Tuna Yukay’ın beşinci eseri Kemik Kitabesi, 2021 yılında Ketebe Yayınları’ndan çıktı. Yazarın önceki romanlarından aşina olduğumuz, bilinçli biçimde kurulan yapılar bu eserde de belirleyici. Günün sonunda zihni yormadan okunabilecek bir anlatı arayan okur için de alt metinleri takip ederek katmanlı bir okuma deneyimi isteyenler için de metin farklı kapılar açıyor. Bu yazıda ben daha çok Kemik Kitabesi’ni derinleştiren düğüm noktalarına bakıyorum.
Kitabın kapağı, romanın işleyişine dair ilk ipucunu veriyor. Kitap kapakları çoğu zaman tasarımcı ya da yayınevinin inisiyatifinde hazırlanır; ancak yazarla yaptığım söyleşide bu görselin bilinçli bir tercih olduğunu öğrendim. Yukay, anlatmaktan, anlatmamdan pek hoşlanmasa da ilk bakışta bir kapıyı andıran kapak, siyah bir monolit hissi uyandırıyor ve Stanley Kubrick’in 2001: A Space Odyssey filminin açılışındaki o tekinsiz ilk yirmi beş dakikayı çağrıştırıyor bana.

Kitabın açılışıyla karşımıza çıkan Aziz Abundius’a ait Ruh ve Kemik Kitabesi’nden bir epigraf merakımı kamçılıyor. Sıradan bir epigraf kullanımı olarak tanımlanabilecekse de dikkatli bakıldığında (Cilt no: III Sayfa CCXLIX) rakamlar adı geçen eserin 249. sayfasını işaret ediyor. Yazarın tarzını bildiğim için Kemik Kitabesi’nin aynı sayılı sayfasını açtığımda epigrafın kendi içerisinde bir çemberi tamamladığını fark ediyorum.
Roman, başlangıçta 18 Aralık bölümüyle İhsan, Ekrem ve Agâh’la tanıştırıyor bizi. Sonra dört kitap karşımıza çıkıyor. Kitap I Geyik Gözlü Adam,Kitap II Büyük Savaş ve Koyaş Bey Destanı,Kitap III Kayıp Uygarlık,Kitap IV Âdem. Birinci ve ikinci kitap arasında 15 Aralık bölümüyle geri giderek İhsan ve Agâh’ın Tanrı parçacığı ve CERN deneyi üzerine konuşmalarına, Agâh’ın kendi ve dolayısıyla kitabın ana fikrini açıkladığı bölüme şahit oluyoruz. Tam da burada Kemik Kitabesi’ndeki olayların ve karakterlerin gelişimlerine tanık oldukça bu kitapların bana Hacı Bektaş-ı Veli’nin Makalat ile Fevaid adlı kitaplarında ve Buyruk’larda bahsedilen Dört Kapı Kırk Makamı hatırlattığını söylemem gerekiyor. Kapı dörttür. Bunlar sırasıyla; Şeriat, Tarikât, Marifet ve Hakikât kapılarıdır. Her kapının onar makamı vardır. Böylece toplamda kırk makam olur. Eserin sonuna geldiğimde içerideki dört bölümle Bektaşiliğin temel öğretisi olan Allah’a ulaşma yolunda geçilen bu dört kapının benzerliği üzerine oluşturduğum savımın doğruluğuna kanaat getiriyorum.
Birbirinden bağımsız gibi görünen dönem, olay ve karakterler her bir bölümde maceradan maceraya atılıyorlar. Nuh’un gemisinde aslında insanlık tarihini değiştirecek bir sır mı saklanıyor? Geçmiş büyük uygarlıklara ait kaybolduğu söylenen gizli ilimler esrarengiz bir deftere mi yazılı? 2000’li yılların İstanbul’undan zamanın yaratıldığı âna kadar sürecek çağlar arası bir bilinç durumu mu var? Yazar, Kemik Kitabesi romanında bütün bu ihtimalleri hikâyelere dönüştürüyor.

Buraya kadar her şey normal. Peki birbirinden farklı gibi görünen olaylar ve zamanlar birbirine nasıl bağlanacak? Metnin asıl kırılma noktası da tam burada. Bütün olaylar bir regresyon seansıyla birbirine bağlanıyor. Fakat bu seans bilinen regresyon seansından farklı olarak gerçekleştiriliyor. Geçmiş yaşamlara değil, bilincin geçmişine iniyoruz. Seans esnasında karşılaşılan karakterin de bir regresyon seansına girmesiyle birçok katman oluşuyor. “Dört Kapı Kırk Makam” burada da karşımıza çıkıyor. Inception filmindeki gibi katmanlar içinde derine doğru bir yolculuk yapıyoruz. Bu yolculuk bilincin içindeki bir rüyanın değil, gerçekliğin içindeki bir bilinçte gerçekleşiyor.
Merak unsurunun ağır bastığı eserde temel felsefe varoluşçuluk. Ama bu felsefenin baskın bir şekilde görüldüğünü söylemek mümkün değil. Diğer tüm öğeler gibi ana akışın ardında taliplilerini bekliyor. Böylelikle yazarın dünyayı anlama, zamanı tanımlama fikirlerini esere yansıttığını söyleyebilirim. Yukay’ın büyük bir hünerle inşa ettiği roman evreninde zaman bizim bildiğimiz doğrusallığını yitiriyor. Sanatçı, alışılageldik zaman düşüncesini içerden dışarı bir bakışla sunarak sorgulatmayı amaçlıyor. İşleyişini çözemediğimiz bir makinayla karşı karşıyayız.
Sokrat’tan Platon’a, oradan Jung’a kadar uzanan, bilgi hatırlamaktır temelinde, “İdealar” ve “Kolektif Bilinçdışı” anlayışı “Vahdet-i vücûd” inancıyla kesişiyor. Medeniyetlerin tarihine, mitoloji ve efsanelerine bakıldığında “bir”likle ilgili ortak mesajlar olduğunu, tarihin her parçasında, her medeniyette devam eden bu unsuru oldukça net görebiliyoruz.
Eser, geniş bir kaynak yelpazesinde ilerliyor. Gılgamış’tan İlyada’ya oradan Dede Korkut hikâyelerine, semavi kitaplardan tasavvuf eserlerine, İnebahtı Deniz Savaşı’ndan Truva Savaşı’na, Atlantis’in yok oluşuna; İzmirli Quintus’tan Robert E. Howard’a ve hatta Erich von Däniken’e, tamamı Anadolu coğrafyasını ve dolayısıyla bizlerin kaderini belirleyen pek çok okumayı eserin özüne işlemiş. Teorilerle gerçeklerin kesişme noktalarının ustalıkla düzenlendiğini söylemeliyim. Bir yönetici kısmın olduğu, üst akıl fikri de mevcut eserde.
Tarihi yazan kazanır. Koyaş Bey Destanı belki de bin yıl sonra Homeros’un İlyada ve Odysseia Destanları gibi okunabilir mi?
Kemik Kitabesi’nde Türkler de Truva Savaşları’na dahil ediliyor. Bunu yaparken iki medeniyetin ortak noktası olan atlar kullanılmış. Yazar, Türklerin atlara verdiği kıymetle Hektor’un atlarını birleştirip mitolojiyi kitabına ince ince işliyor. Tarihi olayların yanında bilimle olan bağlantıyı Atlantis’le sağlamış Yukay. Aristo’nun bu konudaki çalışmaları sonraki kuşaktaki Sokrates, Platon, Jung’a kadar uzanmış. Eserde anlatılmak istenen aslında ilham diye bir şeyin olmayışı, aslolanın gen hafızamızdaki bilgilerin aktarılması.
Bilgi hatırlamaksa bunun reenkarnasyonla bir ilgisi yoktur. Bu durum, Allah’ın insana kendi ruhundan üflemesinden başka bir şekilde açıklanabilir mi? Yeni bir şey yapabilmek için alt yapıda bir bilgiye ihtiyaç vardır. Bu bilgi nereden gelir? Eserin sorguladığı problem bu. Yazara göre zihin dolayısıyla bilinç sürekli bir gelişme halindedir. Böylece insanlık gelişimini tamamladığında bilinç geldiği yere geri dönecektir. Bakara Suresi’nin 156. Ayeti “Biz Allah için varız, O’na ulaşmak ve teslimiyet için yaratıldık, mutlaka O’na geri döneceğiz ve ulaşacağız.” Bu anlayışı kitabın sonundaki İhsan’la Agâh’ın diyalogunda açıkça görüyoruz.
Gemiye bir kütüphane yerleştirme fikri de çöküşün içinden çıkan diğer nesle aktarılacak bilginin varlığını anlatmak için tasarlanmış. Romandaki olay örgüsünde en önemli yere sahip elementlerden biri metnin kendi içerisinde bir çember olması. Başlangıçta ulaşmak istediği noktaya bir daireyi tamamlayarak gidiyor.
Metin ilerledikçe bölümler kısalıyor. Yazar, eserin akış hızıyla birlikte okuru manipüle ederek sona doğru açığa çıkan ana felsefenin eserin akışına zarar vermesini engelliyor. Metnin ana felsefesi kayıp kıta ve Âdem bölümlerinde veriliyor.
Kemik Kitabesi ince ince işlenmiş bir eser. Biz, sürükleyici olayların içinde akarken zihinsel olarak da zorlanıyoruz. Sıradan okuyucu, eseri tarihsel yolculuklar olarak görebilir, fakat alt yapıda geniş bir repertuara sahip olan seçici okur için tadı damakta kalacak bir kitap denebilir. Kemik Kitabesi, yüzeyde birbirinden kopuk görünen insanlık hikâyelerinin aslında aynı çekirdekte birleştiğini fısıldıyor. Agâh’a ne oldu bilmiyoruz. Belki kendi devriyesini tamamlamıştır. Bildiğimiz tek şey Tuna Yukay’ın, kendine has üslubu, akıcı ve sade bir dille yazdığı Kemik Kitabesi’yle kendi destanını yazmış olması bence.
Şeyda Başer Eroğlu
