbir şey anlamadım. Bu da beni hem yazardan hem çevirmenden soğuttu. Sonra Rasih Gürkan çevirisi Ses ve Öfke ile yeniden yazarın müridi oldum, diyelim. Yine de çevirilerde hep sanki bir şey eksikmiş duygum hiç yok olmadı. On yıl önceye kadar yazarın ne bu kadar çevrilmiş eseri ne de edebiyatının niteliğini öğrenebileceğim Türkçe kaynak vardı. El yordamıyla ve kulaktan dolma bilgilerle ilerliyordum. Hatta biri hâlâ aklımda: Juan Carlos Onetti, Faulkner’ın üslubunu en iyi taklit eden yazar(mış)dı. Onetti okumayı da o zaman aklıma koymuş olmalıyım.

Sonraki yıllarda Faulkner’ı Borges’le karşılaştırmalı okuyup anlamak hevesine kapıldım. Gökten düşme bir fikir değildi. Türkiye’de yaşarken hiç bilmediğim yeni bilgilere ulaşmış, çok şaşırmıştım.
Her şeyden önce, Latin Amerika edebiyatında bize “boom dönemi” diye yutturulan –aslında İspanyol faşizminin dünyaya hoş görünme paketi demek gereken– dönemin dünyaca tanınır kıldığı yazarlardan çoğu Faulkner hayranıydı: Jorge Luis Borges, Mario Vargas Llosa, Juan Carlos Onetti, Gabriel Garcia Marquez, Juan Rulfo, Neruda (şair), vd.

Hatta Marquez öyle ileri gidiyordu ki, 1967’de Mario Vargas Llosa ile söyleşisinde (“Dos soledades” adıyla kitaplaştırılmıştı) Faulkner’ı Güney Amerikalı sayıyordu. Bu sınır tanımaz hayranlığı Faulkner romanlarının hayali şehri Yoknapatawpha’dan esinlenerek Yüzyıllık Yalnızlık romanında hayali şehir Macondo’yu yaratmasına dek varmıştı. Fakat beni asıl şaşırtan, bu “büyük” yazarların hepsinin açıkça Faulkner gibi yazmak istediklerini söylemeleriydi. Bunu bilmiyordum. Dahası, William Faulkner yazınının sadece bu yazarları değil, neredeyse kendinden sonraki Latin Amerika edebiyatının tüm kuşaklarını da etkilemiş olmasıydı.
Faulkner’ı bu “büyük” yazarların bazılarıyla paralel okuyup karşılaştırma düşüncem işte buradan doğdu. Ama İngilizcem Faulkner okumaya yetmezdi. Yine de şans yüzüme güldü: O sıralar Borges okuyordum ve Faulkner’ın Vahşi Palmiyeler romanını İspanyolcaya o çevirmişti. Büyük fırsattı. Böylece bir yandan el yordamıyla İspanyolcadan İngilizceyi bir yandan da Borges’in Faulkner’ı nasıl çevirdiğine bakarak hem Borges’i hem Faulkner’ı tanımaya başladım. Görme biçimlerini anlamak için bir “kör”den medet ummuş olmam komik görünebilir, ama dediğim gibi, insan el yordamıyla ilerlerken birçok şeyi göze alıyor. Kaldı ki, bu deneyimden çok memnunum. “Kör”ün öğrettikleri değme açıkgöze nal toplatır. Anlatacağım.

Yaklaşık üç yıl önce Faulkner’la yolum bir başka vesileyle bir kez daha kesişti. Bir Antonio Muñoz Molina romanı (Uzayıp Giden Bir Gölge Gibi) çeviriyordum. Molina ekol olarak Faulkner’ın ve Onetti’nin izinden giden ve bilinç akışı denilen tekniği olağanüstü kullanan nadir yazarlardan biri. Çevirdiğim romanda da bu tekniği kullanarak adeta bir yazarlık atölyesinde ders veriyormuşçasına roman nasıl yazılır’ı da adım adım anlattığı bir eser yaratmıştı. Fakat ben romanda yakaladığım tınıyı çeviriye yansıtamıyordum. Bunun üzerine belki örtüşen bir şeyler yakalarım diye aklıma Faulkner okumak geldi. Yine dil yetersizliğim ve Türkçe çevirilere karşı mesafeli duruşum yüzünden boşa kürek sallamama kaygısıyla rotamı, Faulkner üslubunu en iyi taklit eden yazar olarak bildiğim Onetti’ye çevirdim. İspanyolca yazıyor oluşu benim için avantajdı.
O zamana dek hiç Onetti okumamıştım. Bir hikâye antolojisi seçtim. Okumaya başlar başlamaz çarpıldım. Hikâyelerinin uzun cümlelerle döşeli yollarında dokunmadan bıraktığı çatlaklardan okuruna göz ucuyla insanın karanlığına şöyle bir bakmasına izin veren bir edebiyata çarpıldım. Geçmişten geleceğe uzanan bir karanlığı insani görüntüsü içindeki bir “şimdi”de belirsizleştiren o edebiyat üslup taklidi falan değil, dört başı mamur kendinden menkul bir sanattı.
Belirsizlik. Hem Faulkner hem Onetti yazınında öz ve biçime damgasını vuran buydu. Karanlığın içinde görülebilir bir şey vardı da karanlık mı onu belirsizleştiriyordu, yoksa karanlığın bizzat kendi mi belirsizlikti? Hepsi belirsizdi.
Ama bir yandan da Molina çevirim için aradığım tınıyı bulmuştum. O belirsizliği yansıtmam gerekiyordu ve nasıl yansıtmam gerektiğini anlamıştım. Bu okumanın yaptığım çeviriye çok faydası olduğunu inkâr edemem. O romanın bir yerinde yazar, “anılara ne doyurucu ne de kurgusal bir kesinlik katmak istemiyorum,” diyordu. Romanına belirsizlik hâkim olsun istiyordu. Bilinç akışı tekniğinin kullanıldığı biçimle özü, aralarında kan uyuşmazlığına yol açmayacak tarzda bütünleştiren buydu. Belirsizlik ve bilinç akışı etle tırnak gibiydi.

“Kör” rehberim Borges’in Vahşi Palmiyeler’i çevirirken Faulkner edebiyatına sağından solundan çomak soktuğunu fark etmem de o sıralara rastlar: Daha ilk cümlede, Faulkner kapıyı açmak üzere merdivenden inenin kimliğini okurun gözünde özellikle belirsizleştirmek için cümleyi uzattıkça uzatırken, Borges cümlenin hemen başında onun doktor olduğunu ifşa ettiği gibi, Faulkner’ın bir paragraflık cümlesini birden çok cümleye bölmüştü. Böylece iki devin yazma biçiminde benzerliklerden önce farklılıkları fark etmeye başlıyordum.
Aslında bunun beni pek memnun ettiğini söyleyemem. Çünkü Borges’i rehberim olarak özellikle seçme nedenim, benim “kör”ümün benzersiz bir okuma tarzı olmasıydı: Okurken daha önce okuduklarıyla farklı yönleri değil, benzerlikleri görüyordu. Bu durumda benim olayımda, ben daha ilk adımda rehberimin yolundan sapmış, herkesin gittiği yola girmiş oluyordum. Benzerlikleri değil, farklılıkları görüyordum. Yanımda rehberim var sanıyordum ama yoktu, çünkü ben artık kördüm. Rehberimin gösterdiği yolu görmüyordum.
Borges neden Faulkner’ın yarattığı belirsizliği yok etmeye çalışıyordu? Soru buydu. Kısa sürede cevabını buldum. Fakat bu Faulkner’dan çok Borges’le ilgili ve detaya girersem beni yolumdan saptırır. Ama yazdıklarımı dikkatli okuyan herkes zaten cevabı bulacaktır. Şunu söylemekle yetineyim: Borges de Faulkner da belirsiz alanlar yaratarak çalışan yazarlar. Benzerlikleri bu. Farklılıkları bunu kendilerine özgü tarzda yapmaları. Bu yüzden Borges Faulkner’ı çevirirken kendi bakış açısından Faulkner’ın yarattığı belirsizlik alanında boşluklar görüyor, onları ortadan kaldırmak gerektiğini düşünüyordu. Belki de belirsizlik alanlarını kendi tarzında inşa etmeye sıvanmıştı. Hatta belki Faulkner’ın söküğünü yamadığına, onun kıçını topladığına bile inandırmıştır kendini, kim bilir…
Böylece zaman içinde hiç de Faulkner taklidi olmayan bir Onetti, Faulkner’ın söküğünü diken terzi kılığına girmiş bir Borges gördükçe Faulkner yazınına doğrudan girmemin kaçınılmazlığını anlamaya başladım. Bununla birlikte Faulkner’ın yazınını ancak içinde yer aldığı Kuzey Amerika edebiyatının büyük resmi içinde tanıyabileceğimi, benzerliklerini ve farklılıklarını böyle kavrayabileceğimi bildiğim için önceliklerimden birinin de artık Kuzey Amerika edebiyatı tarihi olduğuna karar verdim.
Neyse ki, şans tekrar yüzüme güldü. Geçen yıl Yenilmeyenler’i Necla-Ünal Aytür çevirisinden okudum. O zamana kadar çevirilerde hissettiğim eksik bir şey varmış duygusuna hiç kapılmadan bitirdim romanı. Üstelik karşımda Faulkner’ı Borges’ten bile düzgün çeviren bir çevirmen vardı. Kimin aklına gelir ki? Bu sayede Türkçe Faulkner çevirileri karşısındaki mesafeli duruşum tümüyle yok oldu. Bu yıl okuduğum ilk romanlardan birinin Ünal Aytür çevirisiyle Mezar Kazanlar olmasını da yine bu güven duygusuna borçluyum.

Mezar Kazanlar benim içim zor bir okuma deneyimi oldu. Burada “zor” sözcüğünü kullanan kişinin, Borges ve Faulkner’ı İspanyolcadan ve yarım yamalak bildiği İngilizceden karşılaştırmalı okumaya kalkıştığını unutmayın. Yine de baştan beri bunca şey yazıp söyledikten sonra, bu romanı öz ve biçim, çeviri ve hatta editoryal açıdan yorumlamazsam, okur kendini elinde bir farenin tırtıklayıp bıraktığı peynirle kalakalmış gibi hisseder. Buna hakkım yok. Ya peyniri bitirip okuru merak içinde belirsizlikle baş başa bırakacağım ya da peyniri tırtıklanmamış yanı görünür biçimde bırakacağım. Bakalım. Elimden hangisi gelirse artık…
Mezar Kazanlar, ırkçı bakışın belirleyici olduğu Kuzey Amerika’nın Güney eyaletlerinden birindeki hayali bir yerde (Yoknapatawpha) çocukluktan yeni çıkmış Amerikalı siyah bir yeniyetmenin yaşadığı dünyayı anlamaya ve artık tek başına ayakta durmaya çalışırken içine düştüğü polisiye bir macerayı konu alıyor.
Romanda hikâyenin anlatıldığı zamanla olaylar dizisinin gerçekleştiği zaman diliminin örtüşüp örtüşmediği belirgin değil. Anlatıcı bir dış ses var. Bu ses romanın ana karakterine ait. On beş yaşındayken bizzat yaşadığı olayları anlatıyor. Ama bunları sanki aradan zaman geçmiş, yaşı kemale ermiş de şimdi yeniden değerlendirmeler de yaparak anlatıyormuş gibi aktarıyor. İfade ettiği kimi düşünceler o zamanki yaşını aşan şeyler. Belki de hafızasında yıllar sonra o günlere geri dönmüş gibi. Ama bazen de öyle çocuksu bir anlatıma geçiyor ki, on beşinde bir oğlan konuşuyor gibi. Onu ne birinci tekil şahıs ne de üçüncü tekil şahıs olarak tanımlayabiliyoruz. Yazar anlatıcı özelinde zamanla oynayarak öyle bir belirsizlik yaratıyor ki, bu anlatıcıya bir tür “kişisizlik” (impersonal) pozisyonu sağlıyor. Çevirmen bu “tuhaf” durumu çeviriye yansıtmanın yolunu “kendisi” şeklinde bir ifade kullanarak bulmaya çalışmış. Buluşunun ne kadar işe yaradığını yorumlamak çevirmene acımasızlık olur. Ama okurken tuhaf geldiği açık.
Romanda belirgin olan tek şey, zamanın ve anlatıcı kişinin belirsizliği. Üstelik, hem zenci olmanın aşağılanmakla eşdeğer olduğu hem de çocukluktan ergenliğe geçişin zorlu dönemecinden geçmekte olan ana karakterin baskıyı katmerlenerek hissettiği koşullar altında bu belirsizlik, etkisini sadece çocuklukta değil, yıllar içinde onun zenci bir adama dönüşecek hali üzerinde de sürdüreceğini okura hissettiren bir dinamizm de kazanıyor. Bir de üstüne delikanlının kendini bir anda esrarengiz olaylarla örülü polisiye bir çıkmazın içinde bulması tüy dikince ilkeler, pratikler, insan olma, zenci olma vb. pek çok şey çözülmez bir yumak gibi içinden çıkılmaz hale geliyor. Okurun karşı karşıya durduğu şey, zamanı, kişisi, mekânı (Yoknapatawpha) tümüyle belirsiz bir kurmaca.
Yazar bu kargaşa ve belirsizliği okurun zihninde canlandırmak için inanılmaz bir biçim yaratmış: Okur romanın ilk cümlesinden itibaren sözcüklerin üzerine boca edildiği hissine kapılıyor. Akıcılık falan değil. Yazar sözcükleri okurun üstüne adeta kovayla boca ediyor. Tıpkı zor bir mesele karşısında düşüncelerin insanın aklına soluk almaya bile fırsat vermeden art arda, üst üste gelmesi gibi.
“Bilenler”in bilinç akışı dediği bu teknik okuru roman karakterleriyle benzer, düşüncelerin sel gibi üzerine geldiği bir duruma sokuyor. Olayları birbirinden ayırmaya çalıştığı, bir an sonra konudan sapıp uzaklaşarak başka fikirler arasında kaybolduğu bir çaresizlik, rahatsızlık durumuna sürüklüyor. Fakat “bazı bilenler”in bildiklerinden öte, Faulkner bu tekniği, bireysel kimliği çatışmalı olduğu toplumsal belirsizlikler pistinde dans ettirerek görünür kılıyor. Yoksa “Ay, içimden şunlar geçtiydi,” türünde bir kusma halini bilinç akışı diye koymuyor önümüze. Dolayısıyla karakterler de kartondan yapılmış gibi değil kanlı canlı kişiler olarak canlanıyor okurun zihninde.

Çeviri, romanı bu yönüyle bence mükemmelen yansıtıyor. Ama bir başka yönüyle bana sanki aynı çizgiyi tutturamamış gibi geldi. Bildiğim kadarıyla Faulkner kimi cümlelerinin sonunu getirmeyen, bozuk cümleler, tekrar eden cümlelerle yazan, hatta acaba sarhoş mu yazıyor, dedirtecek kadar insanı tereddüde düşüren bir yazar. Ama tam da bu yazım tekniği romanlarındaki olaylar zincirini oluşturan mantık örgüsünü kesintiye uğratarak okuru romanla arasına mesafe koyacağı bir yabancılaşmaya itiyor. Böylece okura o olaylar, düşünceler yumağı üzerine yeniden düşünme ve belirsizliklere bir başka gözle bakma fırsatı sağlıyor. Oysa çeviride Faulkner’ın o tipik kural tanımaz, bazen saçma, yarım, tekrar eden cümleleri yok. Hepsi, romanda işleyen mantık ağını rasyonel biçimde sonuna dek örmeyi sürdüren cümleler. Çevirmen cümlelerin kural tanımazlığını sadece “kişiliksiz” şahıs eki kullanımıyla (orijinal metinde böyle mi, bilmiyorum) vermeye çalışmış sanırım. Okur, bu yüzden üzerine boca edilen sözcüklerden uzaklaşma, romana yabancılaşma fırsatı bulamıyor. Dolayısıyla da romanın ne akışından kopabildiği ne de temaya ilişkin düşüncelere dalabildiği bir arafta kalma durumuna; iyi edebiyat ile, sona odaklı bir heyecanla beslenen best-seller arasında gidip geldiği bir pozisyona düşüyor. Bu benim için fazladan bir rahatsız edicilik.
Editoryal çalışmanın bunu ortadan kaldırmaya nefesi yetmemiş belli ki. Aksine perçinlemişler: Örneğin, çevirmenin sabah ışığı diye yaptığı çeviriyi öylece bırakmışlar. Bu denli zor metinlerde çevirmenin ilk aklına gelen karşılığı seçmesi doğal. Çeviriyi böyle yapıyoruz ve çoğu zaman kontrol ederken bile bunlar kalıyor. Metin üzerinde uzun süre çalışmanın getirdiği bir körleşmenin sonucu bu ve kaçınılmaz. Ama düzeltme ve editoryal çalışmada “zımparalanıp” örneğin, “gün ışığı” ya da “günün ilk ışıkları” gibi daha rafine hale getirilmeleri gerek. Yoksa burada olduğu gibi okur, üzerine sadece sözcüklerin değil, arada katır kutur sesler çıkaran çakıl taşları da dökülüyormuş hissine kapılıyor.
Tekrar “öz”e dönelim: Bireysel kimlik, büyüme ve ayakta kalma kaygısıyla yer aldığı toplumsal yaşama adapte olma sürecinde, belirsizlik algısıyla başa çıkmanın yolunu büyük ölçüde –belki ergenliğin hormonlarından yüz bulmuş nefret ve/veya aşkla bilenmiş– başkaldırıda ararken, belki çok daha büyük ölçüde toplumun ahlaki değer yargılarıyla törpülene törpülene adına deneyim dediğimiz bir “kararsız denge”ye oturmaya zorlanır. Eğer romanı puzzle gibi parçalarına ayırmayı başarabilirsek, köşeli parçalarından, yani onu yeniden inşa etmek için en kullanışlı parçalardan birinin bu olduğunu görürüz.
“…basit bir sayısal nokta vardır ve o noktada bir çete kendi kendini fesheder ve çete olmaktan çıkar; belki de bu fazla büyüdüğü ve sonunda içinde yaşadığı karanlığa sığamadığı, içinde doğduğu mağara artık onu ışıktan gizlemeye yetecek kadar büyük olmadığı içindir. Kişi kendini zamanla büyüyen kalabalık bir kitlenin içinde bulur, sonra kitle o çeteyi yutup enerjiye dönüştürerek yok eder…” (Mezar Kazanlar, s.60)
“…Elimden gelen her şeyi yapacam ben… Gene de biri çıkıp da bana bu işi sevdiğimi söyletebilir, zannetmeyin. Karım ve iki çocuğum var benim; pis kokulu lanet bir zenciyi koruyayım derken kendim ölürsem onlara ne hayrım olur sonra benim? … Ve eğer beş para etmez bi orosbu çocuğunun bir tutukluyu elimden alıp götürmelerine izin verirsem, o zaman nasıl yaşarım ben?” (Mezar Kazanlar, s.184)
Puzzle’ın bir başka köşe parçası da şu: Ya toplumun ahlaki değer yargıları artık onunla uyumsuz (örneğin, zencilerle beyazların sadece birlikte değil, artık geri dönülemez bir ritimde iç içe yaşadığı) hale gelmiş yeni bir toplumsal yapıda erozyona uğramakta ve yeni bir toplumsal belirsizlik unsuruna dönüşmekteyse, bireysel kimlik nasıl törpülenecek? Ahlaki bir sefalet, hepten bir başkaldırı ya da sinme olarak mı kendini gösterecek?
Cevabı bulmak için hazır puzzle’ın yerleştirmesi kolay birkaç parçası elimizin altındayken, romanı bugünün dünyasında yeniden inşa etmek işe yarar mı, deneyerek görmeye çalışalım: Tabii o günden bugüne bazı ufak tefek değişiklikler kaçınılmaz. Örneğin inşa malzemesi olarak beyazların yanına bu kez siyahları değil, yine de Amerikan ruhuna uysun diye “Apaçiler”i koyalım, ama bu “Apaçiler” artık çayırlarda, köylerde değil, o toprakları müteahhide verdikleri için varoşlarda yaşıyor ve sık sık isyanlarını havaya salmak için egzoz patlağı motorlarıyla beyaz mahallelerinde boy gösterip beyazları rahatsız ediyor olsun mesela. Aynı biçimde bazı ufak tefek değişimlere uğramış beyazlar da geçmişte egoizme soluk aldırmayan dayanışma ruhuna dayalı ahlaki değerler artık yerlerde süründüğü (erozyona uğradığı) için her gün “biz nasıl bu hale düştük” diye sızlana sızlana huzuru aradıkları evlerine koştuklarında egzoz patlağı motor seslerini duyar duymaz “Apaçiler”le yan yana falan değil, bildiğin iç içe yaşadıklarını kavrayıvermiş olsunlar örneğin. İşte tam bu sırada bir “Apaçi” motoruyla kaza yapıp yaralandığında (polisiye hikâye) onu gören yeniyetme bir beyaz bireyin içinde diğer beyazların yakınmaktan öteye geçmemelerine duyduğu nefretle bilenmiş isyan ruhu şahlanıp “yaralı öteki”nin yardımına mı koşacak, yoksa eski değerlerin yeni toplumsal yapıda belirsizlikler alanına geçmesiyle doğan boşluğu hiçbir şey yapmamanın fırsatı olarak görüp “yaralı öteki”ye sadece uzaktan bakacağı bir sinme durumuna mı geçecek? Ya da daha ileri gidip “gebersin piç,” diyerek televizyonun sesini açacağı ahlaki sefaleti mi sergileyecek?
William Faulkner’ın yüzyıl önce her yanından belirsizlik akan hayaletimsi bir romanla çıkıp bize sorduğu soru bence budur ve biz bugün ona modernite diyoruz.
Romanın başında Ünal Aytür’ün Faulkner edebiyatı üzerine çok güçlü bir anlatısı var. Yukarıdaki soruya hangi yanıtı vereceğimize değil, ama romanı anlamaya çok yardımı dokunuyor.
***
Faulkner, Borges, Onetti ve niceleri zamanında yeni bir çağın başlangıcına, kentleşme ve onunla gelen moderniteye tanıklık ettiler. Toptan reddi mümkün olmayan çaresizlikleriyle geleneksel değerlere sarıldılar. Bazen nostaljiye, bazen distopyaya bazen de suçlu arayışıyla kısmi bir reddedişe saplanıp kaldılar. Ama hepsinin yazınına yön veren bu dinamik oldu ve onları 20. yüzyılın en önemli yazarlarına dönüştürdü. Bu içsel hesaplaşmanın 21. yüzyıl edebiyatına nasıl yansıyacağını bilmek için henüz erken, ama devran dönüyor. Hayata 20. yüzyılın son çeyreğinde başlayanlar ve gözlerini doğrudan 21. yüzyıla açanlar bu açıdan çok daha şanslı. Kendi adıma ben artık “geriye düşmüşler” safındayım. “Eskiler”in bokunda boncuk arayarak oyalanıyorum. Faulkner’ın romanından bana kalan bu.
Yazar ve çevirmenlerine karşı hislerim bir yana, Türkçede Faulkner ile ilgili temel sorunun çeviri olduğuna artık hiç kuşkum yok. Ancak burada çevirmenin ve yazarın çevrilme zorluğunun payını ölçecek bir terazi olduğunu da zannetmiyorum. Ama Necla ve Ünal Aytür’ün Faulkner çevirileri sayesinde bu temel sorunun çözülebilir olduğuna da artık inanıyorum.
Faulkner’ı Türkçeden okumaya devam.
Murat Tanakol
