İlkokuldan beri kitap kurdu olduğum için okuma zevkim ortaokul yıllarımda yavaş yavaş incelmeye başlamıştı. Ama en sevdiğim dersin adı hâlâ “Edebiyat” değil, yarısından fazlası gramer ve imlâdan oluşan “Türkçe” idi. Bu yüzden liseyi iple çekiyordum. Çünkü orada, sonunda hep hayal ettiğim “Edebiyat”a kavuşacaktım. Ama lise, bu açıdan benim için acı bir hayal kırıklığı oldu. Benim “Edebiyat”tan muradım, İstanbul Türkçesinin güzelliğini sevdirecek ve okuma zevkini aşılayacak olan yeni Türk Edebiyatı idi. Ama lisede bize zorla öğretilen ve birçok arkadaşımızı okumaktan soğutan “Failatün failün” makamında ağdalı bir Divan Edebiyatı idi. Dersler ilerledikçe “Edebiyat-ı Cedide”, “Servet-i Fünun” derken, tıpkı Mehmet Kaplan’ın şiir tahlillerinde olduğu gibi, en fazla Yahya Kemal’e kadar gelip orada zınk diye duruyordu. Değil o sıralarda dergilerde fırtınalar estiren genç İkinci Yeni akımı, Orhan Veli’lerin Garip akımı bile müfredatta kendine yer bulamıyordu. Nâzım Hikmet ve takipçileri ise zaten zinhar sakıncalı idi. İzmir Atatürk Lisesi’ndeki Edebiyat öğretmenimiz Behçet Altın (nâm-ı diğer Kalın), Nâzım Hikmet’ten sadece bir defa, o da dalga geçmek için “Makinalaşmak” şiiri üzerinden “Kuyruğuna motor takmak isteyen şair,” diye bahsediyordu. Yine tıpkı Mehmet Kaplan gibi, Nâzım Hikmet’i belki de en kötü şiiri üzerinden değerlendirmek, aslında onu yok saymaktan başka bir şey değildi. (Nâzım Hikmet’i “Türk şiirinin N vitamini” olarak yücelten Cemal Süreya için bile bu şiir onun en kötü şiirlerinden biridir.)

Sonuç olarak, aslında üniversitelerin doktora programlarında ele alınması gereken karmaşıklıktaki Divan Edebiyatı ve aruz vezni analizleri yüzünden arkadaşların çoğu edebiyattan soğudu, yazıp çizmek bir yana en temel eserleri okumaktan bile vaz geçti. Benim gibi edebiyattan bir türlü vaz geçemeyenler ise en azından Divan Edebiyatına biraz mesafeli kaldı. Bu ilginç ve “elit” edebiyata ısınmak, inceliklerine ve zevkine varmak yıllarımızı aldı. Bu gecikme nedeniyle, doğal olarak Divan Edebiyatına yaklaşımımız ancak yüzeysel düzeyde kalabildi. Şahsen benim için Divan Edebiyatı demek en başta Fuzuli demekti. Hâlâ öyle. Şiirlerindeki söyleyiş güzelliği ve anlam derinliği hâlâ gözlerimi kamaştırıyor. Onun yanında elbette ki o ele avuca sığmaz Nedim de ilgi alanımın içindeydi. Ama Cevdet Kudret’in Üç Büyükler arasında ikinci sıraya koyduğu Bâkî ile bir türlü yıldızım barışmadı, nedense bana pek yakın gelmedi. Cehaletime verin, uzaktan bakışla Bâkî bana hep saltanatlı, burnu büyük, gösterişli bir “devlet şairi” gibi göründü. (“Bu devr içinde benim padşah-ı mülk-i Sühan / Bana sunuldu kaside bana verildi gazel” diye şişinen Bâkî hakkında böyle düşünmekte pek haksız da sayılmam belki de.) Onda ne Fuzuli’deki alçakgönüllü derinliği ne de Nedim’deki dünyevî samimiyeti bulamadım. Belki bu yüzden uzak kaldım.
Ayrıca, bir süre önce okuduğum, Bâkî’nin hayatı ve sanatı hakkında Cevdet Kudret’in yazdıkları da bana onun kişiliği hakkında epeyce ipucu verdi. Şaşırtıcı ölçüde güncel örneklere benzeyen bu ilginç kişiliği en iyisi doğrudan Cevdet Kudret’in kaleminden okuyalım:
Bütün hayatında sanatını mevki elde etmek için araç olarak kullanan şair, ilkin müderris Kadı-zade Şemseddin Ahmet Efendi tarafından korunmuş, Süleymaniye medreseleri yapılırken, orada, bir yıl kadar süren bir görev almış ve bu medreselerden bir tanesine müderris olarak atanan Kadı-zade’nin derslerine devama başlamış (1552), Nahcivan seferinden dönen Kanuni Sultan Süleyman’a sunduğu bir kaside (l554) ile de, padişahın ilk kez dikkatini çekmiştir. Kadı-zade Şemseddin Efendi, Halep kadılığına atanınca, onunla birlikte gitmiş (l555), yine onunla birlikte İstanbul’a dönerken (1559), Konya’ya uğradıkları sırada, orada kadı olan Şeyhülislam Ebüssuud Efendi’nin oğlu Mehmet Çelebi ile tanışma yolunu sağlayarak, ondan, babasına verilmek üzere bir “tavsiyename” almış, İstanbul’da, şeyhülislâma, bu mektupla birlikte bir de kaside sunmuştur. Bir yandan da, sadrazam Rüstem Paşa’ya sokulma yollarını aramış, Rüstem Paşa’nın şeyhi olan ve “Hoca Efendi” diye tanınan Filibe’li Şeyh Mahmut Efendi’ye bu maksatla kapılanmağa çalışarak, ona iki kaside sunmuşsa da, Rüstem Paşa şairlerden hoşlanmadığı için, umutları boşa çıkmıştır. Rüstem Paşa’nın ölümü üzerine sadrazam olan Semiz Ali Paşa devrinde ilerleme olanakları çok genişlemiştir. Bir yandan sadrazamın gözüne girmeye çalışırken, bir yandan da Mirahur Ferhat Ağa’ya kapılanarak, onun aracılığıyla Kanuni’ye sokulma olanağını hazırlamıştır. İşte bu sayede, ilkin “danişmend” olarak meslek hayatına girmiş (l561), kısa bir zaman sonra, “mülazim” olarak 25 akça ile bir medreseye atanması için ferman çıkmış (l563), Rumeli Kazaskeri bunu usulsüz ve kanunsuz bulmuşsa da, padişahın yeni bir fermanı üzerine 30 akça ile Silivri’deki Piri Paşa medresesine atanmış, ertesi yıl, ödeneği bir misli artırılarak Murat Paşa medresesine naklolunmuş (l564), bir yıl sonra 10 akça daha zam görmüştür. Şiirden anlayan ve Muhibbî mahlâsıyla kendisi de bazı manzumeler yazan Kanuni, o tarihlerde sanat hayatının parlak dönemine ulaşmış bulunan Bâkî’yi çok beğeniyor, kendi şiirlerini ona gönderip onlara nazireler yazmasını istiyor, şaire sık sık lütuflarda bulunuyordu. Bâkî’nin meded redifli gazeli bu nazirelerin en ünlüsüdür. Tarihçi Selaniki’nin, Mirahur Ferhat Ağa’dan duyarak yazdığına göre, Kanuni Sultan Süleyman, “Abdülbaki gibi bir kabiliyeti bulup çıkarıp itibar eylemesini”, padişahlığının çok haz duyduğu birkaç olayından biri olarak saymakta imiş. Bâkî’nin medrese arkadaşlarından olan ve o devrin başlıca önemli şairlerinden sayılan Nev’î de, bir şiirinde:
Bâkî’yi Sultan Süleyman etti Selman-ı zaman
demiştir. Bâkî’nin böyle gözde bir “saray şairi” haline gelişi, eski arkadaşlarından, hatta saray adamlarından bir çoğunun kıskançlığını uyandırmıştır. Kanuni’nin ölümü (1566) ile hayatta en kuvvetli dayanağını kaybeden şair, duyduğu acı ile, ünlü “Mersiye”sini yazmış, terkib-i bend biçimiyle kaleme aldığı bu manzumenin son bendinde yeni padişah II. Selim’e kapılanma vesilesini de ihmal etmemiştir. Ayrıca bir de “cülûsiye” yazmasına rağmen, Mahmut Paşa medresesindeki görevinden çıkarılmış, fakat birkaç yıl sonra, yine bir yolunu bulmuş olacak ki, Mahmut Paşa medresesine (1569), daha sonra Eyüp müderrisliğine (1571) atanmıştır. Mevkiini tekrar kuvvetlendirmek için bu sefer de Sokollu’nun yakın adamı olan “Münşeat” sahibi Feridun Bey’e sokularak onun aracılığıyla Sokollu’nun koruyuculuğunu sağlamış, bu sayede, meslek hayatında yine ilerlemeye başlamış, sahn müderrisi olmuş (1573), aynı yıl padişahın özel meclislerine çağrılmaya başlanmış, bu yakınlıktan yararlanarak, Selim ve Selimî mahlaslarıyla şiir yazan II. Selim’in iki gazelini tahmis etmiş, bazı gazellerine nazireler yazmış (Cânâ redifli gazeli bunların en ünlüsüdür), türlü vesilelerle hükümdara övgü yollu gazeller sunmuştur. III. Murat devrinde de mevkii sarsılmamış, Süleymaniye müderrisliğine yükselmiş (l575), fakat atanmasından bir ay sonra, düşmanları, bir gazelin içindeki:
Gınâ bezmindeki mağrûr-u nâ-âsude serverden
Fenâ bezminde hâb-âlûd olan mestânemiz yeğdir(Zenginlik meclisindeki mağrur ve sükûnetsiz başkandan, ölüm meclisindeki uykuya dalmış sarhoşumuz daha iyidir)
beytini III. Murat aleyhinde bir telmih diye göstermişler, bundan, sarhoşluğuyla ün almış olan II. Selim’in III. Murat’a tercih edildiği sonucunu çıkarmışlardır. Bu olay üzerine hemen işinden çıkarılmış, sürüleceği sırada, koruyucuları bu gazelin “Nâmî” adlı eski bir şaire ait olduğunu padişaha bildirerek şairi kurtarmışlar; Bâkî, bundan sonra, mesleğinde tekrar yükselmeye başlamışsa da, bir zaman İstanbul dışında çalışmak zorunda kalmıştır. Önce Edirne Selimiyesine (1576), sonra Mekke (1579) ve Medine (1580) kadılıklarına atanmış; İstanbul’a dönünce (1582), Mekke’de iken çevirdiği Mekke tarihi ile ilgili “Fazâil-i Mekke” adlı bir eserle birtakım kaside ve gazeller sunmak ve III. Murat’ın “Muradî” mahlasıyla yazdığı gazellere nazireler söylemek yoluyla padişaha sokulmaya çalışmıştır. Bu devirde, Ferhat Paşa, Siyavuş Paşa, medrese arkadaşı Hoca Sadeddin Efendi gibi nüfuzlu kimselerin koruyuculuğunu sağlayarak İstanbul kadılığına atanmış (l584), bir ara azledilerek Üsküdar’da oturmaya mecbur edilmişse de, sonra tekrar eski görevine getirilmiş (1585) ve aynı yıl içinde Anadolu Kazaskerliğine yükselmiştir. III. Murat devrinde iki kere Anadolu (1585, 1590), bir kere de Rumeli (1591) kazaskerliğinde bulunduktan sonra, çok istediği şeyhülislamlık makamına geçemeden, aynı yıl içinde emekliye ayrılmıştır. İhtiyarladıkça mevki hırsı büsbütün artan Bâkî, III. Mehmet’in hükümdar olması üzerine yeniden umuda kapılmış; ona, öbür padişahların hepsinden daha çok kaside sunmuş, bu devirde iki defa Rumeli kazaskeri olmuş (1595, 1597), şeyhülislamlık makamını ele geçirebilmek için birtakım entrikalara dahi karışmış, fakat isteğini elde edemeden ölmüştür (7 Kasım 1600). Cenazesi, İstanbul’un bütün sanat, bilim ve devlet adamlarının katıldığı büyük bir törenle kaldırılmış; cenaze namazı, Fatih camiinde şeyhülislam Sunullah Efendi tarafından kıldırılmıştır.
Sunullah Efendi, musalla taşı üzerindeki tabutun önünde, onun:
Kadrini seng-i musallada bilip ey Bâkî
Durup el bağlayalar karşına yârân saf safbeytini okumuştur. Mezarı, Edirnekapı dışında, Eyüp’e giden yolun kenarındadır.
Kanuni tarafından, Tuti Kadın adlı saraylı bir şair kadın ile evlendirildiği söylentisi vardır. Şeyhi mahlasıyla şiirler yazan Mehmet (1586-1629) ve Abdurrahman (ölm. 1635) adlı iki oğlu olmuştur. Abdurrahman’ın oğlu Esat (1616-1665) da, Faizî mahlasıyla şiirler yazmıştır. Eldeki kaynaklardan öğrenildiğine göre, Bâkî, neşeli, zarif, hoş-sohbet, nükteci, şakacı, aynı zamanda sinirli, alıngan, dedikoducu ve nerede olursa olsun ağzına geleni söylemekten çekinmez bir adamdı. Bununla birlikte, iğneli sözleri zarafet sınırını aşmazdı. Nitekim, divanındaki hicviyelerin sayısı da pek azdır. Eğlenceye, zevk ve safaya fazla düşkündü. Bütün bu özellikleri dolayısıyla, birçok meclislerde varlığı her zaman aranırdı. Genç erkeklere düşkünlüğü yüzünden epey dedikodu olmuştur.[1]
Bir internet sitesinde Cevdet Kudret’in kitabı hakkında yorum yapan bir okuyucu bu kısa biyografinin gereksiz ölçüde sert olduğunu ve Bâkî’yi haksız bir şekilde tahkir ettiğini ileri sürmüş:
Cevdet Kudret’in Nevzat Yesirgil müstear ismiyle yayınladığı bu kitapta yazar Bâkî’nin hayatını öyle bir anlatıvermiş ki sanırsınız şair ona buna yaranmak için takla atan ahlaksız, karaktersiz, kişiliksiz bir adam. Seksen sayfalık bir araştırma eserinden bahsediyor olsak normal karşılardım ancak bir şiir kitabının başlangıcındaki dört beş sayfalık biyografi yazısında daha seçici cümleler kullanılabilirdi. Cevdet Kudret gibi deneyimli bir yazara yakışmamış. Elbette o günün şartları gereği şairler ayakta kalabilmek için divanlarını saraya sunarak padişahtan ve devlet adamlarından destek beklerlerdi. Fakat şairi sarayla devlet adamlarıyla ilişkilerinden dolayı “ona kapaklandı, buna yaranmaya çalıştı” diyerek tarif etmek insafa sığar mı acaba? Sonuçta ortada şairler sultanı ünvanını hak edecek kadar mühim bir emek var. Bir insan şeyhülislam olmayı kendisine hedef belirleyip temenni edemez mi mesela? Böyle bir arzusu var diye makam hırsından yolunu şaşırmış diye mi düşünmeliyiz herkes için? Saraydan kaç tane Bâkî çıkmış. Hangi devlet adamı şiirde Bâkî’nin eline su dökebilir? Bugün bence Bâkî gibi ustaların mirasını kaybederek kamyon edebiyatına, sokak edebiyatına şiir diye nasıl itibar edildiğini tartışmamız gerekir. Bâkî’nin sanatını anlatırken yazar, hakkını vermeye çalışmış devamında. Şiirlerin her biri muhteşem. Her şiiri ayrı güzellikte.
Belki bu eleştirinin de haklı tarafları bulunabilir. Çünkü ben de tesadüfen bu kitabı karıştırırken fark ettiğim sert üslûbu epeyce sansasyonel bulmuştum. Hatta bu yazıyı yazma hevesim bile oradan kaynaklandı. Ama sadece Bâkî’yi değil, günümüzün “Devlet Sanatçı”larının çoğunu da maharetle tasvir eden bu üslûbu dikkate alınca, yazımı Bâkî’nin o en meşhur mısraını birazcık değiştirerek tamamlamaya karar verdim:
“Bakî kalan bu kubbede bir bed-sada imiş”
Demek şanlı tarihimizi biraz daha dikkatle inceleyince, aslında Osmanlı’dan beri ülkemizde fazlaca bir şeyin değişmediği ayan beyan ortaya çıkıyormuş.
Mehmet Aslan
[1] Kaynak: Cevdet Kudret, Divan Şiirinde Üç Büyükler – 2 Baki, İnkılâp Kitabevi, 1985, sayfa 6-10.
