Yiğit Koçyiğit, Başar Yılmaz ile Yaşadığımız Evler adlı yeni romanı hakkında konuştu. Editörlüğünü Elvan Kaya Aksarı’nın üstlendiği kitabın düzeltisi Asude Zeynep Aral, kapak tasarımı Hakan Kaya, iç tasarımı Adem Şenel tarafından yapıldı.

Merhaba Başar Bey, öncelikle sorularımı cevaplamayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Yeni romanınızın adı Yaşadığımız Evler. Ancak metinde evler, sadece barınılan fiziksel yapılar değil, karakterlerin travmalarını sakladığı, suskunluklarını büyüttüğü birer “kabuk” gibi duruyor. Andre Gide’in “Senin için kendi ailen kadar tehlikeli bir şey yoktur” alıntısıyla açılan romanda, “ev” kavramını bir sığınak mı yoksa bir hapishane olarak mı kurguladınız?

Merhaba, rica ederim. Asıl ben size sorularınız için şimdiden teşekkür ederim. Kitap nasıl ki bir heyecansa onunla ilgili konuşmak da benzer bir heyecan veriyor insana.

Evin toplum ve birey arasındaki konumunu belirginleştirmek için duvarlarını kazıdığımı söyleyebilirim. Benlik arazilerimizin üstüne kodlanmış kimlikler inşa eden birer mekanizma evler, toplumun normlarını, talep ve beklentilerini aileler üzerinden çocuklarına aktaran hatlar. Matruşka gibi kendi içinden çıkan daha küçük benzerler… Bunu yaşamın doğal akışı gibi kabul etsek de kastettiğim yönleriyle evin (ailenin) erkin doğal uzantısına dönüşen yönünü yadsıyamayız. Bir biçimlendirme, kimlik oluşturma işlevinden bahsediyorum. Ev veya birey, bu boyunduruk talebinden bir esaret de yaratabilir, karşı koyuş da.

Romanda Cihan, anneannesi Müyesser’in cenazesi için döndüğü kasabada, evi “Müyesser Hanım’ın ömrünün delileri bekleyerek geçtiği” bir yer olarak tanımlıyor. Evlerin hafızası, içindeki karakterlerin kaderini nasıl şekillendiriyor? Mekân, karakterden önce mi konuşuyor?

Geçmiş, yalnızca hatırlanan bir şey değil; bugünü bozan ve şekillendiren bir güç.
Hikâyede ev yalnızca bir mekân değil; bir özne. Hatıraların taşıyıcısı değil, üreticisi gibi. Güvenli nostaljiyi reddeden bir duruş ortaya sermeye çalıştım. Evin hafızası, başka bir deyişle hatıralar, sıcak ve melankolik bir çağrı vadetmiyor. Buradaki hatıralar fotoğraf değil, sandık değil, raflar değil. Hikâye, okura şunu fısıldıyor: Rahatlamaya değil yüzleşmeye gel.

Romanın kurgusu “1. Gün”, “2. Gün” şeklinde yedi günlük bir yas ve yüzleşme sürecine yayılıyor. Bu yedi günlük yapı, bir “yaratılış” mitine mi yoksa Cihan’ın kendi geçmişini “yıkım” sürecine mi gönderme yapıyor?

Aslında burada yaratılan bir dünya yok, sökülen bir geçmiş var. Her yıkım, beraberinde yeni bir varoluş getirir. Yine de son kertede, karanlıktan aydınlığa keskin ve hızlı bir dönüşüm sahnelemiyor bize hikâye. Umut dolu bir “sonra” vadetmiyor, kurgunun içinde gerçeğe ve doğala yakın bir yerden seslenme uğraşında. Cihan için bu yedi gün bir inşa sürecinden çok, katman katman bir çözülme ve yüzeye çıkma hâli. Yıkım ile yaratının birbirine en çok yaklaştığı yer de tam burası zaten. Yüzleşmenin, iyileşmenin, kavramanın ve tanımlamanın olasılıkları kadar zorluğuna da bir vurgu var. Cihan için geçmiş ve ev hâlâ aynı yerde duruyor. Gelgelelim onlara ait izleri farklı biçimde okuyacağına dair ihtimal de zihnimizde belirmiyor değil.

Başar Yılmaz

Cihan karakteri, geçmişe dair sürekli bir kaçış ve aynı zamanda mecburi bir dönüş içinde. Babası Erdi’nin “hayalleriyle yıkılan” bir adam olması, Cihan’ın “hiçbir zaman akla uygun davranmadığımızı” düşünen dedesi Sadi Bey’e sığınmasına neden oluyor. Cihan’ın bu iki baba figürü (biri öfkeli, biri kayıp) arasındaki sıkışmışlığını nasıl yorumlarsınız?

Erdi’yi tarif etmek için yalnızca öfke duygusu yeterli olmayabilir. Hayal kırıklığı çok acı veren, yaralayıcı bir his; bilhassa öylesi idealist figürlerde. Aslında koca bir kuşağı dahil edebiliriz bu hüsrana. Gürleyen bir hayatın içinden boşluğa itilen onca gençten bahsediyorum. Onların devam edebilmek için sarf ettikleri çaba yirminci yüzyılın son yirmi senesinde toplumsal belleğimize belirgin bir çentik attı. Onları gördük, onlarla tanıştık, birçoğumuz onlarla aynı evde yaşadık veya komşu olduk. Erdi ve Sadi, bambaşka yollardan geçmiş, farklı hayatlar yaşamış kimlikler olmakla birlikte farklı nedenlerle dünyanın kayısındalar. Cihan’ın erken yaşlarda babasına dair gözlemleri ve duydukları onda belli belirsiz fikirler oluştursa da zaman bu fikirlerin olgunlaşıp boyutlanmasına müsaade etmiyor. Sadi Bey, bu bakış açısıyla, Cihan için bir rehber. Onun en azından geride bıraktığı kasaba, ev, eşyalar ve Müyesser var. Cihan’ı Sadi Bey’e çeken gücün onun gizemli hikâyesi kadar babasını da anlama arzusu olduğunu düşündürtebilir bize hikâye. Öyle ki Erdi, Cihan’ın zihninde hâlâ o bitmeyen yolda Livaneli dinlemeye devam ediyor.

Engelli kardeşi Evren, ailenin merkezindeki hem birleştirici hem de parçalayıcı unsur gibi. “Evde bir tek Evren gülüyor” başlığıyla açılan bölümde, trajedi ile masumiyet arasındaki tezat çok keskin. Evren’in varlığı, diğer karakterlerin (özellikle anne Ferda’nın) “silikleşmesini” nasıl etkiliyor?

Evren’in varlığı, evde herkesin rolünü kabul görmüş normlardan farklı biçime dönüştüren bir etken; onları daha görünür kılan bir karşıtlık yaratıyor. “Evde bir tek Evren gülüyor” cümlesi bu yüzden önemli; masumiyet burada hafifletici değil, daha da ağırlaştırıcı bir unsur.

Evren, Cihan’ın varlık nedeni. Babanın Cihan’dan beklentileri Evren’in durumu üzerinden biçimleniyor. Kavgalar, yemek saatleri, alınacak kararlar, gidilecek yerler, hazırlanacak valizler, imkanlar veyahut imkansızlıkların odağında hep Evren var. Ferda, tüm bu düzenin mekanizmasını sevk ve idare edici pozisyonda. Bu mesuliyet gitgide bir şahsiyete dönüşmüş ve Ferda’nın benliğini erozyona uğratmış. Ferda için Evren, kendini geri çekmenin, görünmez olmanın gerekçesi haline geliyor. Anne olmak, bakmak, korumak; Ferda’nın kendi varlığını askıya almasının sessiz mazereti gibi çalışıyor.

Müyesser Hanım karakteri, Türk edebiyatındaki geleneksel “şefkatli nine” figürünün çok dışında; küfürbaz, sert, “eserekli” ama bir o kadar da acıyı “iyi taşıyamayan” biri. Müyesser’in bu köşeli yapısını, kasabanın ikiyüzlülüğüne karşı bir kalkan olarak mı tasarladınız?

Her duygunun belli bir kıymeti var; öfke de dahil. Gelgelelim o duygu her ne olursa olsun bir yöne ihtiyaç duyar. Müyesser’in öfkesi yönsüz. Kasabaya mı eve mi kendine mi Sadi’ye mi Cihan’a mı yoksa kadere mi? Bunun adını hiçbir zaman koyamamış. Acıyı da bu yüzden taşıyamadığını söylemek gerekiyor. Bundan sebep, saydığımız ihtimallerin tümüyle didişiyor.

Dedesi Sadi Bey’in denize yürüyüp kaybolması, romanda mitolojik bir sona dönüşüyor. Kara Kışın Gün Işığı kitabınızdaki “Ertelenmiş Bir Cenaze Töreni” öyküsünde de babanın “sandıkta sakladığı gizli ruhu” vardı. Başar Yılmaz’ın edebiyatında babaların / dedelerin ardında bıraktığı bu “gizli odalar” ve “sır sandıkları” neden bu kadar merkezi bir yer tutuyor?

Mezarsızlık vurgusu bu iki hikâyenin ortak noktası, haklısınız. İnsanoğlu, görmesinin mümkün olmadığı, değer verdiği varlıkları belli sembollerle cisme büründürmek, “ölümsüzleştirmek” ister. Eski çağlardaki Tanrı inanışlarından da anlayabiliriz bunu. Mezarlar, kaybettiklerimiz için bir avuntudur. Gider oraya konuşuruz (Cihan için pek mümkün olmasa da çoğumuz için böyle). Geride kalanların bu anlam çabasını duygusal manada kıymetli buluyorum. Dünyaya bir iz bırakmayı da öyle. Kim bilir, belki de zaten sırf bu yüzden yazıyorum.

Kara Kışın Gün Işığı’ndaki öykülerinizde anlık durumlar ve yoğun duygusal kesitler vardı. Yaşadığımız Evler ise bir roman. Öykücülüğünüzden gelen “az sözle çok şey anlatma” disiplini, romanın atmosferini kurarken sizi nasıl yönlendirdi? Özellikle diyalogların sadeliği bu disiplinin bir sonucu mu?

Yaşadığımız Evler’i, bundan sonraki edebiyat hayatım için bir eşik olarak görüyorum. Öykünün biçimselliği ve kendine has damıtılmış dili ile romanın kurgu olanaklarını bir arada kullanabildiğim bu alan beni çok rahatlattı ve kendimi özgür hissettirdi. Romanın analitik kurgusunu öykücülüğün bana kattığı sadelik ve özgün biçimsel metotlarla bezemeyi seviyorum.

Önceki kitabınızdaki “Quasimodo” öyküsünde Nasip’in fiziksel deformasyonu ve toplumdan dışlanması ile yeni romandaki Evren’in durumu arasında bir bağ kurmak mümkün mü? “Ötekinin” veya “eksik/farklı olanın” aile içindeki ağırlığı üzerine neler söylersiniz?

Bazı hikâyeler belli ölçüde (veya tamamen) otobiyografiktir. O ağırlığı omzuma alıp taşıdım. O evleri tanıyorum. O evlere dışarıdan bakan gözlerin yabancısı değilim. Bahsedilen evler ve o bireyler kendine herkesten farklı bir evren yaratmak mecburiyetindedir. Başkalarından farklı baş etme biçimleri geliştirme, herkese göre çok daha güçlü olma zorunlulukları vardır. Bu mücadeleyi anlatmak kadar doğal bir şey yok benim için.

Romanda müzik neredeyse bir yan karakter kadar güçlü. Livaneli’nin Ada kasetinden, Sadi Bey’in odasındaki Schubert ve Brahms plaklarına kadar. Müzik, Cihan’ın hafızasını tetikleyen bir araç mı yoksa anlatının ritmini belirleyen bir metronom mu?

Müziğin hafızadaki yerini önemli buluyorum. Ninnilerden başlayarak hafıza coğrafyasında önemli bir yer tutuyor melodiler. Dönem müziklerine olan ilginin de (80’ler, 90’lar) insanların o zamanlardaki yaşlarını anımsama kaynaklı olduğunu düşünenlerdenim. Mutlu zamanlarımızı, ayrılık acılarını, keder veya ümitlerimizi hatırlamakta önemli bir anahtar müzik. Romanın fonundaki müzik hem bir hafıza anahtarı hem de hikâyenin temposunu düzenleyen bir metronom. Zamanın ruhunu sarıp sarmalayan, ona boyut katan bir işlev görüyor.