2025’te hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?
Bu yıl da okurlara, yazarlara, yayın emekçilerine ve akademisyenlere yönelttik sorularımızı.
İyi kitaplar okuyacağımız bir yıl olsun 2026.

2025 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiğiniz beş tanesini, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
Doğrusu söyleşi için okunan kitapların 2025 yılında yayımlanmış olması tercihi bende epey baskı yarattı. Hele ki sene içinde okuyup listenin en başına koyacağım kitabın elemek zorunda kalmak beni soruşturmadan tümden vazgeçireceği için konuyu Parşömen’le müzakere ettikten sonra yazabiliyorum.
Okuyacağım kitaplar, genellikle okuduğum bir kitap sırasında, düşündüğüm bir konu etrafında beliriyor, o yüzden yeni yayımlanan kitapları takip ettiğim söyleyemem. Okuduğum kitapların bir kısmını da sahaf ve kütüphane kitapları oluşturuyor, o yüzden oldukça yavaş, geriden gelen bir okurluk benimki.
Yıl boyunca okuduğum kitapları yeniden gözden geçirme fırsatını değerlendirerek yazdım yanıtlarımı. Daha önce sık değinilen kimi kitap ve konuları eleyerek, en çok etkilendiğim kitapla başlıyorum.
Artemisia – Anna Banti, Çeviri: Işıl Saatçioğlu, Metis Yayınları
Romana adını veren Artemisia Gentileschi, benim hep ilgimi çeken ve kitabı da bu yüzden seçtiğim, İtalyan barok ressamlardan, gerçek bir karakter. Babası da ressam olan, Caravaggio’dan etkilenen, kadın sanatçılar içinde çok önemli tarihi figürlerden biri Artemisia. Onun hayatını belirleyen olaylar on yedi yaşında babasının arkadaşı olan bir ressam tarafından tecavüze uğramasıyla başlıyor. Bu olaydan ve uzun mahkeme sürecinden sonra resim yapmayı hayatının merkezine koyarak ayakta kalan Artemisia’yı bir ressam olarak önemli kılan özellik ise onun tablolarında yer verdiği kadınları, onlara başkaları tarafından atfedilen zayıf, narin, erotik mağduriyetlerin içinden değil, ruhlarındaki itirazı vücutlarındaki direnişe yansıtarak resmetmesi. Böylelikle dini ve mitolojik metinlere yepyeni, radikal bir bakış getiriyor Artemisia 1600’lü yıllarda. Kendi kadın oluş deneyimlerinin ışığıyla, tarihteki diğer önemli talihsiz kadınları resmederken, onlarda var olduğuna inandığı kudreti görünür kılıyor. Bu arka plan önemli olduğu için kitaba geçmeden biraz söz etmek istedim Artemisia’nın hayatından.
Anna Banti, işte böyle önemli bir karakteri, kurmaca bir yaşam öyküsü içinden yazıyor. Kitap, “ağlama” sözcüğüyle başlıyor. Konuşan kim? Kitabın kahramanı Artemisia kitabının yazarı Anna’yı teselli etmek için konuşuyor… Çünkü, Banti’nin Artemisia’yı yazdığı kitabın tüm kopyaları II. Dünya Savaşının son günlerinde, Naziler Roma’dan çekilirken yazarın eviyle birlikte yok oluyor. Şimdi iki kadın, hem sembolik hem gerçek bir savaşın yıkıntıları arasında oturmuş kayıpları için birbirlerini teselli ediyorlar. Bu teselli edici iş birliğiyle birlikte Banti, Artemisia’nın kitabını ikinci kez yazma cesareti buluyor ve bu sefer kendi sesini, kadınlık deneyimlerini ve sorgulamalarını da ekliyor hikâyeye.

Roman, kurguyla gerçek hayatın iç içe geçtiği, yer yer bilinç akışını anıştıran bir anlatıya sahip. Bu romanı ilginç ve gerçekten çok katmanlı kılan unsurlardan biri de yazarın bir sanat tarihçisi olması ve kitabı yazmadan önce Artemisia’nın yaşamını ve yaptığı resimleri uzun uzun araştırmış olması. 17. yüzyıldaki resim yapma olanakları, boyalar, dönemin kıyafetleri, kumaşları ve tarihi arka plan oldukça detaylı bir dille aktarılıyor. Tarih ve zaman içindeki gidiş gelişlerde yazarın kendi sesiyle Artemisia’nın sesi karışıyor; yazarın Artemisia için hayal ettiği seslenişlere, düş kırıklıklarına ve direnç anlarına heyecanla tanıklık ediyoruz. Kitap, Artemisia’nın bir kadın olarak resim yapmak için verdiği mücadeleyi, evliliğini, anneliği, 1638 yılında İtalya’dan İngiltere’ye olan uzun yolculuğunu, orada babası Orazio Gentileschi ile yeniden karşılaşmasını, birlikte resim yapan iki sanatçı ve baba kızın ilişkisini, babanın ölümünü ve dönüş yolculuğunu konu ediyor.
Kitabı okuma sürecinde yazarın gerçek adının Lucia Lopresti olduğunu, kitaplarını Anna Banti ismiyle yazdığını öğreniyorum. Bu da beni kitaba ve kadınların yazma pratiklerine bağlayan kişisel bir bağ oluyor. Kadın sanatçıları, resim tarihini merak eden okurlar için zengin ama biraz zorlayıcı bir okuma deneyimi Artemisia.
Kitabı nefis bir dille Türkçeye çeviren, kitaba eklediği son sözlerdeki derin duyuşla Artemisia ve Banti’ye saygı duruşunda bulunan Işıl Saatçioğlu’nun dili kayda değer güzellikte.
Güzellik Dilencisi – Attila József, Çeviri: Cem Yavuz, Everest Yayınları
Güzellik Dilencisi 2025 yılında yayımlanan kitaplardan. Macarların bu önemli şairinin, Attila József’in şiirlerini uzundur topluca okumak istiyordum, kitabı görünce önce adıyla çağırdı beni şiirler. Attila József’in şiirleri kâinat hayretiyle dolu; “Niçin rüyalarını gece görmedin?” diye kendine soruyor bu muhteşem yer gök içinde. József, baktığı her yerde küçük incelikleri gören, onları birbirine bağlayan ve şiire taşıyan bir şair. Kendi çileli yaşamına kafa tutan, Hölderlin gibi coşkun canlı bir hayat sevgisi, usulcacık bir hicvi var. József’in Güzellik Dilencisi’ndeki şiirleri on yedi yaşında yazdığına hayret ediyor insan. Muhakkak bir akrabalık ilan etmemiz gerekmiyor ama yine de insan onun şiirlerini okurken ve yaşam zorluklarını düşünürken ister istemez başka şairleri; yakınlardan Rüştü Onur’u, uzaklardan Keats’i, Whitman’ı anımsıyor. Zor bir çocukluğu, çileli bir hayatı olan József’in şiirlerinde ne çok “açlık” sözcüğü geçiyor.
Derin, zengin, duru bir dille okuyoruz şiirleri. Her çeviri, okurun kitaba, şaire ve şiire yaklaşmasını farklı açılardan etkiler ve özgün bir okuma deneyimi yaratır. Ben de, Güzellik Dilencisi’ni elime ilk aldığımda kitabın sesini bir süre yadırgadığımı, şiirin içine giremediğimi fark ettim. Birkaç okuma girişiminden sonra Cem Yavuz’la Libre’de yapılan söyleşileri okudum. Çevirmenin kendi dili ve mizacı hakkında biraz daha fikir edindikten sonra József’in sesi ve şiirleri önümde açıldı. Şairin sesiyle çevirmenin sesini biraz ayırabilmeyi başardığımı böylece şiirlere daha iyi yaklaşabildiğimi düşünerek okudum bu güzel şiirleri. Çevirmen, şair Cem Yavuz, Atilla József’in şiirlerini çevirmek için Macarca öğrenmiş, ne diyelim, çok teşekkür ediyoruz kendisine.
Örümcekler İçin Felsefe: Kathy Acker’ın Alçak Teorisine Dair – McKenzie Wark, Çeviri: Gülkan Noir, Livera Yayınları
Felsefi düşüncenin gelişimi, bedeni sessize alarak ilerleyen bir tarihsel sürecin içinden olagelmiş. Örümcekler İçin Felsefe ise düşüncenin bedende ne yaptığını veya bedenden yola çıkan düşüncenin uç noktalarını sorgulayarak, deneyimden yola çıkarak başlıyor felsefeyi düşünmeye. Otorite sayılan, üstte olan, üstün sayılan tüm heteronormatif babaları reddederek, örümcekler için felsefe! çıkışıyla yazıyor Acker. Bedeni ve ben’lik kavrayışını bu çıplaklıkta ele alan, didikleyen bir felsefe kitabı ben daha önce okumadım. O bakımdan, zihni şaşırtan bir kitap olduğunu, yakışıksız seriden çıkışının hakkını sonuna kadar veren bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu (diğer kitaplarda yazı hakkımı fazlasıyla kullandığım için) belirtmekle yetineyim. Kitabın cüret isteyen lisanı, yaratıcı, duru bir çeviriyle aktarılmış dilimize.

Satürn Yıldızı Altında – Susan Sontag, Çeviri: Osman Akınhay, Everest Yayınları
Susan Sontag’ın hem düşünsel yakınlıklar hem de kişisel tanışıklıklardan yola çıkarak yazdığı bu denemelerde, benim özellikle ilgimi çeken Barthes, Artaud ve Benjamin yazılarıydı. Barthes’in punctum kavramını işleyen bir şiir üstünde çalışıyordum ve onu, tanıyan birinin bakışıyla kavramaya ihtiyacım vardı. Kitaba yaz tatilinde kasaba kütüphanesinde denk geldim ve okuduktan sonra da kitapla Artaud’un şu sözüyle vedalaştım: “Sanatın izleyicileri üstünde hayırlı bir tinsel etkisi olmalıdır.”
Amen!
Önsezi Mesajları ya da Lahitgece – Batuhan Çağlayan, Plüton Yayınları
Okuduğum şiir kitapları içinde beni dile yaklaşımıyla etkileyen kitaplardan, Batuhan Çağlayan’ın Önsezi Mesajları ya da Lahitgece. Yeni kuşak şairlerin dilin kurulu düzenini nasıl bozduklarını merak ve ilgiyle takip ediyorum. Önsezi Mesajları ya da Lahitgece şiirleri, yüksüz, evreni geniş şiirler. Bakışı, sezgileri, görüşü sorgulayarak yola çıkan, yeni şiir için farklı bir pencere. Kitabı uzundur masamda tutuyorum, bunun bir nedeni de kitabı ancak büyüteçle okuyabilmemiz, en azından benim için. Kitabın estetik formatı korumak için yazılar öyle küçük. Yayınevinin tercihi ilginç, şiire yaklaşmak için emek gerekiyor diyelim. –gürültü, / kaybolmuş tekrarların/ otlarını bulması-.
Size göre 2025 yılının önemli, dikkat çeken, üzerinde konuşmaya değer edebiyat olayları, konuları nelerdi?
Son yıllarda şiir jürilerinde kadın şairlerin daha çok yer aldığını görüyoruz, bu iyi bir gelişme. Varılan kararların da kimyası değişiyor böylece. Şiir ödüllerine haklı eleştirilerimiz oluyor ama diyelim bir Seamus Heaney ödülü, Eliot ödülü eleştirilerle birlikte bir gelenek oluşturarak hem şairin adının anılmasını sağlıyor hem de yeni şiirlere /şairlere dikkat çekerek katkıda bulunuyor. Bu sene Oğulcan Kütük’ün aldığı İlhan Berk Ödülü olumlu bir hava yarattı örneğin. Şiir jürilerinin kararları şiir okurunun gerisine düşmediğinde tepkiler de değişiyor demek ki.
Geçtiğimiz mayıs ayında Enis Batur için yapılan “Yerli Yersiz Bir Kolokyum Çatması” yoğun bir edebiyat ve şiir günü oldu. Batur, imkânları geniş bir şair-yazar olduğu için çok fazla konuşulmayı hak etmiyor gibi görülebilir. Çalıştayın başlığındaki “Yerli-Yersiz” ikirciği belki de bunu yansıtıyordur biraz. Yazdıkları gün yüzüne çıkamayan onlarca yeni şair kitaplarının basılmasını beklerken kısmen katıldığım bir ikircik. Yine de, değinmek önemli; Batur’un son dönemlerde çıkardığı Karanlık Oda Şarkıları ve Gece Korkunç Sünger, Blues şiir toplamı, kuşaktan kuşağa geçecek bir şiir/dil hazinesi.
Yine mayıs ayında Ahmet Güntan’ın yetmişinci yaş günü şiirle kutlandı, biz bunu kutlamanın arkasından yazılan son derece ışıklı yazılardan öğrendik. Böylesi bir araya gelişler; Bilge Karasu Günleri, Kadın Yazısı Festivali gibi iz bırakan, sevinç yayan buluşmalar.
Burada, şiirle çok bağlı olduğu için küçük ama benim için önemli kişisel bir deneyimden de söz etmek isterim. Yakın zamanda, Taliban karabasanı altında okula gidemeyen bir grup kız öğrenciyle birlikte online edebiyat derslerine katılma şansım oldu. Bu derslerde, Afganistan’da, okul çağındaki kız çocuklarının küçük odalar içine sıkışan hayatlarını şiire nasıl da derin bir dünya bilgisiyle, capcanlı ve sınırsız bir tahayyülle aktardıklarına tanıklık ettim. Sadece iyi veya güçlü diyerek geçemeyeceğimiz, ruhlardan fışkıran şiirler bunlar. O şiirlerden biri olan Leo ile Dar-de-Del Parşömen’de yayımlandı. (şiiri okumak için tıklayın.)
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
Soruşturmada sorunlara sıkça değinildi. Ben, artık yeni yıla bir iki kala, sorunlardan ziyade bir iki önemli, olumlu gelişmeye değineyim.
Bu sene edebiyatta ve şiirde eleştirinin yeniden yeşereceğinin kimi işaretlerini aldık. Bu konuda herkese sorumluluk düşüyor. Fikirleri eleştirebildiğimiz sürece yazar ve şairler de eleştirilere olgunlukla ve teşekkürle yaklaşacaktır diye düşünüyorum. Haklı bir eleştiriden yola çıkarak bir kişinin yaptığı bütün işleri yıkıcı bir biçimde yok etme şehvetine kapılmamak için de dikkatimizi tetikte tutmalı. Eski eleştirmenler; eleştiri sevgiden doğar, demiş.
Ülkemizde, iyi şeylerin ortaya çıkması, dönüşümlerin hızlanması ancak örgütlü çabalarla mümkün. Kadınlar açısından ayrımcılık ve taciz devam eden yakıcı sorunlardan. Bu sene Kadın+ Edebiyatçıların oluşturduğu bağımsız bir girişim başladı. Benim de desteklediğim, önemli, hareketli bir oluşum. Yayınevleri ve ilgili kurumlar için “politika ve tutum belgesi” oluşturma çağrımız var. Denetleyici bir otorite olmaktan ziyade, kamusal bir hatırlatıcı ve takipçi olarak konumluyoruz kendimizi.
Son olarak, Parşömen’e ve Onur Çalı’ya bu soruşturmalar için çok teşekkür ederim. Zaman zaman çabalarının anlamını sorguladıkları veya yoruldukları olmuştur muhakkak ama edebiyat hep’lerin ve hiç’lerin olduğu bir alan değil kanımca; az, düzensiz ve beklenmedik küçük sevinçlerin yaşandığı bir hayat alanı nihayetinde.
Çok yaşa Parşömen. İyi seneler.
