Mevsimlerden yazdı.

Herkesin her şeyi çok sevdiği mevsim.

Televizyonda sevilen ya da yarısından sonra sevilecek bir film vardı.

Öyleydi o yaz da. Mutfaktan sesleniyor ve bahçeden nane getir, diyordun. Seslenişini biliyorum. Nane derken dudakların e harfinde kalıyor, ellerindeki buzlar birbirine değiyor ve devam ediyordun şarkı söylemeye. O şarkı hiç bitmedi. Saatlerden sabah serinliği, güneşin insanı yakmaya üşendiği vakitlerdi. Böyleydi işte. Sağımda solumda, üşenmeden sevmeler, üşenilen mesailer vardı. Beyaz keten gömlekler cabasıydı. İlla çardakta konuşulan konular bitmeyen gece masalları, hep yenisi kurulan masalar. Anca yazları büyürüm sandığım, illa bir yerlere gönderildiğim, gecikince çok da umursanmayan zamanlarımdı. Güneş yanıkları, şişeler ve denizin sahibi gibi dolaşan kefaller da oradaydı. Hepsi o yaza aitti, benim gibi. Senin gibi.

El ele eve gitmenin, evden gitmenin, sokağa bakmanın, geceyi beklemenin, sabaha karşı eve gelmenin, gündüz uykularının, tatil kitaplarının, sıcakların her anının içindeydim ve başıma neler geleceğini bilmiyordum. Oradaydım. Şu an da oradayım.

Sana bunları o yazdan, yan odadan, salondan, televizyondaki sesten, yaban ördeklerinden, babaannemin fakir sineği dediği karasineklerden, okuduğum bir sürü kitaptan, gördüğüm onlarca erkekten ve kadından, aldığım yaşlardan, artırdığım, biriktirdiğim, sessizce uzaktan bakarak bir yerlerde sakladığım kelimelerden utanmadan yazıyorum.

O senenin mektubu bu. Sakla oku ve cevapla diye.

Bir kayık, içinde bir aylak adam vardı. Bizim baktığımızı görmeyecek dalgın bir adamdı ve ben ona, sana bakar gibi uzun uzun bakınca. Ee, dedi. Ne ee, dedim. Söyle dedi. Kime deyince ben. Çocuk deyip biraz kızacak gibi oldu.

Anlattım.

Şimdiki gibi değil ama. Başka türlü. O adam, hani denize yakın, bana bakan ve dinlemek istemese de lafın gelişini merak eden o adama, abi ben galiba âşık oldum dedim.

İnsan sorar değil mi, kime der, ne zaman der, sonuç der. Demedi.

Yaz günü denize atlasan, uyuyup uyansan, içsen, ayılsan, yeniden içsen, zor dedi.

Ne kadar zor, diye sorsam da olurdu ama ne içeceğim diye sormuş bulundum.

Hey sana diyorum, dedin. Kaçıncı seferinde duydum seslendiğini bilmiyorum.

İyi misin demiştin hani. Sesin, sıcağın dikkatli bakınca incelen o çizgisinde nasıl da geliyordu üzerime.

Ben hafif hafif sallanan, sallandıkça hoşuma giden o kayığa bakıp kayıkla beraber bizim oranın o denizinde sallanan, sallandıkça uzaktan bakanın kayıktaki adam denize batıp çıkıyor diyeceği o adama bir şeyler anlatmaya çalışırken, sen arkana bile bakmadan gitmiştin.

Seninle olan o yaz. İki adım atınca deniz kenarındaydık. Sen vardın, ben vardım, deniz vardı. İstanbul’dan birileri vardı.

Deniz üzerine gevezelik edecek kadar güzeldi. Sen, yanında hiç konuşulmayacak kadar güzeldin.

Hâlâ öyle misin? Kaç sene oldu. Unuttum. Kayık, deniz, kayıktaki adam, ben, kayık sallanıyoruz biliyor musun?

Sana bunları o yazdan yazıyorum.

Orada mısın?

Bir çocuk bir kadının peşinden gidiyor. Onu bulur musun?

Halil Yörükoğlu